yağcıoğlu fehmi efe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yağcıoğlu fehmi efe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2017 Çarşamba

ANGARA’NIN SESİNE BURUK VEDA



11.04.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Cumartesi günü kaybettik, Pazar yolcu ettik. 81 yıldır Hamamönü sokaklarını arşınlayan, mahallenin ‘babası’,’amcası’ydı. Mahalleli hürmette hiç kusur etmiyor, 2 metre geçmek bilmiyordu selamlaşmaktan. Selamlaşması da sohbeti de ağır ama içtendi. Bağlamasına aşık, tezenesinden Angara türküleri daha güzel çıkıyordu. Ankaralı onu biliyor o Ankaralı’yı, ciddi etkinlikleri, ferfeneleri kaçırmamaya çalışıyor, tüm mütevazılığıyla araya karışıyordu; son anına kadar bağlamasına toz tutturmadı yani.
Sarıkadın Sokak 49 Numara'nın önündeyiz

Doğduğu ev tarih
24 Nisan 2013 tarihli Milliyet Ankara Gazetesi’nde yayınlanan söyleşimiz için mahallesi Hamamönü’nü adım adım gezmiştik. Tek tek 60-70 yıl önceki komşuları, esnafı saymıştı hiç tereddütsüz. İmaret Mahallesi, Duatepe Mahallesi, Erzurum Mahallesi, Sümer Mahallesi diye adı değişen bu mahallenin, Sarıkadın Sokak 49 numarasında doğmuştu 28 Şubat 1936’da. Kurtuluş Altgeçidi’ne doğru inerken solda, köfteci şimdi o ev.

Öndeki çocuk Rıfat Balaban, arkasında dayısı Sarı Veli
1950’lerin Ankara’daki en namlı 3 kabadayısı Karagöz Kemal, Kabadayı Mehmet, Sarı Veli’den Veli olanı dayısıydı. O ev, kabadayıların yanı sıra, Genç Osman (Osman Gençtürk), Yağcıoğlu Fehmi Efe gibi kişiliğiyle de sanatıyla da efsane Ankaralılar’ın, 3 gün aralıksız bağlama çalıp söylediği evdi. “Ne haddimize yanlarına girmek, kapı aralığından dinlerdik” diyordu Rıfat Balaban. Orada tozu yutuyor, Türkiye’nin en eski sivil toplum örgütü Ankara Kulübü’nde, Mustafa Koç, Cevat Bayyiğit, Sadık Ergunefe gibi ustalardan feyz alıyordu.

Radyodan sonra sanatçı saydım
Ne 9 yaşında çıraklığa başladığı babasının elektrikçi dükkanı ne taksicilik ne de büfecilik bağlamaya duyduğu aşkı dizginleyemedi. Onun bunun sazını tımbırdatmakla olmuyordu, 19 yaşında ilk bağlamasını aldı. “1952-53 yılları… O zaman saz bulmak çok zor. Kastamonulu Kazım ustaya sipariş verir, 1 yıl sonra alırdınız. Hala onun sazını çalanlar vardır” demişti.

Bundan sonra Emin Aldemir, Osman Özdenkçi, Adnan Şeker gibi saz hocalarıyla ilişkiyi geliştirdi, ortaokul, lise kitaplarından notayı öğrendi. 1959-1962 arası Ankara Radyosu Yurttan Sesler Korosu’yla çalmaya başladı. Bir yandan Hamamönü’nün en meşhurları Cihan ve Şark Sazevleri yanına, Balaban Sazevi’ni kurdu. 1966’daki genel imtihandan sonra stajyer oldu, 1969’da, kadrolu sanatçı olarak radyoda göreve başladı. 1970'den itibaren de çalıp söyleyen solo sanatçı unvanını aldı. “Radyodan sonra kendimi sanatçı saydım” demişti...
"Alim de gitti pazara.. Uğratırlar nazara türküsünü söylüyoruz.. 
Bir tören hakkıydı
O Ankara Radyosu, o TRT, bir anlamda 60 yıla yakın kapısını aşındıran sanatçısına, hem de en sevilen Ankaralısı’na, radyoda tören yapma inceliğini göstermedi. Cenazesine, çok az sanatçı katıldı. Sadık üyesi olduğu Ankara Kulübü ve iyi günde kötü günde Ankara’nın yanında olan Ankaralılar, hepsi tanıdık, vefakar yüzlerdi katılanlar. Kalabalıktı ama Rıfat babanın, amcanın, ustanın hakkı olmayan bir kalabalık. Ustalığı kadar ‘medyatik’ olmayışıyla bir Ankara klasiği birleşmişti; değerinin değerini bilmemek.

Dillerden düşmeyen beste ve derlemeleri, kayıtlardaki sesiyle kıymetini hep hatırlatacak ya, işte bize yakışmadı bu buruk veda. 8 Nisan 2017’de vefat eden ustayı, Karşıyaka’da 3’üncü kapıya yakın bir parselde, babası Arif Balaban’ın koynuna defnettik. Allah’tan rahmet diliyoruz, nur içinde yatsın ‘Rıfat amca’, hepimizin başı sağolsun.

7 Ekim 2013 Pazartesi

SON KABADAYI KARAGÖZ KEMAL’İ KAYBETTİK

04.10.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi 



1940’la 1963 yılları arasında Hacettepe’de, yaşanmış bir efsane var. O günleri hatırlayan herkes, kendilerini görmese de mutlaka adlarını biliyor. 3 kabadayının hikayeleri, hala anlatılıyor Hacettepe sokaklarında. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra toplumda, değişim ve dönüşüm sancılarının yaşandığı yıllar. Karagöz Kemal, Sarı Veli ve Kabadayı Mehmet, bu geçiş döneminde, eskiyle güçsüzün yeniyle güçlüye direniş bayrağı olmuş. Hacettepe’de yaşananlar, aynı zamanda hem bir dönemin hem de kabadayılığın, son demlerini işaret ediyormuş meğer.



Kabadayılık, başka bir şey o zamanlar; serseri, başıboş adam değildir kabadayı. Asayiş, adalet, dayanışma, vefa, devletten önce onların süzgecinden geçer. Mahallenin huzuru ve düzeni, onlara emanettir. Yiğitliği, cömertliği, adaleti yoksa kimse kabadayı da efsane de olamaz. ‘K’sı kalmamıştır o  kabadayılığın, eşkiyalığı kabadayılık diye satıyorlar şimdi.



Hacettepespor’la değişen mahalle

3 kabadayımız da boş gezen adam değil. Karagöz Kemal, kamyonu var, taşımacılık yapıyor. Sarı Veli, elektrikçilik, fotoğrafçılık yapmış. Kabadayı Mehmet, matbaacı. Nüfus kağıdındaki adları; Mehmet Kemalettin Sevilen, Veli Nartürker ve Mehmet Kabadayı. Temmuz 1945’de, Hacettepespor’un kuruluşuyla başlıyor samimiyetleri. Aslında ondan önce, dışarıdan birileriyle Hacettepe Parkı’nda büyük bir kavga oluyor, ilk yumuşama o dönemde başlıyor. “Yumuşama” diyoruz çünkü Hacettepe, eskiden hastanenin olduğu kısım, Erzurum Mahallesi’nin olduğu kısım olarak ayrılıyormuş. Aralarında da ciddi kavgalar çıkarmış. Hacettepespor, hem iki kısmı hem de üç arkadaşı bir araya getirmiş. Getirmekle kalmamış, spora başlamalarına da neden olmuş.

Karagöz Kemal Hacettepespor'la


Tabancayla maça ayar

Üçü de lisanslı boksör olarak şampiyonluklar kazanacak kadar  sporculuklarını geliştirmiş. Hacettepespor futbol takımı nereye, Hacettepeliler oraya. Türkiye’de, takımıyla deplasmana gitme geleneğini başlatan ilk seyircidir Hacettepeliler. Başlarında da Kabadayı Mehmet, Karagöz Kemal ve Sarı Veli. Memnun kalmadıkları maçta, rakip takımın kale arkasına gidip ya da seyirciler birbirine girmek üzereyken tabancalarını gösterdikleri de olmuş tabii! Bu arada kısa süreli cezaevine girip, çıkma maceraları da olmuş.



En uysalı Karagöz Kemal


Sarı Veli-Karagöz Kemal
Hiddet sıralamasına sokarsak Kabadayı Mehmet birinci, Sarı Veli ikinci, Karagöz Kemal üçüncü gelir. Sarı Veli’yle Karagöz Kemal daha yakın birbirine. En uysalları, diğerleri gibi alengirli işlere girmeyi de sevmeyen Karagöz Kemal. Yalnız atacak duruma gelmişse eğer, yumruğunu yiyenin, başka bir şey yiyecek hali kalmadığı söyleniyor. Soyadı gibi çok sevilen biri. Babası Hayali Küçük Ali’yi de çok severlermiş, o yüzden Atatürk, bu soyadını vermiş kendisine. Partilerden, milletvekili, belediye başkanı olması için çok teklif almış ama hepsini geri çevirmiş Karagöz Kemal. Değişim ve dönüşümün şiddeti artarken karabulutlar, Hacettepe üzerine çöreklenmiş.



Karabulutlar çökünce

Kabadayı Mehmet’in, cezaevine girmeden önce, silahını Sarı Veli’ye teslim ettiği ancak çıktığında silahının satılmış  olduğunu görünce aralarında bir husumetin başladığı söyleniyor. Bu husumet, 12 Ekim 1952’de, Kabadayı Mehmet’in Sarı Veli’yi Yağcıoğlu Fehmi efenin bugün de hala duran Erzurum Kahvesi önünde vurmasıyla sonuçlanıyor. Vurulduğunda yaşı 26. Sonra vurduğuna çok kahrediyor ama ölene çare yok.



Bu olayın ardından Kabadayı Mehmet’in hırçınlığı artıyor. Hapisten çıktıktan sonra Yenidoğan kabadayılarından Kürt Cemali’yle yakınlaşıyor. Bir gün Kabadayı Mehmet’in Bentderesi’ndeki kahvesinde kumar oynarken aralarında tartışma çıkıyor, elektrikler sönüyor ve silah sesi duyuluyor. Işıklar tekrar yandığında Kürt Cemali yerde yatıyor. Kabadayı Mehmet’in yanında, Dündar Kılıç ve ‘at kafa Yalçın’ da var.  Cinayeti kimin işlediği saptanamıyor ve kan davası başlıyor. Tam 1 yıl sonra Kabadayı Mehmet, 1963’ün Eylül’ü gibi, Kürt Cemali’nin vurulduğu tarihte yeğenleri tarafından öldürülüyor.



Küsüyor, terk ediyor Ankara’yı

İşte bu olayla Karagöz Kemal, mahallesine ve çevresine küsüyor adeta. 1964 gibi eşinin memleketi Çanakkale’nin Kilitbahir ilçesine yerleşiyor. Yunanistan’ın “Hacıvat-Karagöz bizimdir” dediği günlerde Karagöz Kemal’in, “Hayır, bizimdir” demek için Avrupa’nın değişik ülkelerinde, sergilere, fuarlara gittiği haberi geliyor. Kilitbahir’deki evinin, içinin dışının, halısının, kilimlerinin, çiçeklerinin, lambalarından elektrik düğmelerine kadar Hacettepespor’un mor-beyazından olduğunu görüyor ziyaretçileri. Ta oradan takip ediyor; Hacettepeliler, kimin vefat ettiğini onun telefonundan öğreniyor. Küsmüşse de anlaşılıyor ki mahallesine değil; belki olaylara belki insanlara belki de değişimedir.



Vefatından haberleri olmadı
30 Eylül’de, öğleden sonra Kilitbahir’de kaybediyoruz Karagöz Kemal’i. Ancak Hacettepeliler, 3 gün sonra öğrenebiliyor vefatını. 1 ay kadar önce eşini kaybetmiş. Son kabadayı, Ankara’ya ve Hacettepe’ye, son bir “allahaısmarladık” diyemeden, sessizce ebedi yolculuğuna çıkıyor. Hiçbir kötü anı bırakmadan arkasında. Allahtan rahmet, yakınlarına ve Hacettepeliler’e başsağlığı diliyoruz.

28 Ocak 2013 Pazartesi

HACETTEPE’NİN YAŞAYAN ANSİKLOPEDİSİ: LÜTFÜ YANAR


19.12.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi






SÖYLEŞİ...
Belki de ‘Son Hacettepeli’ diyebilirdik. Hacettepeliliği’ni, aynı heyecanla yaşayanı kalmadı çünkü. Eski Hacettepe’yi, tüm ayrıntılarına kadar anımsayıp, anlatabilen ve anlatmaya devam eden ‘Son Hacettepeli’. Hiçbir Ankara takımının maçını kaçırmayan, hepsine mor-beyaz kravatı ve kaşkolüyle katılan, mahallesi içine sinmiş bir Hacettepeli. Hacettepespor’un maçlarında, yaptırdığı koca bez ilanı açarak takımı tek başına ateşleyen taraftar. Liseden sonra İmar ve İskan Bakanlığı’nda araştırma teknisyeni, 1980’le 2008 arasında turizm ve inşaat işleri yapan arkadaşının şirketinde müdür. Arkadaşın, Hacettepelisi, vefalısından. DSP kurucusu, CHP’de görevler almış, Atatürkçü Düşünce Derneği’nde saymanlık yapmış. Hacettepespor’da hem futbol oynamış, hem yönetici olmuş. Kendisinden sonra yaşatılamayan Hacettepeyi Sevenler Derneği’nin kurucusu. Mahallesinden kalanı dolaştık, ‘Son Hacettepeli’yle.
Hacettepespor Lokali'nin bugunkü hali


Karacabey Hamamı’nı karşınıza alınca solda yıkılmış, yerinde yeni onarılan ve düzenlenen evlerin olduğu eski Hacettepespor Lokali’ni yerini öğrenerek başladık. İnci Sokak’ta, babasını şikayet ettiği Dumlupınar Karakolu, karşısında İlhan Cavcav’ın yıkılmış evlerinin küçük arazisi. Yeşilağa Camisi, yanında hala duran çirkinleştirilmiş eski fırın. Sarıca Sokak’tan dolanıp, yeniden Talatpaşa Bulvarı’na indik. Hacettepe Sevenler Derneği’nin yerinde, Hamamönü Meydanı’nda, yeni yapılan saat kulesi var. Tacettin Dergahı önündeki çimliğin, Denizciler Caddesi’ne taşınmadan önce Yeğenbey Vergi Dairesi’nin ilk yeri olduğunu öğrendik. Sohbet için Hacettepe Kahvesi’ne baktık, kalabalık. Eski Hacettepespor fotoğraflarının sergilendiği, adı ‘C’ ile yazılan Cafe Arkadaş’a geçtik. Sobasının sıcağında sohbete başladık.

Ali İnandım- Hacettepe neresi o zamanlar?
Lütfü Yanar- Hacettepe, bugünkü Çocuk Hastanesi’nin olduğu yerden Samanpazarı, Kurtuluş ve Sarıkadın dediğimiz sokak arasındaki bölgeye deniyordu. Biz, Hacettepe Camisiyle Karacabey Camisi civarına ‘Hacettepe’ derdik. Şimdi adı Hamamönü ama bizim zamanımızda Hamam’ın arka taraflarına Hamamönü denirdi.
Cafe Arkadaş... Arkamızda Hacettepespor arşiv fotoğrafları
- Burada, Hacettepe dediğimiz yerde merkez tam neresiydi?
- Bizim toplandığımız yerler; şu anda Hacettepe Üniversitesi içinde Yapı İşleri Müdürlüğü var. O müdürlüğün olduğu yerde bir cami ve bir meydan vardı. Bakkalımız, manavımız, kasabımız, kahvelerimiz hep o meydandaydı. O kahvelerden birini de Kabadayı Mehmet çalıştırıyordu. Dumlupınar Caddesi’nde, Erzurumlular Mahallesinde, Yağcı Fehmi dayının Erzurum Kahvesi var. O kahve eskiden Hacettepeliler’in toplanma yeriydi. Onun karşısında da Çiçek Sineması vardı. O sinemanın işletmecisi Abdullah Özgörür’dü. Ankara’daki bütün yazlık sinemalar onundu ve aynı zamanda kulüp başkanımızdı. Taa ki 1954’e kadar Mustafa Demireli’yle görev değişikliği yapana kadar. Çok iyi futbolcular, muazzam bir abi-kardeş ve Hacettepelilik duygusu vardı. Hacettepespor’un en büyük başarıları, Hacettepe’de doğmuş, büyümüş, yaşamış insanlarla gelmiştir.

- Şu anda bu anlattığınız merkez yok öyle mi?
- Yok.

Sobanın sıcağı sıcak ama kahvenin uğultusu ve okey taşları, ses kaydımızı bastıracak düzeyde. Sakin bir yer bulmaya kalkıyor, Sarıkadın Sokakta, zamanın en meşhur sünnetçisi Hamza’nın evinin önünden, Mehmet Akif Ersoy Edebiyat Müze Kütüphanesi’ne iniyoruz. Kütüphanede, sakin bir oda buluyor, sıcak misafirperverlik eşliğinde, sohbetimize devam ediyoruz.

- Sürekli bir çekişme, gerginlik hali varmış Hacettepe’nin.
- Suç oranı yüksekti ama Cumhuriyet’ten sonra gelenlerin, Ankara’dan pay koparmaya çalışmasından kaynaklanıyordu. Genelev işletmekle başladı, Hacettepe sokaklarında yer edinmeye çalışmalarıyla tırmandı sürtüşme. O yüzden bitmezdi kavga. Atıfbey, Altındağ, 11 Ateş, Yenidoğan gibi takımlar kurdular. Bunların Hacettepespor’la maçları, hep  kavgalı olurdu. O kavga, mahalleye yansıyordu.
Hamamarkası'nın zamana direnen evleri

- 1950’lere kadar o günlerde aklınızda kalan olay ne var?
- 1948-49 sezonunda, Gençlerbirliği-Beşiktaş maçında Hasan Polatkan’la Baba Hakkı’nın, kavga ettiklerini, birbirlerini kovaladıklarını, Ali Polat’ın, Hakkı Yeten’e tokat attığını, sahanın karıştığını hatırlarım. Antrenmanlar Cebeci Çayırı’nda olurdu. Maçlar Ankaragücü stadında ya da 19 Mayıs Stadı’nın yanındaki kömürlük dediğimiz sahalarda oynanırdı.

- Niye kömürlük?
- Çamur olmasın diye kömür kırıntıları dökerlerdi o sahalara, kum filan yoktu. O zaman Stadspor vardı, Kömürspor vardı, İstasyonspor vardı, onlarla yapılırdı maçlar.

Hacettepe’nin tarihine giren, 3 efsane isme değmeden çıkamazdı o sayfalardan:

- Mahalleden anımsadığınız?
- 1950 öncesi Kabadayı Mehmet, Sarı Veli, Karagöz Kemal’i anımsıyorum. Sarı Veli dışındakilerle sonra ailecek de görüşüyorduk. Veli abiyi çok erken, 13 Kasım 1951 yılında kaybettik.

- Kaç yaşlarındaydı?
- 26-27 yaşlarında.
- Ölümüne sebep?
- Bunlar, kardeş gibi beraber büyümüşler. Bütün sorunlarını beraber çözmüşler. İyi günde kötü günde beraber olmuşlar. Fakat günün birinde Mehmet abi, birini yaralamaktan dolayı hapse girdi. Altın kabzalı tabancasını, Veli abiye bırakmış. Hapisten çıkınca tabancayı istemiş, Veli abi de sattım mı demiş, kaybettim mi demiş, öyle bir şey olmuş. O sırada Veli abi de bir kahve açmış. Parasını isteyince “ Ya Mehmet, biz seninle kardeşiz, parası yok ama bu kahveyi açtım, gel bu kahveye ortak ol” demiş. Sonra Mehmet abi, ortak olmasına rağmen kahvenin bütün hasılatını alır, Veli abiye bir kuruş para vermezmiş. Veli abinin gücüne gitmiş ama o da emanete ihanet etmiş gibi algılanınca ses çıkaramamış. Bir de arada getir-götürcüler var. Onlar da “Kabadayı Mehmet seni vurmak istiyor” diyor, diğerine gidiyor “Seni takip ediyor, vuracak” diye laf taşıyorlar. Bir gün sözleşiyor, Fehmi dayının kahvede buluşuyorlar. İçeriye girip de Veli abinin  sandalyeden kalkışını hamle yapıyor zanneden Mehmet abi, silahını cebinden çıkarmadan ateş ediyor, kasığından vuruyor Veli abiyi. Ondan sonra da Kabadayı Mehmet girdi, uzun süre yattı içeride. Can arkadaşını vurduğu için büyük pişmanlık duydu yıllarca. Bir de Mehmet abinin futbolla pek ilgisi yoktu ama boks maçları yaparlardı.
- Kendi aralarında mı?
- Yo yoo, lisanslı boksörlerdi.
- Üçü de mi?
- Tabi tabi. O zaman Harbokulu’nda yapılırdı boks maçları. Antrenmanları da orada yaparlardı. Üçü de müsabakalara katılmış, şampiyonluklar almıştı. Çiçek Sineması, Harbokulu, tenis kortunda olurdu maçlar.
- Bu bölgenin ünlüsü onlar mıydı?
- Kabadayısı, saygı gören, çekinilen… Bir de şunu söyleyeceğim; ‘kabadayı’ dendiği zaman işi, gücü olmayan serseri, başıboş kişiler değil bunlar. Hepsinin bir mesleği vardı. Mesela Kabadayı Mehmet matbaacıydı. Sarı Veli fotoğrafçıydı. Karagöz Kemal, taşımacılık yapardı, kamyonları vardı. O dönem Hacettepe’de futbol oynadı. Bir ara gitti, Demirspor’da oynadı.
Sarı Veli(solda)ve Karagöz Kemal
- Bu işleri yaparken mi oynuyor futbolu?
- Tabi tabi. Muazzam bir insandı. Babası Hayali Küçük Ali olduğu için Hacıvat Karagöz oyunlarında da babasına destek olurdu. Hatta sonradan Hacıvat-Karagöz figürlerini deve derisine işleyip, dünyanın çeşitli ülkelerinde sergilere katıldı. Yunanlılar’ın, “Hacivat-Karagöz bizimdir” dediği günlerde Kemal abi, Avrupa’nın değişik ülkelerinde, “Hacivat - Karagöz bizimdir” demek için katıldığı sergilerde epey uğraş verdi.
Mehmet abi, Veli abinin olayından sonra hapse girdi. Çıktıktan sonra araya Kürt Cemali olayı girdi. Birgün, İtfaiye Meydanı’nda Mehmet abinin çalıştırdığı kahvede, Kürt Cemali’yi öldürdüler. 1 Nisan günüydü yanlış hatırlamıyorsam. Kürt Cemali’nin yeğenleri de intikamını alacağız diye aynı gün öldürmeyi düşünmüşler.
- Kabadayı Mehmet mi öldürmüş?
- Onun mekanında olduğu için öyle düşünmüşler. Sonradan kimin yaptığı belli olmadı çünkü. Dündar Kılıç ta vardı işin içinde. Dündar’ı öldürmeye kalktılar, Dündar İstanbul’a gitti, yerleşti. Orada adliyeyi bastılar, Dündar’ı vurdular, Dündar, tabancayla ateş etti, onlardan birini öldürdü, birini yaraladı.
- Cinayeti kimden biliyorlar?
- Kabadayı Mehmet, Dündar Kılıç ve bir de ‘kocakafa’ ya da ‘at kafa Yalçın” dedikleri bir çocuk vardı, bu üçünden şüpheleniyorlardı. Dündar İstanbul’a gidip, kurtulunca bir 4 Nisan günü Kürt Cemali’nin yeğenlerinden biri, Kabadayı Mehmet’e arkadan yaklaşıyor, tabancayla birinci kurşunu ensesine, ikincisini, döndüğü zaman ağzına sıkıyor.
- Kaç yılıydı?
- 1964 olması lazım. Ama Kemal abi, bu tür olayların hiç içine girmedi. Dört dörtlük biriydi. Hatta o günün bütün partilerden politikacıları, Kemal abiye gelip, milletvekilliğinden, belediye başkanlığına kadar teklifte bulundular ama Kemal abi, istemedi, girmedi de. Efendi, temiz, dürüst, kendine özgü kuralları olan çok güzel bir insandı. Halen de öyle. Hanımı Çanakkaleli’ydi, sonradan gitti oraya yerleşti. Kilitbahir’de oturuyor. Birkaç yıl önce telefonum çaldı, “Lütfü, Rıza Doğan ölmüş, duydun mu” diye Kemal abi aradı. “Yok abi” dedim” öyle bir şey olsa haber verirler bana.” Biliyorsunuz Rıza Doğan Dünya Grekoromen Güreş Şampiyonu’ydu. Mahallemizin çocuğu, Hacettepe Kulübünde güreşirdi. Aradım evini, doğruymuş. Yani Çanakkale’de oturuyor ama aklı fikri Ankara’da. Ankara’daki dostlarıyla herkesle haberleşiyor. Halen 15 günde bir haberleşir, konuşuruz.
- Kaç yaşlarında?
- 88 var. Araba kullanıyor hala, akli melekeleri yerinde. Size söylemiş miydim; 1934 yılında Soyadı Kanunu çıkacak, Atatürk, babası Hayali Küçük Ali’ye, “Ali bey, siz çok sevilen bir insansınız. Gelin soyadınızı ‘Sevilen’ koyalım” diyor. Ali Muhittin Sevilen oluyor adı. Kemal abininki de Mehmet Kemalettin Sevilen’dir. Kemal abilerin soyadını, Atatürk koymuştur. Çanakkale’de, evlerinin içinden tutun, halı, kilim, çiçekler, lambalarına, elektrik düğmelerine kadar hepsi istisnasız mor-beyazdır.
- Geliyor mu peki Ankara’ya?
- Yok çünkü Ankara’da pek kimsesi kalmadı.
Hamamarkası'nın direnemeyen evleri
- Peki Hacettepe, ne zaman bozulmaya başladı?
- 1956-1957’lerde Çocuk Hastanesi için istimlaklar başlayınca. İstimlak olunca verilen parayla ev alamayanlar, perişan oldu, dağıldı. O zaman başladı bozulma. İhsan Doğramacı, “Hacettepespor’u, Arsenal yapacağım” diye gelmiş, kulüp yönetimine bir sürü doktor girmişti. Hacettepespor Arsenal olamadı. İstimlaklar için mi yönetime girmişlerdi acaba?

Çıktık, Sarıkadın Sokak’tan Kurtuluş’a doğru yürümeye başladık. “Sana Çiçek Sineması’nın yerini göstereyim” dedi Lütfü Yanar. O arada Rıfat Balaban’ın evini, Çukur Bakkal’ı gösterdi birkaç anıyla. Hava kararmıştı. Arkamızda kalan kahveyi gördüm, “Birer çay içelim, öyle ayrılırız” dedim. “Bakalım kim var tanıdık” dedi. Mahalle onun, her köşede bir tanıdık çıkıyor. Çocukluktan arkadaşı Beytullah Angür’le karşılaştı. “Ankara’nın, bahçeli, havuzlu, en lüks kahvesiydi burası. Gara inen memur, ilk önce bu kahveye gelirdi” diye anlattılar beraber. “Ha” dedi Lütfü Yanar, “Sarı Veli, şu köşede vuruldu işte.” Kahveye girince sol arka köşe.


Kapıda, dibinde durduğumuz için, görmemiştim; tabelada yazan ‘Erzurum Kahvesi’ni. Yağcıoğlu Fehmi’nin, Hacettepeliler’in meşhur kahvesinde oturuyorduk.

Fotoğraflar: Şevket Yaman
Milliyet Ankara Gazetesi'ndeki sayfa: http://www.milliyet.com.tr/Milliyet.aspx?aType=EklerDetay&ReleaseID=306&EkPage=2