bankalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bankalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2011 Salı

CEMİL AĞABEY SAHAYA YUMRUK HAVAYA!


20.09.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Seçim ertesi, bu slogana benzer bir davetim olmuştu Cemil ağabeye. Ankara vekillerinin en tecrübelisi, ağabeyidir. Birçok kez bakanlık yapmış, ülkenin değişik hallerine şahitlik etmiş bir siyasetçi. Şimdi de Meclis Başkanımız’dır. Cemil ağabey yani Cemil Çiçek. Unutulmasın diye, bir sloganla güçlendirerek geri döndüm. Gaza gelmiş parti taraftarı ya da durup dururken aniden ünleyen meczup coşkusuna benzetilmez inşallah sloganlı çağrımız!



Tek ses için

Cemil ağabey sahaya yumruk havaya” diyoruz çünkü Ankara’nın, sorunlarına ve yatırımlarına öncülük edebilecek kişidir. Ankara vekillerimizi bir araya toplayıp, sorunları ve yatırımları bir öncelik sırasına koyup, ilgili kurumlarla uygulanabilmesi için önayak olabilecek kişidir. Bazı sorunlar  siyaset konusudur ama bazıları da siyasetler üstüdür. Bu konularda, partilerden tek ses çıkar. Ankara vekilleri, o konular için, mutlaka bir araya gelmelidir. Çünkü…



Siyasi baskı ve lobi gücü

Ankara için hem siyasi baskı gücüne hem de Ankara lobisine ihtiyacımız var. Herkesin kendine göre tarif ettiği kalkınma önerileri, gelişigüzel bir seyir izliyor. Aynı hedefe değil, herkes kendi hedefine kilitlenmiş durumda. Bir gelişme göstergesi sayılacak bazı proje ve yatırımlar, gelecekte bir Gordion Düğümü’ne dönüşebilir. Başlamışken hayırla getirelim sonunu diye.



Niye Cemil ağabey?

Cemil ağabey sahaya yumruk havaya” diyoruz çünkü kendi siyasi görüşü yanında ortak kanaatlere seslenen ifadeleri var. Bir tanesi Nisan başında, Ankara Ticaret Odası’ndaki konuşması; “Kişiye göre işleyişler yapıyoruz, ilerisini hesaplayın, bir ülkenin ne imkanı ne zamanı bu kadar kolay heba edilecek bir şey değil demişti. Tek ve fazlasıyla yeterli bir cümleydi ama anlamazdan gelenler, yine bildiğini okudu. Cemil ağabey, Ankara’yla övünüyoruz ama planlamalar, buna göre yapılmadığı takdirde sıkıntılar yaşıyoruz” dediği halde. Ankara'daki gelişmeler, biraz tesadüfi gibi geliyor bana” dediği halde!


Seçimden sonra Cemil ağabeyi, Ankara’yla ilgili toplantılar, açılışlar ve şenliklerde, eskisine göre sık görür oldum. Bazılarında, katılmaktan fazlasını yapıyordu. En son geçtiğimiz Perşembe, 7’inci Uluslararası Çubuk Turşu ve Kültür Şenlikleri’ndeydi. Ağabeyliğini yaptı: Yöresel şenlikte, yöresel olmayan yabancı unsurlara dikkat çekiyor; “Yabancı unsurları şenliğimizde barındırırsak bu kültür şenliği olmaz, kendi elimizle yozlaşmanın kapısını açmış oluruz. Büyük ve eski bir milletiz, derin kültürümüz, medeniyetimiz var. Çoğumuz, kendi tarihi ve kültüründen habersiz ” diyordu. Yöreyi ve ürünlerini tanıtacağına, dikkat çekmek için yapılan ama yöreyle alakasız etkinlikler için uyarıyordu. Katılıyorum;  geliştirmekle yozlaştırmayı karıştırmamak lazım. Başlı başına ayrı bir yazı konusu.



Ders çıkarsak artık

İşte bu ortak kanaatin ifadesi sözler, yeri gelince siyasetin orta yerinde durabilme becerisi yüzünden Cemil ağabeyi, siyasi baskı ya da  Ankara lobisinin oluşturulması için fırsat olarak görüyorum. Hatta diğer partiler zorlamalı. Ankara’yı düşünen herkes te desteklemeli. Siyasi baskı kurabilen, yeri gelince etkin tepki verebilen lobimiz olmalı. En az İstanbul’un ki kadar. Bankaların ve Bilişim Vadisi’nin, gidişinden ders çıkarmalıyız. Tıpış tıpış gittiler, bir de el salladık arkalarından.


Cemil ağabey, makamından çıkmış, parmağı dudaklarında, “Sus evladım, iş çıkarma başıma” işaretiyle kovalamaya geliyordur. Görüşümde ısrarlıyım. Müsaadenizle Cemil ağabey sahaya yumruk havaya” diye diye tribünlerin önünden, tahrik eden sloganımla koşa koşa kaçıyorum!

30 Mart 2011 Çarşamba

ANKARA KULÜBÜ BAŞKANI Dr. METİN ÖZASLAN SÖYLEŞİSİ-1


28.03.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Bu söyleşi gazetede 2 gün, tam sayfa yayımlandı. Burada bölüyorum, kolay okunabilmesi için.

Dr. Metin Özaslan kimdir?

1967 yılında Ankara, Kayaş’da doğdu. 1992 yılında ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi Halkbilimi Bölümünde, “Kentleşme, Kentlileşme ve Kent Kültürü” alanında Yüksek Lisansını, İngiltere’de, Nottingham Üniversitesi Kent Planlama Bölümü’nde, “Kentsel ve Bölgesel Gelişme-Yeni Sanayi Odakları” alanında doktora kariyerini tamamladı. Ankara  Üniversitesi’nde, Ekonomiye Giriş, Bölgesel Gelişme Politikaları, Maliyenin Sosyal Teorisi gibi dersler veriyor.  Halen DPT Uzmanlığı, 2009’dan beri Ankara Kulübü Derneği Genel Başkanlığı, A.Ü. Ankara Araştırmaları Merkezi’ne danışmanlık, Ankara Kalkınma Kurulu ve Ankara Turizm ve Tanıtma Kurulu üyeliğini sürdürüyor. Seymen Kostüm ve Aksesuarları, Ankara Fotoğrafları, Fotokartları, Gravürleri, Belgeleri, Kitapları ve Ankara Resimleri koleksiyonları var.

Son zamanlarda bir arayış ve çaba içinde olan Ankara’da, olan biteni anlamak ve gelişmeleri, Ankara konusunda her açıdan faal bir uzmanla değerlendirmek istedik. Ankara Kulübü Başkanı Metin Özaslan, çarpıcı rakamlar ve saptamalarla kapsamlı bir fikir edinmemize yardımcı oldu.

Ali İnandım- Metin bey, kaç yaşında Ankara Kulübü?

Metin Özaslan- Ankara Kulübü, 1932 tarihli, 79 yaşında. Ankara’nın en köklü sivil temsilcisi, Türkiye’nin de en eski derneklerinden birisi. Bugün, ‘Kamu Yararına Çalışan Dernek’ statüsünde ve bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla kurulan bir dernek. 79 yıldır faaliyetlerini aralıksız sürdüren nadir derneklerden birisi.
Ankara Kulübü merkezi Abidinpaşa Köşkü

Ali İnandım-  "79 yaşın olgunluğu, bilgeliği ama aynı zamanda yorgunluğunu hissediyorum derneğinizde" desem katılır mısınız bana?

Metin Özaslan- Yorgunluk yanında tabii üzüntüyü de ekleyebiliriz, doğru. Ankaralılar olarak birçok konuda sıkıntılarımız var. Bunları, Ankara’nın en köklü sivil temsilcisi olarak, Ankaralılar’ın bir sözcüsü olarak, olabildiğince yaptığımız etkinliklerle kamuoyuyla paylaşmaya çalışıyoruz. Tabii ne derece etkili oluyor bilemiyoruz, tespitiniz o bakımdan doğru.

Ali İnandım-  Sizi, biraz daha yoracak bir soruyla başlayalım: Ankara’dan taşınan bankalar, kurumlar, Ankara’da gelişip, büyüyüp, merkezini İstanbul’a taşıyan şirketleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Metin Özaslan-  Bu gerçekten de çok talihsiz bir karar. Ankara’dan bankaların ve kamu kurumlarının taşınıyor olması, siyasi olarak ta ekonomik olarak ta talihsiz bir karar. Siyasi boyutuyla baktığınızda sanki Ankara’nın içinin boşaltıldığı, başkentlik halinin edilgenleştirildiği bir süreç gibi algılamakta ve Ankaralılar’ın, bu süreçte tereddütleri var; “Acaba başkent te bir gün taşınacak mı?” gibisinden.

Kamuya ait bir takım kurumların merkezleri başkentlerde olur. Dünyanın birçok yerinde böyledir. Çok çok istisnalar dışında, Merkez Bankaları’da böyledir, bir takım düzenleyici kuruluşlar da böyledir. Finansçıların ve analizcilerin yaptığı çalışmalarda, bu kararın çok ekonomik bir karar olmadığı, toplam katma değer olarak, ekonomik büyüklük olarak önemli bir şey olmadığı, bunun daha çok siyasi bir karar olduğu görüşü hakim.

Diğer taraftan ekonomik boyutuyla baktığımızda, Ankara ekonomisi açısından büyük bir kayıp. Ankara’nın, ekonomik kalbine indirilen en büyük darbelerden birisidir. Çok sayıda banka, finans sektörü çalışanı gidecek. Arkasından zincirleme bir etki yapabilir bu. Boşalan alan, bu kez ters çarpan etkisiyle birçok sektörü olumsuz etkileyecek; konut sektörü başta olmak üzere. İnsanlar çocuklarını okullardan alacak, eğitim sektörünü etkileyecek. Ticaretin tüm alanları etkilenecek. Bu alanda çalışan insanlar orta sınıf dediğimiz, harcama yapabilen insanlar. Dolayısıyla buradan gidecek onbinlerce kişinin yerini doldurmak çok zor olacak. Genel olarak son 20-30 yıldır Ankara ekonomisi bir gerileme sürecindeyken bu sürecin durdurulması, yenilikçi projelerin Ankara’ya yapılması beklenirken Ankara’da kurulu olanın da sökülüp, götürülmesi, bu olumsuz sürece eklenen büyük bir moral bozukluğu da yaratır. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, bu durum, bir yorgunluk, üzüntü ve burukluk yaratmakta hepimizde.

Ali İnandım- Sadece kamu kurumları mı giden?

Metin Özaslan-  Belli bir noktaya gelen özel şirketlerin de taşındığını görüyoruz. Son 20-30 yıllık dönemde, medyanın önemli ölçüde İstanbul’a taşındığını ya da orada kurulduğunu görüyoruz. Popüler kültürün orada, müzik endüstrisinin orada yoğunlaştığını görüyoruz. Sanatçıların, edebiyatçıların, şairlerin zamanla İstanbul’a gitmesiyle o bakımdan da maalesef Ankara’nın, göç edilen, yoksullaşan, taşralaşan bir şehre dönüştüğünü görüyoruz. Özel şirketler de ölçek genişletmek için gidiyor.

Ali İnandım- Bu atılımı ya da sıçramayı Ankara’da yapamıyor mu sermaye?

Metin Özaslan-  Muhtemelen öyle. Burada özellikle büyük inşaat firmalarının olduğunu görüyoruz. Ülke çapında belli bir ölçek büyüklüğüne sahip firmaları görüyoruz ama İstanbul, sanki bir ekonomi merkeziymiş gibi algılanıyor. Bunu geriye çevirecek, Anadolu’da, diğer şehirlerin de aslında farklı alanlarda önemli merkezler olduğunu ama onları güçlendirecek politikaların olmadığını görüyoruz. O yüzden firmalar, belki de dünyaya açılmak, küresel ölçekli bir büyüklüğe erişmek için basamak olarak görüyorlar İstanbul’u.

Ankara’da pek ala finans merkezi ilan edilebilirdi çünkü tüm kurumlar Ankara’daydı. İnternet çağında, artık mekanın çok ta bir önemi kalmadı. Amerika’daki firmaların, yazılımla ilgili işlerini ya da mesela muhasebe gibi işlerini, Hindistan’da yaptığını görüyoruz. Amerika yattığında, Hindistan’daki firmalar, Amerika’nın muhasebe işlerini yapmaya devam ediyor günboyu. Hindistan yattığında Amerika uyanıyor, işlemleri onlar devam ettiriyor. Buna benzer birçok işlevi, bilgisayar ve internet üzerinden, küreselleştirmiş vaziyette firmalar. İnternetin dünyayı bir köy haline getirdiği bir ortamda, fiziki olarak Merkez Bankası’nın, Ziraat Bankası’nın, Emlak Bankası’nın, BDDK’nın İstanbul’a taşınmasının ne anlamı var algılayabilmiş değiliz. İllaki bir yer olacaksa Ankara tercih edilmeliydi. Olumsuz nedenlerden dolayı, küçülen Ankara ekonomisinden dolayı, Ankara için önemli bir sektör olabilirdi bankacılık sektörü, finans sektörü. Hizmetlerdeki danışmanlık açısından, Anadolu’nun birçok yerine ulaşımın daha kolay olması nedeniyle olabilirdi.


2. Bölüm: Rakamlarla Ankara'nın sinsi küçülmesi...

4 Şubat 2011 Cuma

BUHRAN BUHRAN


04.02.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Atakule’den İtfaiye Meydanı’nda Bitpazarına yürümüş, ‘Kapanan Dükkanlar Boş Çarşılar’ diye yazmıştım. Büyük şairimiz Ahmet Muhip Dıranas’ın (1908-1980), Gavur Mahallesi’nden Atpazarı’na yürüdüğü ‘Eski Ankara’ makalesini okumamıştım henüz. Okumuş olsam aynı yazıyı yazmak için en az 6 ay çabalardım. Sonunda gözlem ve söz ustasının tırnağı kadar etki yaratabilecek bir şey çıksa abartılı sevinçle çocukları ürkütürdüm!

Buhran dini
Dıranas, Gavur Mahallesi’nden gözleyerek yürümüş, Atpazarına gelmiş. Hararetli at, inek, öküz alışverişi yapılan pazarda hareket yok. Esnafa sormuş, “Para buhranı var beyim” diye yanıt almış. Kendi satırları:

Buhran. Her zaman her yerde bunu duyuyoruz. İnsanlar zehirli gazdan, 42’lik mermiden ve koleradan daha çok buhrandan korkuyorlar. Yeryüzünde, Allahı ‘buhran’ olan yeni bir din kuruldu. Ne İsa’nın ne Muhammed’in Allahı bununla baş edemiyor.

Balyoz indirmiş adeta. 1949’da, Zafer Gazetesi’nde yazmaya başladığı yıl galiba. Belli ki İkinci Dünya Savaşı karanlığı sürerken uğramış Atpazarı’na.
- Buhran. Buhran.
- Be arkadaş, buhran atı, ineği, öküzü de mi yuttu?
- Dünyayı yutuyor beyim, dünyayı. Sen ne söylüyorsun?
Hakikatte ise yeni dünya eski dünyayı yutuyor. Burası eski Ankara’dan son parçaydı. O da kendisini kurtaramıyor. Canı boğazına gelmiştir.

Dünyayı yutan buhran
O zaman Atpazarı’nın, şimdi Çubuk’un, Polatlı’nın canı boğazında. Hayvancılık, tarım buhranda. Ürettiğini satamıyor Ankara, ihracat buhranda. Toplu konut gibi büyük alışveriş merkezleri yan yana, küçük esnaf buhranda. Yeni dünyanın simgesi bankaları taşıyorlar Ankara’dan, maliyeti kestirilemeyen buhran kapıda.

Buhran, buhran. Dünyayı yutmaya devam ediyor. Irak’la başladı, paranın kalbi ABD’yi, İngiltere’yi sarstı. Avrupa Birliği’nin, burnunu sürttü. Yunanistan, İspanya ve Portekiz’in ardından, Tunus ve Mısır’la devam ediyor. Lübnan, Ürdün, Yemen sırada diyorlar. Aslında şaşırtmalı, sırası belli olmuyor. Avrupa’ya geri dönebilir, Asya’ya sıçrıyor derken yine Ortadoğu’ya sekip, azimle Yemen’i yutabilir. Buhran bu; düzensiz diye suçlanacak hali yok ya!

Buhran reçetesi
Ah buhran!.. Atpazarı’ndan başlar, ülkeye yayılır, alimallah dünyayı altüst eder. Kalite kötüyse dişli bir yana, zemberek bir yana, vidalar ayrı yana, dağılır saat. Çubuk’u, Polatlı’yı, Ayaş’ı, Ankara’yı, o yüzden kollamak gerek. Parçalar dayanıklı olsun. Buhranlar bozsa bile tamiri kolay olur.

Buhranlı dünyanın sarstığı Ankara, iki ödev üstlendi kendine: Turizm Atılımı ve Bilişim Vadisi projeleri. Taşınan bankaları, taşındığına pişman edecek projelerdir. Ancak yeniliklere ve gelişmelere her zaman açık Ankara’nın, ipine asılıp, bu projeleri mutlaka üstlenmesi gerek. Buhran reçetesidir bu projeler. Ankara’nın taşıyamayacağı buhran, ülkeyi altına alır. Tarımı ve hayvancılığı unutmadan yeni dünyayı selamlamalı, İsa’nın Muhammed’in Allahına kafa tutan buhrana, çelme takmalıyız. Bir kez de biz atlatmalıyız.

Buhran, buhran. Dünyaları yutan, karnı büyük buhran. Haksızlığın, ahlaksızlığın dostu buhran. Seni icat edenin, başına gelesin buhran!

12 Ocak 2011 Çarşamba

ANKACAN’LA ANİ TOPLANDIK


11.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Sakarya Caddesi’ndeki Tuna Sokak’la İzmir Caddesi’ni birleştiren üst geçite yürüyordum. “Gel gel, acil toplanmamız lazım” sesiyle hoplamam, koluma giren kalıplı şahsiyetin yanında çocuğu gibi kalıp, savrularak kendisine ayak uydurmaya çalışmam, “Ne.. merhab.. ne oluy…” diye eksik cümleler kurarak ifade zorluğu yaşamam aynı zamanda gerçekleşti. Ankara’nın Canavarı Ankacan, yine beklenmedik bir hamlesiyle en kalbime indirecek yeni bir buluşma tarzıyla karşımdaydı. Kolunda, garson peçetesi gibi taşıyarak ilk geçen taksiye bindirdi beni.

Kale’deyiz; Pirinçhan’daki kahvede. Hemen söyledi çayları. “Hayırdır, ne bu telaş, EXPO 2020’yi mi aldık?” dedim. Gülümserken kahveciye seslendi “Dilimle bir tabağa onları” dedi. Simitle kaşar geldi çayın yanına. Gözlerim parladı. Bu üçlü beni konuşturur!

Ben, simitle kaşara zıpkın gibi atılırken “Bankalar gidiyor mu sahiden?” diye söze girdi.
- Gitmiş bile.
- Nasıl gitmiş, yasa çıkmadı?
- Ziraat Bankası Genel Müdürlük Binası, Başbakanlığa devrediliyormuş. Üstelik 1 yıldır sürüyormuş bu görüşmeler. Önümüzdeki günlerde resmi devir gerçekleşecekmiş.
- Hiç haberimiz olmadı.
- Olsa da fark etmezmiş zaten.
- Niye?
- Bizim gazete bir aydır yazıyor, “Gitti, gidiyor bankalar” diye..
- Biliyorum.
- Ama Ankaralı’dan ses yok. Bu sessizlik, Merkez Bankası’nı da götürür. “Madem bu kadar memnunsunuz, onu da alalım, kafanız rahat etsin” diye düşünür kim olsa.

Yazıldığı gibi seri konuşmuyorduk tabii; simit ve kaşar lokmalarıyla boğulan sesim, çay yudumlarıyla kesiliyordu. Karşımda, simiti parmağına taksa yüzük sanılıp, fark edilmeyecek heybetiyle oturan Ankacan, yemeden içmeden soruyor, dinliyordu. Kaygılıydı.
- Ne oldu bu Ankaralılar’a?
- Ben de merak ediyorum. Ankaralı değil, paralı olmak geçerli desem ona da uymuyor. Ankara ekonomisini, 250 milyonla 400 milyon (trilyon) arası, hatırı sayılır bir para terk ediyor ve Ankaralı, sükunetle el sallıyor arkasından. Garip bir itidal!

Alnı kırıştı, düşünen adamın boş bakışlarıyla çevreyi dolaştı gözleri. Sorumlusunu bulacakmış gibi kahveyi taradı. “Yesene yahu, hepsini ben yedim. Simit, hem sıcak hem de çıtır çıtırmış. Kaşarla çay da 10 numara!” deyince tabağa uzandı. Çayı soğumuştu. Bir parça simitle kaşarı, ay çekirdeği gibi attı ağzına, bir yudumda içti çayı. Yutkunup, devam etti:
- Ankara Düğümünü Anlamak’ yazını okuyunca içime ateş düştü. Giden bankalar, ‘Ata’ya Saygı Alayı’nın iptal edilen yürüyüşü, devlet büyükleri olmadan geçen sönük kutlamalar, Ankara’dan kayan merkez… Kendi ağzından duymak istedim.
- Bunları birleştirince hayırlı bir sonuç çıkarabiliyorsan bana da söyle, beraber ferahlayalım.
- Varsa bile ikimiz de görecek durumda değiliz belliki.

İri yarı, kendine Ankara Canavarı diyen dağ gibi seymen, dizlerinin üzerine çökmüş, Kale burçlarından Ankara’ya ağlamaya hazırlanan çaresizlikti karşımda. Simitler, kaşarlar, çaylar boğazıma dizildi. Kalıbından çekinmesem şu soruyu kafasına bir kesme şeker atarak sorardım:
- Konuyla ilgili bir yetkili buluyordun, niye beni buldun bu sefer?
O boğa başı gibi yumruğuyla çehremi buluştursa bu kadar vurucu olurdu verdiği yanıt:
- Yetkililerin değil, artık milletin meselesi bu.

Yürü, Gramofoncu Ali’de taş plak dinleyip, şenlenelim, karamsarlık yakışmaz bize” dedim, Koyunpazarı Yokuşu’ndan, yukarı salındık.