taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2013 Pazartesi

İSTESEK TE İSTEMESEK TE


26.07.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Bir yönetim anlayışıdır. Yöneticinin tercihidir. “Yöneteyim diye seçtiniz, ben böyle yöneteceğim” der. Bu yönetim tarzı bazen olumlu sonuçlar verir bazen de olumsuz. O da yöneticinin niyetine kalmıştır. Bir düşünceye ya da projeye “olumlu-olumsuz” demek kişiye göre değişeceği için, orta yolu bulmak gerekebilir böyle durumlarda. Yoksa sevdiği kadar sevmediği de olur o işin. Genel kabul görürse herkes destekler, görmezse  gerginlik konusu olur. Her konu açıldığında, gerginlik iğnesi yakmadan kapanmaz. Gerginlik, hep dik duran bir iğnedir. Törpülemezseniz sonsuza kadar batabilir. Çok ‘o’ ‘bu’ dedik ama bir ifade düşünmeye sevk etti bunları.



Bir cümleyle başlar düşünce

Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Yenimahalle’de katıldığı Halk İftarı’nda, “Allah’ın izniyle isteseler de istemeseler de Şentepe teleferiğini, nasip olursa seçime kadar bitireceğiz” demişti. Otobüslerde ve metrolarda dağıtılan Büyükşehir Ankara dergisinin 23-30 Temmuz sayısını okurken bu cümle tekrar gözüme ilişti. Gerekli gereksiz işler düşünme memuru olarak istesem de istemesem de bir düşünce aldı beni. ‘İsteseler de istemeseler de’ tabirini sık duymaya başladık, “Yeni bir yönetim tarzımı gelişiyor ya da bir seçim taktiği mi acaba?” diye düşüneyim dedim. Taksim Gezi Parkı gerilimi de benzer bir cümle üzerine başlamıştı çünkü.



Zorla hizmet

Tabii isteyen olunca bir de istemeyen oluyor. İsteyen-istemeyen, siz-biz, teleferikçiler-baloncular diye bir ayrım oluşuyor. “İsteseniz de istemeseniz de bu kanalizasyonu yapacağım. İsteseniz de istemeseniz de bu bozuk kaldırımları, yolları, metroyu, merdivenlerini, parkları yapacağım” derseniz “Bravo vallahi, zorla iyiliğimiz için çalışıyor Başkan” diye düşünür insanlar. Örneğin zorla(!) yapılan yenilikler, bir turizm kentine çevirdi Eskişehir’i. Ayrıca gençlerin, okumak için can attığı tam bir öğrenci kenti oldu ucuz, yaygın ulaşım ve sosyal olanaklarıyla. Her görüşten insanın ortak kullandığı hizmetlerde ya da mekanlarda yapılan düzeltmelere, en azından bir şey yapılması gerektiği için zorlamaya gerek olmaz. Ancak her hizmet böyle değil, bazılarına itiraz edebilir kent sakinleri.



Böyle olacaksa seçilmesin

İtiraza, ikna edici bir yanıtınız olmalı. İkna olmuyorsa kitleler, düşünceyi ya da projeyi gözden geçirmek gerekir. Bütün şehir olması şart değil, bu itiraz, bir mahalle ya da sokaktan da gelebilir. İtiraz varsa demek ki gerginlik olacak. Dinlemek lazım o sokakta, o şehirde yaşayan insanı. O yaşıyor çünkü kolaylıkları da zorlukları da.



İstesek te istemesek te otomobil öncelikli bir trafiğimiz oluyor, toplu ve raylı ulaşım ihmal ediliyorsa

İstesek te istemesek te buraya park yapıp, öbür taraftaki yeşile zarar veriliyorsa

İstesek te istemesek te Atatürk Orman Çiftliği hayvanat bahçesine indirgenip, amaç dışı yapılaşmaya açılıyorsa

İstesek te istemesek te koca sanayi bölgelerinin alt yapı ve yol çalışmaları, ilk kazma darbesini bekliyorsa

İstesek te istemesek te mecbur olduğumuz her türden turizm için ağırdan alınıyorsa

İstesek te istemesek te belediye meclislerinde parti temsilcileri parmaktan ibaret, etkisiz kalıyorsa

İstesek te istemesek te olacaksa…


Muhtardan Cumhurbaşkanlığı’na kadar tüm kamu yöneticileri atansın, seçilmesin. Belki o zaman ‘size’ ve ‘bize’ göre karar verme, hizmet alma derdi biter, isteyenle istemeyenle uğraşmak zorunda kalmaz, gül gibi idare eder yönetici.

12 Temmuz 2013 Cuma

GÜNDEM ÇİFTLİK


09.07.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Taksim Gezi Parkı’ndaki gelişmeler, Atatürk Orman Çiftliği(AOÇ)’de olan bitene büyüteç oldu sanki. AOÇ, Gezi Parkı’nın 92 katı ama Gezi Parkı kadar görünemedi bir türlü gözümüze. Mustafa Kemal Atatürk, halka bağışlamıştı Atatürk Orman Çiftliği’ni, halk, kendi Çiftliğine sahip çıkamadı.



Türkiye’ye örnekti

Mustafa Kemal, tarımda, araştırma geliştirme yapılsın, kendi tohumlarını, toprağını, hayvanlarını daha verimli kullanabilsin, modern koşullarda üretilmiş sağlıklı besinlerle sağlıklı nesiller yetiştirilsin diye kurmuştu Çiftliği. Uzun kıtlık dönemlerinin açlık sefaletine bir daha düşmesin, düşünce de başkasının elinde bakmak zorunda kalmasın diye kurmuştu. Köhnemiş tarım ve hayvancılık yöntemleri nedeniyle yaşadığı kötü tecrübeleri, bir daha yaşamasın diye. Bütün Türkiye’ye örnek bir laboratuardı Çiftlik.



Diğer AOÇ’lar

Üstelik sadece Ankara’da kurmamıştı; Yalova’da Millet ve Baltacı Çiftlikleri, Silifke’de Tekir ve Şövalye Çiftlikleri, Dörtyol’da portakal bahçesi ile Karabasamak Çiftliği ve Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği de bu amaçlarla kurulmuştu. Bugün, 7 milyarı geçen nüfusuyla dünyaya nasıl yiyecek yetişir, onu tartışıyor uzmanlar. Atatürk o günden bugüne bakmış ama biz önümüzdekini görmemekte ısrar etmişiz. 1953’den sonra, amacı dışında yapılar kurmak için yarışmışız.



1980’den sonra…

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra tarihinin en yoğun kayıplarını yaşamış AOÇ. Özellikle 80’li yılların ikinci yarısında en tepeye çıkmış yapılaşma. Bugün 12 bin dönüm olarak tahmin ediliyor yapılaşmaya açılan arazi. Bunun yaklaşık 9 bin dönümü, hapishanelerde mahkumlara ceza olarak İstiklal Marşı ve Gençliğe Hitabeyi okutanlar tarafından açılmış. En Atatürkçüler zamanında yani! 1990’larda bir frene basma çabası olmuş ama 2006’da çıkan son yasayla frenler tekrar boşaldı, Şantiye Orman Çiftliği oldu yeni haliyle.



Yasa değişince

5659 sayılı Atatürk Orman Çiftliği Kuruluş Kanunu’nda, 5524 sayılı Kanunla yapılan değişiklik, imar planları ve bu planlara uygun hizmetleri, Büyükşehir Belediyesi’ne verdi. Şöyle bir otoban kıvamında yolla başladı, dünyanın halka en uzak Başbakanlık binası geldi ardından ve dünyanın en büyük hayvanat bahçesi, en büyük eğlence merkezi falan diye devam ediyor planlar. Bu Çiftlikler’in hepsi, aynı zamanda halka açık ve dinlenmesi için tasarlanmıştı ya, eğlence gırla, acıkınca da hayvanat bahçesindeki hayvanları yeriz artık! Elçilik bile kurulabiliyorsunuz bu araziye.


Gündemde Çiftlik

Maalesef Gezi Parkı sayesinde tekrar gündeme gelebilen AOÇ, sosyal medyada yaygın yer bulmaya başladı. Ayrıca geçtiğimiz 6 Temmuz Cumartesi, Kurutuluş Parkın’da bir forum, aynı anda Ankara Kulübü’nde bir açık oturum vardı. 12 Temmuz saat 19:00’da, Çiftlik’teki Atatürk Evi’nin yanında, Başkent Dayanışması Platformu “Benim Adım Atatürk Orman Çiftliği” etkinliği için toplanacak. Yarın da Milliyet Ankara Gazetesi’nde, Doçent Doktor Yücel Çağlar’la yaptığımız söyleşiyi okuyabilirsiniz. Çağlar, Atatürk Orman Çiftliği’ndeki bakış açımıza yeni fikirler ve ilginç önerileriyle yeni ufuklar açacak(*).



Halka açık, dinlensin diye tasarlanmış ama bu Çiftlik beni çok yoruyor!

13 Haziran 2013 Perşembe

10 GÜN ÖNCE 10 GÜN SONRA


11.06.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



10 gün önce neler konuşuyor, neler tartışıyorduk, 10 gün sonra nereye döndük. Ankara’nın sanayileşme hamlesindeki gelişmeleri, bunda organize sanayi bölgelerinin önemini,  meslek okullarının derhal güncellenmesini, üniversitelerin duvarları dışına çıkıp, toplum ve iş yaşamı içine karışmasını konuşuyorduk. Türkiye’nin en iyi teknokentlerinin Ankara’da olduğunu, olanların nasıl geliştirileceğini, Bilişim Vadisi’nin, başkente kurulmasının şart olduğunu konuşuyorduk. Turizmi, Kale’yi, artık Ankara’nın kendini keşfetmesi gerektiğini konuşuyorduk. Metroyu, kendi metro trenlerini hatta hızlı trenlerini yapmaya aday sanayisini, tüm alanlarda kendi buluşlarımızla dünyada söz sahibi olmamız gerektiğini, yerli üretimi konuşuyorduk. İşsizlere iş, çocuklarımıza bir gelecek, Ankara’ya ve ülkeye, bir ufuk çizmeye çalışıyorduk. 1 günde konu değişti, 10 gündür başka bir şey konuşmuyoruz.



Havayı dengelemek lazım

10 gün sonra Taksim Gezi Parkı’ndan büyüyerek ülkeye yayılan eylemleri konuşuyoruz. İsteseniz de istemeseniz de başka bir şey konuşulamaz artık. Konuşulsa da yavan gelir. Kitlelerin dikkati oraya yöneldi, kimsenin başını çeviremezsiniz artık bu yana. Bugünü halletmeden kimsenin gözü ileriye bakmaz artık. Lastik hava kaçırıyormuş, fark edip, tamir etmemiz lazım. Patlak lastikle zaten fazla ileriye gidemezmişiz. İnik lastiği tamir etmeli, havasını, diğer lastiklerle dengeye getirmeliyiz. Yoksa araba, bir yana çekecek hep, çizdiğimiz ufka düzgün ilerleyemeyeceğiz.



Gerilim zaten vardı

Çok işi var Ankara’nın. 60-70 yıldır gecikmiş yatırımları, büyük gelir kapısı olacak bakir alanları, yıllar sonra bir yay gibi gerilmiş, atılmayı bekleyen sanayisi var. Uzun zamandır Ankara’yla bağları zayıflamış ama kendini aşmak için çırpınan  ilçeleri var. Büyük göç var; geçen yıl 160 bin kişi göçtü Ankara’ya. Eskiden bir Polatlı kadar göç alıyordu, şimdi 1 buçuk olmuş, böyle devam ederse yılda 2 Polatlı göçecek Ankara’ya. Hiçbir eylem, olay olmasa bile bu göçlerin yarattığı gerilim yeter zaten bir kent için. Gelenlerin burada ekmek bulması, kente uyum sağlaması, uzun süreli bir gerilim konusudur. Bu gerilime yenilerini ekleyip, kaşımamak, bugüne kadar yapılanı da yıkmamak lazım. Biz her askeri darbeden sonra 20 yıl kaybettiysek bugünkü gibi her sert çekişmeden sonra da 10 yıl kaybettik. Unutmayalım…



2013’de kalmayalım

50 kişiyle başladı, doğru sanılan müdahalelerle ne hale geldi. Sıkılan gazların yarattığı gibi puslu ortamları çok gördü bu ülke. Pus dağılınca dumanlı havadan yararlanıp, atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini de çok gördü. Üsküdar’ı geçenler dışında kimseye bir faydası olmadı. O yüzden elinde benzin bidonuyla sanki söndürecekmiş gibi yangına koşanlara çok dikkat etmek lazım. 2023 hayallerine gidiyoruz derken 10 yıl sonra, patlak lastikle 2013’den çıkamadığımızı fark etmek çok acı olur.


10 gün önce konuşurken 10 yıl sonrasını planlıyorduk. 10 gün sonra konuştuklarımız, kaç 10 yıl geri götürecek bizi, onu düşünüyoruz şimdi kara kara.

8 Haziran 2013 Cumartesi

GEZİ ŞANSLI ÇİFTLİK YALNIZ KALDI


07.06.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Güvenpark’ın kuşları sustu. Nasıl bir gaz sıkılıyorsa Kızılay metrosundan başlıyor etkisi. Trenden iner inmez gözleriniz yaşarmaya, nefesiniz daralmaya başlıyor. Çıkıyorsunuz metrodan, sanki yarım saat önce sıkılmış gibi açık havada da sürüyor yanmalar, yaşarmalar. Günlerdir sağanak halinde maruz kaldığımız gaz, her yerine sinmiş Kızılay’ın, geçmiyor etkisi.  Parfüm verseniz “Sık” diye, böyle bonkörce sıkmaya kıyamazlardı. Bundan sonra her genzimiz yandığında, eminim bu olayları ve sorumlularını anımsayacağız.

Issız Güvenpark
Her sabah önce bizim mahallenin sonra Güvenpark’ın kuş cıvıltılarıyla uyanıyordum işe gelene kadar. Onları dinleyerek otobüs bekleyince yorulmuyor insan, aksine enerji doluyor. Zaten mendil kadar kalmış Güvenpark, kuşların cıvıltısı, güvercinlerin samimiyetiyle bir vahaymış Kızılay’ın ortasında. 1 haftadır susunca kuşları daha iyi anladım. Gazdan öldükleri söyleniyor. Acıması olmayana, kuşu, insanı fark etmiyordur. Geri dönmek üzere gitmiş olsalar keşke, ıssız kaldı çünkü  parkımız. Cıvıltısı kalmayınca ruhumuz da tabii…

Çiftlik’te inşaata devam
2 aydır da Atatürk Orman Çiftliği’nde hissediyorduk aynı ıssızlığı. Orada da “Kesilmiyor” denen ağaçların fotoğrafını çekmişti Milliyet Ankara Gazetesi. Başbakanlık Sarayı, yayla gibi yollar yapmak için kesiliyordu. Yetmezmiş gibi 15 gün önce başka bir haberle irkildik; Amerikan Elçiliği de Atatürk Orman Çiftliği’ne gidiyordu. Atatürk Orman Çiftliği tarafından  eğitim birimleri ve yurt inşa etme koşuluyla’ Gazi Üniversitesi’ne verilen arazi, önce TOKİ’ye devredilmiş, TOKİ’de Eskişehir yolu üzerindeki araziyi, kendi malı gibi, Amerikan Büyükelçiliği’ne tahsis etmişti. Bir TOKİ yetkilisi, Vatan Gazetesi’nden Gülümhan Gülten’e, “Bu arazi artık TOKİ’nin arazisidir. Bunda ne var ki... Bu arazi Gazi Üniversitesi’ne devredilmiş. Onlar da bize devretmiş. Sonuçta artık AOÇ arazisi değil, bizim. Biz de ABD büyükelçiliğine tahsis edebiliriz, bunda herhangi bir sorun görmüyoruz” diyebilmiştir.
Atatürk Orman Çiftliği 1930


Ne vasiyete ne hukuka uygun
Ne Atatürk’ün vasiyetinde ne de Çiftliğin hukuki yapısında böyle bir şey var. Amacı dışı kullanılıyorsa Gazi Üniversitesi’ne de devredilemezdi, geri alınmalıydı. Kendi olmayan mülkü Gazi Üniversitesi TOKİ’ye, TOKİ amaçtan tamamen uzak Amerikan Büyükleçiliği’ne nasıl devredebiliyor, lütfen hukuki açıklamasını yapsın birisi. Çiftlik’te, Atatürk’ün vasiyet ettiği koşullar dışında yer tahsis edilemez, amacı dışında kullanılan arazi ya da tesisler de geri alınmalıdır. Mülk, devletin korumasında halka devredilmiştir. “Hukuk” diyoruz efendim, kendi devlet kurucumuzun vasiyetine saygınız olmayabilir.

Sadece 150 kişi
3 yıldır adım adım geliyordu, yoğun bir inşaat hamlesiyle sonu da geliyor galiba. Bu yazı yazılırken topu topu 150 kişiyle Atatürk Orman Çiftliği’nin Amerikan Elçiliğine devredilişi protesto ediliyordu komşumuzda. Elçilik, gazetenin yan komşusu. Birçok sivil toplum örgütü ve meslek odasından oluşan Başkent Dayanışması Platformu, siyah çelenk bırakıp, ayrıldı elçilikten. Sadece 150 kişiyle…

Gezi Park’ından ne farkı var?
Şimdi Taksim Gezi Parkı’yla onun 100 katı büyük Atatürk Orman Çiftliği arasındaki farkı soruyorum size; yeşilse yeşil, hukuksa hukuk, kamu yararıysa sonuna kadar. Halk adına korunmak üzere devlete emanet edilen Atatürk Orman Çiftliği’ndeki hakkına niye sessiz kalıyor kalabalıklar? Gezi Parkı kadar küçülünce mi sahip çıkılacak? İki yeşilin arasında ne fark var ki Gezi Parkı için, yeşili tahrip ediyor diye Hidroelektrik Santralleri(HES) için toplanan kalabalıklar Çiftliğin adını bile etmiyor? Bir terslik yok mu?

Ah be Çiftliğim, ne kadersizmişsin sen, kaldın yine yalnız!

4 Haziran 2013 Salı

SOKAK KARIŞIK


04.06.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Sokak karışıktır; her dilden, dinden, kökenden, görüşten insan gezer. Zengini, fakiri, okumuşu, cahili, iyisi, kötüsü diye ayırmaz sokak, herkes içindir. Bütün görüşler, sokakta yürür. Asla “Şöyle düşünenler, benim kaldırımlarımdan yürüyemez” demez sokak, onu insanlar der. Ne kadar kalabalık ve çeşitli insan olursa şanı artar üstelik. Herkesin sevdiği yer olmayı başarmıştır. Hoşgörülüdür çünkü. Herkes paylaşır hoşgörünün nimetlerini. Barış ve uyum vardır, hep de öyle yaşamak ister sokaktakiler. Bir ülke bedense onun sağlıklı hücresidir. Bütün sokaklar ona benzemek ister. Bir toplumun sağlığı için de karışık sokak makbuldür. İstanbul’daki Taksim, Ankara’daki Kızılay gibi…



Hastalandı hücre

3 yıldır Atatürk Orman Çiftliği üzerindeki yanlış uygulamaları anlatma çabasındaki biri olarak Çiftliğin yüzde biri kadarlık Gezi Parkı’na sahip çıkılmasını, içten içe kıskanmıştım başta. İstanbul, Gezi Parkı’na gelene kadar daha ne yeşillerini kaybetmişti İstanbul ama bir parkına sahip çıkmak istemesi güzeldi. Taksim’de, meydana yakın başka yeşil alan kalmadı çünkü soluklanacak. Düne kadar pek çoğumuz adını bilmezdi ama sessizce çok önemli bir işlevi yerine getiriyordu park. Taksim’den başlayıp, ülkeye yayılan adeta meydan muharebelerine kadar.



2-3 günde akla, izana sığmaz bir aşamaya geldik. 1 gün önce herkesin sokağı, birgün sonra bütün birleştiriciliğini kaybetmişti. Şöyle düşünenler ve böyle düşünenler, bir hançerle böldü, parçaladı sokağı. Sadece bizim değil, dünyanın her yanından gelen ziyaretçilerin de sokağı Taksim, bir günde  ters yüz oldu. Hastalandı sağlıklı hücre. Ağrısı, bütün ülkeye yayıldı. Toplumsal olaylar, parmağınıza batan iğneyi bütün vücudunuzun hissetmesi gibidir; olduğu yerde kalmaz acısı. Acıtmaya devam edilirse endişeye kapılan sağlıklı hücreler de paniğe kapılır, durduk yere hasta olur vücut.



Çok güzel başladı

İlkgün, 31 Mayıs Cuma günü akşam 7’de, Kuğulu Park’taki Gezi Parkı’na destek için toplandı Ankaralılar. Gece saat 10’a kadar sloganlar, şarkılar, marşlar söylendi, hiçbir aşırılık yaşanmadı. Kadın, çoluk çocuk, genç, yaşlı, bir şenlik havası içinde Gezi Parkı’na destek oldular. Bir ara Toplumsal Olaylarla Mücadele Aracı (TOMA) geldi, ana caddeden bir siren çaldı, Ankaralılar “Gelme” diyen itirazlarını topluca seslendirdi, TOMA gitti. Şarkılar, marşlar, sloganların ateşi düşerek devam etti gece. Saat 9 buçuk 10 gibi, Atatürk Bulvarı’nda, 15-20 kişilik bir grubun yolu kapattığı haberi geldi. Kuğulu Parkı’nın ateşi düşmüştü, zaten Milliyet muhabirleri olayı izliyordu, “Ne oluyor?” diye yanlarına ineyim dedim.



Boşluğa sıkılan su bile yetti

Akün Sineması’na inene kadar uzaktan bir kalabalık gördüm sadece. Sinema önünde bir TOMA uslu uslu duruyordu. Bir genç, kapısına vuruyor, taş atmaya çalışıyordu ama TOMA tınmıyordu. Sinemanın önüne gelmemle ensemden de bir serinlik geldi. Bizim uslu TOMA, arkamdaki boşluğa su sıktı birden, kimse yokken. Saniyeler içinde nerden çıktığını anlayamadığım gençlerin ve taş yağmurunun ortasında kaldım. Elimde çantamla zabıt memuru gibiydim, hiç ortama yakışmıyordum ama oradaydım. Ensemdeki serinlik dışında bir zarar görmeden sığınacak bir yer buldum. Yukarıdan, sokak aralarından biraz önce Kuğuluda hiçbir aşırılık yapmayan gençlik akmaya başladı. Olayın özü bu kadardı aslında; boşluğa sıkılan bir su bile ortalığı altüst etmeye yetti. Ve özellikle gece 11’den sonra, sabaha kadar sürdü çatışmalar. Kartopu’nun çığa dönüşmesi gibi birkaç günde bütün Ankara ve ülke çapına yayıldı olaylar.


Ahmet Taner Kışlalı’yla ilk Siyasetbilimi dersimizden aklımda kalmıştı; “Toplumlar balon gibidir, fazla basınç, balonu patlatır” demişti. Sokaklar karışıkken güzel, sokağı karıştırmak değil.