karadeniz ereğlisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karadeniz ereğlisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2012 Cumartesi

BAYRAM ÇOCUKLARI


26.10.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi



Olmak bilmeyen bayram sabahına kendiliğimizden erken uyanır, zorla kahvaltıya oturur, ne yediğimizi anlamadan biran önce kendimizi dışarı atmaya çalışırdık. Okul günü uyanmak bilmeyen vücudumuz yataklara sığmaz, çoktan sokağa taşmış ruhumuza yetişmeye çalışırdı. Hiçbir mesaiye böyle kendinden geçmiş gönüllü tayfası bulamazdınız. Herkesin hayatta kaçırmaması gereken günler ya da işler vardır, çocuklarınki de buydu; bayram sabahı toplanan tayfanın, mutlaka içinde olacaktınız.

Ayakkabıları giymek büyük zaman kaybı, arkasına basarak çok ama çook geç kalmış telaşıyla merdivenlerden uçarak iner,  hareket etmeden kafileye yetişmeye çalışırdık. Bir buluşma saati olmaz, belki de o yüzden içimiz içimize sığmaz, daha fazla telaşa dolanırdık. “Ya gittilerse!..” Mahallenin çocuklarını, sokağın bir yanında toplanmış gördüğümüzde aklımız, evden yeni çıkıyor olurdu.

Arkadan yetişen aklımız, elimizin ayağımızın telaşını gizleyecek tavırlar için yetişirdi; “Hevesli olduğumdan değil, olağan bir gün benim için. Sizi gördüm, ona geldim” tavırları. Kalp, küt küt!..

Çocukluğumuz.. Karadeniz Ereğlisi.. Erdemir Lojmanları.. 104 Evler… Bayram ziyaretlerini, mahallenin çocukları, kızlı erkekli beraber yapardık. Beraberken zevkli olurdu. Dünyanın sırrına erecekmiş gibi telaş, bir çocuk için çok az yaşanan, kaçırdığında da bin pişman olunan ciddi bir törendi çünkü. Kim söyledi de biz ne zaman toplanmaya başladık, sorsanız kimse anımsamaz. Samimiyeti, kendiliğinden oluşundandır belki. Kendiliğinden hep beraberlik!

Kaçıranlar olurdu da bayramı zehir olurdu. Sürekli eğlencenin  gerisinde, vah vahtı zavallıya. Piii, bizim bitirdiğimiz kapıları dolaşacak ta harçlık toplayacak ta bakkala gidecek te çatapat, mantar, çiklet, gofret alacak ta!.. O, bakkaldan dönene kadar biz, şenliği bitirmiş oluruz, öğle yemeğine çağırır anne, babalar. Çatapatın, mantarın, füzenin, kızkovalayanın, çikletin, gofretin tadı çıkmaz tek başına. Öğleden sonraya, ertesi günlere kalınca da kalabalığın keyfi olmaz; aile, akraba ziyaretleri başladığı için hep eksiklidir kalabalık. Kaybedilmiş bayramdır sabah kafilesini kaçırmak.

En büyüklerden bir iki kişinin, “Gecikenler kendi bilir, haydi arkadaşlar!” demesiyle ziyaretler başlar, en girişkenler önde, en utangaçlara doğru dizilirdi kafile. Utangaçlar, şekeri, harçlığı görmez, kafileyi kovalama derdine düşerdi. Bir sonraki bayram, utangaçlıkları azalır, önlere geçer, bir sonrakinde iyice cesaretlenmiş olurlardı. Bayram kafilesi, eğlenceli bir okuldu!

Ziyaret biter, büyüklerin “İlk hedefimiz bakkal.. hücuuummm!” talimatıyla pata pata pata toprağa vurarak koşan çocuk adımlarına boğulurdu bayram sabahı. Nemrut, huysuz ama bayramlarda çehresine nur inen 60 Evler’deki bakkala, taarruza geçerdik. Huysuz adamın, keyfinden hesabı şaşar, paranın üstü diye verdiğimiz parayı geri aldığımız olurdu. Akşama kadar anlatır, çocuk kahkahalarıyla katılırdık. Ağabeylerimizden biri “Günah oğlum, yazık adama, gidin verin parasını” diyene kadar. Nemrut, huysuz adama, götürür parasını verir, insanlığımızı geri alırdık.

Her bayram, mutlaka bir şey öğretirdi bize. Ancak sabah kafilesi, çok önemliydi. Bir kez geç kalmıştım da tek başına çıktığım ziyareti, harçlıklardan vazgeçerek yarım bırakmıştım. Kapısını çaldığım komşular, sevgi ve şefkatlerini esirgememiş ama bana “vah zavallı, tek başına” diyorlar gibi gelmişti. Sonraki her bayram sabahına, hep geç kalmış gibi erken kalktım. Beraberliğin tadı ve eğlencesi, yalnızlıkta yoktu.

Geçtiğimiz Ramazan Bayramı’nda, sözleşmiş gibi, ilk kez bu yıl çocukların hiç kapıları çalmadığını konuştuk İstanbul’dan, Ankara’dan dostlarla. Sözbirliği etmiş gibi, çalmamışlardı kapıları. Çocukların olmadığı bayram, bayram olamaz. Böyle bir güne ‘bayram’ diyorsanız o bayram, kesinlikle bizim bayramımız olamaz.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

HACİVATLAR KARAGÖZLER

17.08.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

Bayram alametidir Hacivat’la Karagöz. Bayramla aklıma düştü, “gazeteye misafir edeyim, Ankara konuşalım” dedim. Geç kalmışım; “Çok meşgulüz, bayram” dediler. Başka bayrama artık. Ankara’nın Hacivat, Karagözleri’ne kaldık. Kaldık ya onlar da eğlenceli değil!

Orta okul değildim, eminim. İlkokuldayız demek. Karadeniz Ereğlisi’ndeyiz, Erdemir Lojmanları’nda oturuyoruz. Apartmanda bir komşumuz, kendi bodrumunda temizliğe girişti. Böyle kutular, kitaplar, süs eşyaları… Yardıma gittik. İstenmesi beklenmez, gördüğümüz gibi giderdik yardıma. İlkokul çocuğuyken bilincindeyiz yani. Hiç ummadığım bir şey çıktı eşyaların arasından; sapasağlam ve gerçek deriden bir Hacivat-Karagöz çifti. Arkadaşım Tombik’le (adı Mahmut ama öyle çağırmaktan adını unutmuştuk) fark edip, ayırdık kenara. Temizlik bitti.

Mıknatıs kadar güçlü bağ
Temizlikten, nur topu gibi bir Hacivat-Karagöz çifti doğmuştu. Hacivat’ı o, Karagöz’ü ben aldım. Karagöz’ü severdim çünkü. Tek Hacivat’la tek Karagöz, bir hiçmiş meğerse. İkisinden biri olmayınca olmuyormuş. Bir gece ayrı tutabildik ikisini, ertesi gün buluşturduk. Sonra da ayıramadık. Mıknatıs da bu güçle çekebilirdi karşı kutbunu.

“Oynatalım işte” dedi Tombik. Dünden razıyım. Ne kitabı var piyasada, ne de internet o zamanlar. Elimizde bir metin yok oynayacak. O gece çocuk aklıyla çocuklara komik gelecek bir metin yazdım. Hacivat-Karagöz açılışları ve kapanışları, bazı kavgaları kazınmıştı aklımıza. Arasını doldurdum.

Ertesi gün çıtalar arasına beyaz bir tülbent gerdik. Arkaya iki mum yaktık. Ve mucizevi bir olaydı bana göre; kenarı zilli bir tef bulduk. Kim buldu, nereden buldu, o yaşıma kadar  mahallede görmemişim, nasıl bulundu, hala bilmiyorum. Hacivat-Karagöz’den daha çok şaşırtmıştı beni. Tahtadan, uzun oturma tabureleri vardı, onları topladık diğer bodrumlardan.  Tellallar gibi yayıldık, “25 kuruşa Hacivat-Karagöz gösterisi buradaaa, şu apartmanın bodrumundaaa” diye gösterimize çağırdık herkesi. Anımsadığım kadarıyla bir simit parasıydı 25 kuruş.

Ağzına kadar doldurduk bodrumu. Birçok yerde toplu gülüşmeler, cesaretlendirdi bizi. Hiç hesaplamadığımız bir hasılat yaptık. Ertesi gün yine çıktık tellallığa. Önceki günün yarısı kadar doldu. Üçüncü gün, 5 kişi geldi. Çok sonra fark ettim; hergün çağırdığımız gösteride, değişiklik yapmayı akıl edememiştik!

Hacivat-Karagöz farkı
Hacivat, gündemi takip eden, mürekkep yalamış ama Karagöz’e yardımcı olmaya, onu, güne uydurmaya çabalayan bir adamdı. Karagöz, işsiz, güçsüz, saman alevi sinirlenmesiyle her fırsatta Hacivat’ın tepesine hoplayan ancak işine gelince Hacivat’ın sözünden çıkmayan, hazırcevap bir ülke evladıydı. Genelde parlamasıyla Hacivat’a zıplaması bir olan Karagöz, zararlı çıkar, yediği sopayla “Vay anam, yandım anam! Kolum ezildi, burnum çizildi. Seni gidi idare fitilli, çöp bacaklı, sivri sakallı mikrop adam! Beni evirdi çevirdi, yerlere devirdi. Ah belim.. büküldü elim! Ay kepçe kulaklarım, vay balon oldu yanaklarım!” diye uzun uzun inler, medeniyete yenik düşerdi.

Dayanışma derinliği
Farklı mahallenin çocukları çatışır ama tüm zıtlıklarına karşın ahbaplıkları bozulmazdı. Ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi “Haayy hak, yar bana bir eğlence medettt!” diye kapısına dayanır Hacivat, tekme tokat kavga pahasına, yine karşılardı kendisini Karagöz. İtişmeleri, kakışmaları gibi ahbaplıkları da bitmezdi. Yüzlerce yıl sürdü. Şimdi bunu hiç anlayamayacak bir nesil yetişiyor, Anadolu’da bile kaybettiğimiz.

Şimdiki Hacivatlar’la Karagözler, çatıştığı gibi düşman oluyor. Çatışmayı bir arada tutabilen derin kültürü, gölge oyunu sanıyorlar.

Hacivat-Karagözler’i, mutlaka izletin çocuklarınıza. Bu ölümsüz kültürle tanıştırın. Tanışsınlar ki bayramlarımız, sonsuza kadar bayram olsun. Ramazan Bayramı mübarek, Şeker Bayramınız akide, lokum olsun!

2 Nisan 2011 Cumartesi

FİDANLARIN TANIŞMA ZAMANI


01.04.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Yaklaşık 20 yıl önce, sırt çantamla dolaşıyorum. Trabzon’da, Maçka yaylalarını gözüme kestirdim. İhtişamlı bir orman içinden ağaç büyümeyen yüksekliğe çıktık; Hocamezarı yaylasından, daha yukarıdaki Camiboğazı yaylasına. Her yer keltoş! 2 bin 200 metreyi hayli hayli aştık yani. İlk kez tanıştığım Karadenizli dostlarım, Kadırga Şenlikleri var diye bir hafta oyaladı beni yaylada. Bir hafta sonra, şenlikten bir gün önce aşağıda, Gümüşhane yönüne doğru, aralarında Şamanlı diye andıkları köye indik. İndik ama gelirken içinden geçtiğimiz ormandan eser yok. İn in yok!

Yangın mı çıktı?
Çantamı aldılar, hemen ‘Acı Su’ dedikleri, çeşmesinden maden suyu akan, yokuşaşağı bir yere götürdüler. Kahve niyetine sadece ocağın sığdığı yarım kapalı küçük bir baraka, açıkta 4 sandalye ve tümseklere ilişen ahaliyle çeşmeyi sayarsak toplam 20 metrekare bir yer. Müşteriler, tespih tanesi gibi dizilmiş bastonlu amcalar. Selam, kimsin, nerden geliyor nereye gidiyorsun derken en konuşkan olana doğru sordum: “Amcalar, yangın mı çıktı köyde, niye hiç ağaç yok, çıplak tepeler?” Evlerin dibinde erik, vişne ağaçlarını gördüm. İklim uygun, yükseklik uygun, merak ettim burası niye keltoş.

Sessizlik oldu. Uzadı. “Hah.. geldi papaz efendi, 10 dakikası dolmadan tahkikata başladı!” sessizliği. En sessizi bozdu sessizliği ve sohbetin seyri şöyle gelişti:
- Yok, yangın değil, kesile kesile bitti ağaç.
- Kim bitirdi, sizin köy mü?
- Kaçak kesenler de oluyor tabii.
- Amcalar, her kesilenin tohumundan, kozalağından, dalından yanına sokuştursanız bitmezdi. Bu ne yahu atom bombası atılmış Japon mahallesi gibi. Burada toplanıyorsunuz, güneşin alnında, oturuyorsunuz. Bir fidan dikseniz gölgesinde oturuyor olurduk şimdi.

Şakayla karışık
Sessizlik. Yaşımın gençliği, konuşmamın dikliğiyle 10 dakikada dayağı hak eden kabiliyetimi ispat etmiştim. Şen şakrak beni getiren gençler, bir de tozumu alsa niye aldınız diye sormam, kendim de fark ettim. “Gençler, can sıkıntılarını anlattı yol boyunca, dikiversinler işte her bahar, sonbahar” diye uzattım; yediğim dayağa değsin bari diye!

Amcalardan biri bastonu kaldırdı, bana doğru salladı; “Doğru diy uşak” dedi. “Amcacım, doğru söylüyorum diye dövecek misin beni, bastonu niye kaldırıyorsun?” diye takıldım. Yaşlılar “eh eh eh!..” biz, gençler, “keh keh keh!..” diye gülüştük. Konu konuyu açtı, 2 saat sürdü sohbet.

Karadeniz Ereğlisi’nde büyüdüm. Yeşilin, dikmeden fışkırdığı bir yerde. Ama her yıl ilkbaharda, okulun her sınıfı, mutlaka ağaç dikmeye götürülürdü. Ereğli çevresinde neresi çıplaksa oraya giderdik. 20-30 kilometre uzaklarda fidanlarımız vardı. Hocalarımız ve Orman İşletmesi’nin görevlileri, tarif eder ama fidanları ellerimizle dikmemize karışmazdı. Biz pikniğe başlayınca, görevliler arkamızdan tek tek kontrol ederdi fidanları. Geçerken hala gururla bakarım ağaçlarımıza.

Fidanlar fidanlarla tanışacak
Bir insan, bir saatte yaklaşık 53 litre oksijen tüketiyor. Bir yaprak, bir saat içinde yaklaşık 5 mililitre oksijen üretiyor. İnsanoğlu açlığa 60 gün, susuzluğa 6 gün, havasızlığa ancak 6 dakika dayanabiliyor. Her yıl olduğu gibi bu yılda fidan diken genç haberleri, içimi ferahlatıyor. Bir fidan, başka bir fidanla tanışıyor. İki fidan, beraber, ağaç olacaklar. Ağaç fidanlarımız ve fidan çocuklarımız, bize, havası güzel, kendi güzel bir Ankara hazırlayacaklar.