yeşil kuşak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeşil kuşak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2018 Perşembe

Ankara Nasıl Şehirleşiyor (5)


Yayın tarihi:15.02.2017  

Milliyet - Ankara Gazetesi




“HALKI, ŞEHİRDEN ÜRKER HALE GETİRİYORUZ”

Bağ ve bostan kuşaklarını tamamen kaybetmiş bir şehir Ankara. Peyzaj Mimarı Prof. Dr. Yalçın Memlük, şehrin kıyaslanamayacak yeşil kaybını ve bu kaybın sonuçlarını değerlendirdi.




2 bin 700 yıl önce bile bir tarım zengini, bağlar, bostanlar şehri bozkır dediğimiz Ankara. Cumhuriyet’le beraber kurulmak istenen yeşil şehir, rant canavarının pençelerinden kurtulamıyor. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü emekli öğretim görevlisi Prof. Dr. Yalçın Memlük hocamız, dünden bugüne kent peyzajının dönüşümü derken sanki gerileyişini anlattı. Kişi başı yeşil alan, bakın kaç metrekarelere düşmüş içinde yaşadığımız başkentte.

Ali İnandım- Yalçın hocam, Cumhuriyet öncesi nasıl bir yeşil dokusu var Ankara’nın?
Yalçın Memlük- Cumhuriyet öncesi Ankara’nın doğasıyla ilgili bilgi az ama yaklaşık 2 bin 700 yıl öncesinden Frigler döneminden bu yana bildiğimiz zenginliği sağlayan bir tarım kuşağı Ankara. Tarım ürünlerini işleyen, sanayiye dayalı tarım merkezi. Üzüm bağlarıyla kaplı. Frig Kralı Midas’ın mezarında anfora var. Anforayla ya şarap ya da üzümün yan ürünleri taşınıyor. 
Kavaklıdere üzüm bağları
Bağlar kuşağı var; Çubuk, Ayaş, Beypazarı, Polatlı’ya kadar uzun bir dış kuşak. Esat, Ayrancı, Kavaklıdere, Çankaya, Keçiören, Etlik, iç bağ kuşağıdır. Ankara, şarapları dünyaca ünlü Fransa’daki Provence, İtalya’daki Toscana gibi bağlar kuşağı olan bir şehirdir. Toprak, su, havanın en uygun olduğu yer burası ki büyük yerleşim tarih boyunca buraya kurulmuştur. Hatip Çayı, İncesu, Çubuk Çayı arasındadır, bunlar birleşir, Ankara Çayı’nı oluşturur. Bostanlar kuşağı var bir de Ankara’nın. Mesela Kayaş’tan Hatip Çayı boyunca Bentderesi’ne kadar ve şimdi Yeni Sanayi’nin yerindeki Kazıkiçi Bostanları ile Macunköy tarafları bu kuşağın içindedir. İki bağ kuşağı arası bostanlıktır, bu bir yaşam biçimidir. Osmanlı’nın meydanları bostanlardır çünkü geniş alanlardır ve bostancı malını orada satar, insanlar oraya gelir, orada sohbetler edilir, pazarlıklar yapılır. Şimdi Paris’te başladı örneğin; park içine bostan yapıyorlar. Gerçeğini bozup, bu tür yöntemlere yöneliyoruz.


- Şehir içinde park, bahçe var mı insanların zaman geçirdiği?
- Kentsel yeşil yok, kent yok çünkü. Osmanlı’da batılılaşma hareketleri yüzeysel alınır genelde. Dışarıda görür, aynısını kopyalamaya çalışır, bir plana dayanmaz. Ankara’da kent içinde yeşil alan ya da park, ilk Millet Bahçesi’yle görülüyor. Şimdiki 100.Yıl Çarşısı’nın olduğu yerden Ankara Palas’a kadar olan alan Millet Bahçesi. Cumhuriyet’e kadar olan zamanda tek kentsel yeşil alan, tek sosyal alan burası. İçine tiyatro binası da yapılmıştır ki sonra bir bahaneyle yakılmıştır.
Millet Bahçesi


Daha sonra 1932’de uygulanan Hermann Jansen’in Atatürk’e önerdiği plan, yeşil ağırlıklıdır. O planın uygulanmasıyla kişi başına düşen yeşil alan 28 metrekare olmuştur. Türkiye’de hiçbir yerde hiçbir zaman böyle bir seviyeye ulaşılamamıştır. Maalesef eksilerek geldi bugüne.

“Medeniyet savaşını düşünmüştür”

- İlk adımı nerede atılmış kentsel yeşilin?

- Yıl 1924... Atatürk Orman Çiftliği’nin (AOÇ) kuruluşuna karar veriliyor.Atatürk Orman Çiftliği’nin olduğu yer incelenince “Bu öyle bir teşebbüstür ki elverişsiz toprak ve iklim koşulları altında burada ya sabır tükenir yahut ta para” deniyor raporda (Tarım Bakanlığı uzmanlarından Schmit’in raporu). 1925 yılında Çubuk Barajı’nın temelleri atılmıştı. Baraj, suyu kontrol eder. Kontrol edersen suyu yararlı kullanmak mümkün olur. Atatürk Orman Çiftliği arazisi, Çubuk Çayı’nın selleriyle bataklık olmuş bir arazidir. Ankara’nın alüvyon arazisini oluşturur. Bu arazinin seçimiyle Ankara’nın en önemli tarım arazisi tespit edilmiştir. Barajın da yapıldığı yer, gelişigüzel seçilmemiştir yani. Aslında Polatlı’ya kadar kademeli bir çiftlikler dizisiyle bu kuşağı uzatmayı planlamıştı Atatürk. Sakarya Savaşı’na giderken savaşı değil sonrasını, medeniyet savaşını düşünmüştür. Bu açıdan düşünmek lazım; en zor yıllarda ilk gerçekleştirdiği projedir Atatürk Orman Çiftliği. Sadece tarımı göstermek için değil, asıl toplumu sosyalleştirme amacıyla yapılmıştır. Bir çiftlikte bira parkı, yüzme havuzu, piknik alanları olmaz. Avustralya’da ünlü bir bira markası Atatürk Orman Çiftliği’nden arpa talep edip, talep gittikçe artınca Polatlı’ya doğru arazi kiralar Çiftlik. Bundan sonra kendi de bira üretimine başlıyor. Tren seferleri konuyor Çiftliğe, havuzlarda yüzme, tramplen yarışları yapılıyor. Üstelik o havuzlar çay üzerine kurulan regülatörün fazla suyuyla doldurulur ve oradan da bahçeleri sulamaya kullanılır.

“Hipodrom ölmüş bir alan şimdi”

Yanında, bir gecede yıktığımız Hipodrom vardır. Daha iyi ne yapıldı yerine? Zeytinyağı, baklava satılıyor yok bilmem ne günleri, festivali diye. Ankara’nın yüzde 75-80’i boş alandır. Yüzde 20-25’i yapılaşmıştır. Hipodrom niye kalktı, kalktı da ne işe yaradı? Paris Hipodromu’nu yapan mimar yapmıştır Ankara Hipodromu’nu. Avrupa’nın Paris’ten sonra ikinci büyük hipodromudur. Hipodrom olarak kullanılıyor olsa da sosyal bir ortamdı orası. 10. Yıl Nutku, burada okundu. Amacından sapmış, ölmüş bir alan şimdi. Oysa Paris Hipodromu, bütün ihtişamıyla duruyor hala. Yerine bir şey de yapsanız o yeşil kuşağı bölecek, öldürmüş olacaksınız.
“Ankara Çayı gerdanlık, bu alanlar özel taşlarıdır”

- Bu kuşak, planlı bir yeşil kuşak öyle mi?
- Tabii ki... Jansen’in planında onun yanı 19 Mayıs Spor Kompleksi. Berlin Olimpiyat Kompleksi’nden daha çeşitlidir mesela. Çünkü 1942 olimpiyatları düşünülmüştür ve yapılmadan önce olimpiyat komitesi çağrılıyor projeyle ilgili görüşlerini almak için. Bir top sahası değildir orası ve hala işler vaziyette 100 yıllık bir kompleks, dünyada bulamazsınız. Devam edersek Gençlik Parkı...
Bir zamanlar Gençlik Parkı
 Şehir parkıdır ve en önemli sosyalleşme alanlarından olmuştur. Bataklıkken insanların 1 hafta önce gitmeye hazırlık yaptığı sosyal bir alana dönüştürülmüştür. Gölde gezinmek için kayıklarda kuyruk olurdu. En ünlü sanatçılar Göl Gazinosu’na gelir, parası olmayan gündüz matinesine, olan gece yemekli matineye giderdi. Çay bahçeleri, çocuk oyunları, mini tren, hepsi beraber çeşitli sosyalleşme olanakları sağlıyordu. Girişi paralı olan tek parktı ama akın akın giderdi millet. Bakımsız hale getiriyor, sonra da kurtardık diye çıkıyoruz işin içinden. Sadece park, ağaç değilmiş demek bu alanlar, o yüzden şimdi bedava olduğu halde eski hareketi yok Gençlik Parkı’nın. Yani AOÇ, Hipodrom, 19 Mayıs Kompleksi ve Gençlik Parkı yeşil kuşağı, bağlar kuşağı arasına yapılan yeni bir kuşaktı. Nerede bunlar? Hepsi Ankara Çayı kenarındadır. Ankara Çayı gerdanlıktır, bu unsurlar da gerdanlığın özel taşlarıdır. Ama biz ne yaptık? Aynı tarihte kurulan Viyana Ormanları korunarak geliştirilmiş, bugün dünya biyosfer rezervi ilan edilmiştir.
- Ne demek biyosfer rezervi?
- Yeryüzünde korunması gerekli yeşil alan demek. Yapı sokamazsınız demek. Ciddi bir plan sonucudur. Çiftlik bölgesinde, toprağın belli bir derinliğinde, bor katmanı var. Bitkiler, ağaçlar o derinliğe gelince kurumaya başlayınca bitki örtüsü değiştirilmiştir. O dönemde 1 milyon fidan dikilmiştir. 50 yıl sonra ODTÜ Ormanı’na anca 1 milyon fidan dikebildik biz. Ankara Kenti Ağaçlandırma Planı’nda (AKAP) görev almıştım, ‘4 yılda 4 Milyon Ağaç’ hedefimiz vardı. 4 yılda ancak bir buçuk milyon olabildi çünkü en büyük eksiğimiz inanan insanlardı; gönülden sahip çıkılmayınca 4 milyona ulaşamadık.
Botanik Bahçesi, Seymenler Parkı


“Bahçeyle parkı ayıramıyoruz daha”


- Başkentin yeşil omurgası neresidir?
- Ankara’nın yeşil omurgası Botanik Parkı, Seymenler Parkı, Kuğulu Park, elçiliklerin bahçeleri, Meclis Parkı, Güvenpark, Kızılay Parkı, Zafer Parkları, Kurtuluş Parkı ve Ziraat Fakültesi’dir. Bu fakülte, yanından ardından kırpıldığı halde şehrin gerçekten de ciğerleridir aslında. Oraya dokunulmamalı. AOÇ-Gençlik Parkı hattındaki omurgayı kesen diğer omurga bu hattır. Bunun dışındakiler sadece yeşilliktir. Yeşil, bir sistemdir; bu devamlılığın kesilmemesi, yok edilmemesi gerekir. Bu omurgaları geliştirip, büyütmek gerekir çünkü şehir de büyüyor ve gelişiyor. Şu an bu omurgalar dışındaki yeşil alanlar omurgaya hizmet etmiyor. Kopuk yeşiller halinde, park yapmakla bitmiyor iş. Biz, öncelikle bahçeyle parkı birbirinden ayırmayı öğrenemedik. Bahçe; özel kullanım alanıdır. Saray bahçesi, hayvanat bahçesi, botanik bahçesi gibi... Park, sosyal alandır; herkes gelir, herkese açıktır, herkes eşittir orada. Park sosyal bir oluşumdur, bahçe özel amaçlı kullanıma yöneliktir. ‘Botanik Parkı’ derken yanlış söylüyoruz, ‘botanik bahçesi’ dememiz lazım. Botanik bahçelerinde enstitüsü, herbaryum (bitki örnekleri saklama yeri) olur. Kaderine terk edilen Çubuk Barajı’nın yeri, en iyi botanik bahçelerinden biri olabilirdi mesela.

“Kutri yeşillik kalmadı”

- Bu doku ne zaman bozulmaya başladı?
- 1970-80 yıllardan itibaren bu yeşil kuşak bozulmaya başlamıştır. İçinde iki fotoroman çekilen Zafer Parkı (Zafer Çarşısı’nın yerindeki), Kızılay Parkı yok edildi. Kuğulu Park’ın bir kısmı elçiliğe verildi, arasından yol geçti. Esenpark’ın yerine belediye binası yapıldı, orası bir kaynaşma alanıydı. Altınpark’ın yerinde golf sahası vardı; elçiliklerin olduğu bir şehirde buna da ihtiyaç vardır, yer yokmuş gibi Altınpark yapıldı yerine. İlk sivil heykel, Abdi İpekçi Parkı’yla 1978’de gelmiştir Ankara’ya ve orası doğru bir parktır. Ankara, Anıttepe, Maltepe, Esentepe, Hacettepe, Topraklık Tepesi, Hıdırlıktepe, Kocatepe çevresine kuruludur. Yüksek Ziraat Enstitüsü botanikçisi Kurt Krause, ‘Ankara’nın Florası’ kitabında, “Ankara’da şehir kuracaksanız bu tepeler mutlaka ağaçlandırılmalıdır” der. Cumhuriyet, bütün bu bilimsel önerilere uymuştu ve yeşillendirmişti bu tepeleri. Jansen Planı’nda ‘kutri yeşillik’ kavramı vardır; 50-100 metrelik yeşil bandın içinde şehri boydan boya kat edebileceğiniz hat demektir. Bugün Maltepe Ortaokulu’ndan Maltepe Camisi’ne doğru çok az bir parça kaldı o plandan geriye.
Yalçın Memlük


“Ankara’ya 72 derecede gelir günışığı”

- Dikmen Vadisi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Dikmen Vadisi, amacından saptırıldı. İlk halinde böyle bir yapı yoğunluğu yoktu. Ayrıca Dikmen Deresi’nin su kapanları kapatıldı, halbuki zamanında oradan büyük bir sel gelmiştir. Aynı şey, dar bir düz alanı olan İmrahor Vadisi’ne yapılmak isteniyor şimdi. Ankara’da vadilerde yapılaşma olmamalıdır. Ankara’ya 72 derecede gelir günışığı. Kışın 32 dereceye düşer. Yani vadi tabanı don bölgesidir, orada yapılaşırsanız gideriniz artar, fazla yakıt yakarsınız, nem çok olur. Jansen Planı’nda bina aralarındaki açıklık güneşe göre hesaplanmıştır. Ön arka bahçelerle mesafe konmuştur, yollar kavislidir evler güneş görsün diye. Yaşamı, konforlu, kaliteli hale getirmiş.

“ODTÜ Ormanı ikinci mucizedir”

- Ya ODTÜ Ormanı?
- ODTÜ Ormanı, Atatürk Orman Çiftliği’nden sonra Ankara’nın ikinci mucizesidir. Az parayla herkesin, öğrencilerin emekleriyle yaratılmıştır. Bu mucizeyi göz bebeğimiz gibi korumamız lazım. Milli parkı nasıl koruyorsanız ODTÜ Ormanı da aynı sınıfa girer, koruyup kollamalıyız.
Böyle koruduk ODTÜ Ormanı'nı; 135 hektarına yol açtık


- Ne tür ağaçlar başkentin iklimini seviyor?

- Ankara’da badem, iğdeyi yere atın, kendi büyür. Cumhuriyet döneminde de yurt dışından Macaristan’dan, Avusturya’dan İtalya’dan tohumlar getirilmiş, burada iklime alıştırma ortamlarında fidanlıklar oluşturulmuştur. Badem, iğde, at kestanesi, çınar, sedir, Ankara’nın iklimine en uygun ağaçlardır.

“Asosyal bir toplum oluyoruz”

- Hocam, nedir son yeşil ve sosyal alan karnemizin durumu?
- Ankara bitkilendirilme maliyeti yüksek bir şehre döndü ama her şey tamamen de yanlış değil. Aklın yolu bir, aklın yoluna bakmak lazım. Biz yeşille kopuk olmaya layık bir millet miyiz? Başkentin ‘aktif yeşil’ dediğimiz miktarı, tarlaları, mezarlıkları falan katmazsanız yüzde 3’tür. Şu anda kişi başı ortalama 4-5 metrekareyi geçmez Ankara’nın yeşil alanı. Sosyal ya da kamusal alanları yitirdikçe asosyal bir toplum oluyoruz, halkı şehirden ürker hale getiriyoruz. Evine kapatıyoruz insanları, sonra ticaret olmuyor, etkinlik olmuyor tabii. Korunması gerekeni koruyalım bari. Benim için değil, çocuğunuz için yapacaksınız bunu.
Bentderesi Bostanları

9 Kasım 2018 Cuma

Ankara Nasıl Şehirleşiyor (3)


Yayın tarihi:01.02.2017  
Milliyet - Ankara Gazetesi


“BAŞKENT BELKİ ÖZEL BİR YASAYA TABİ TUTULMALI”

Ankara, şehirleşiyor mu yoksa olan şehir de hırpalanıyor mu? 1970’lerden günümüze başkentin şehirleşmesini anlatan Şehir Plancısı Doç. Dr. Savaş Zafer Şahin, çok ipucu veriyor.
Ankara’nın şehirleşmesinden çok kabuslaşmasının hikayesini dinler gibiyiz. Bir şehrin ki üstelik o ülkenin başkenti olsun, adeta hırpalanışını izliyoruz.

Bu haftaki bölümümüzde, 1970’lerden günümüze başkentin şehirleşmesini ele alacağız. Öncekilerin bıraktığı yerden sonrakilerin alıp, nasıl bir şehir yarattığını anlatacak Atılım Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Şehir Plancısı Doç. Dr. Savaş Zafer Şahin
hocamız. Gerilimin, aralıksız tırmanışına şahitlik edeceğiz!

Ali İnandım- Savaş hocam, 1957’de uygulamaya geçen Yücel-Uybadin Planı’nın da başkentin şehirleşmesine çare olamadığını gördük geçen bölümde.
Savaş Zafer Şahin- Kötü olan 1957’de uygulamaya geçen Yücel-Uybadin Planı değildi (Nihat Yücel-Raşit Uybadin Ankara Nazım İmar Planı). 1932’de yürürlüğe giren Jansen Planı’nın 1990’lara kadar uygulanması planlanıyordu aslında. 1940-50’li yıllarda fiili olarak durdu plan. Jansen Planı şehri kuzey-güney yönünde geliştirmeyi planlıyordu, Yücel–Uybadin Planı da aynı yönde planlama yaptı. Farkı; yoğunluğu Atatürk Bulvarı etrafına yaymaya çalışmasıydı. Talihsizlik; 1965 yılında Kat Mülkiyeti Kanunu çıkarıldı ve aslında yasa, yüksek katlı gecekondulara uydurulmuş oldu. Jansen Planı’nda, binaların yüksekliğinden ya da genişliğinden çok kent estetiği düşünüldüğü için yüksek yapılaşma öngörülmemişti. Ya da Sıhhiye Ordu Evi mesela: 10 metre çekme mesafesi varken yani yolla arasındaki mesafeyi 5 metreye çekince Ordu Evi, caddenin devamı öyle devam edip gitmiş.
- Yüksek katlı gecekondu kavramı, Demetevler için geçerli sanıyorduk!
- Değil maalesef. Sermaye birikimi kentlere yönelince 1) gecekondular, 2) yüksek katlı apartmanlar ortaya çıkmaya başladı 1950’lerde. Şehrin çeperlerinde gecekondulaşma olurken merkezde de apartmanlaşma biçiminde gecekondulaşma oluşuyor. Yani Kat Mülkiyeti Kanunu, gecekondu affı gibi bir şey oluyor aslında. Ankara Belediyesi ‘Bölge Kat Nizamı Planı’ hazırlıyor, ana caddelerde 8-10 kat, arkalara doğru azalan katlar halinde kaç kat olacağını belirliyor. Yücel ve Uybadin’in itirazlarına rağmen bugün de uygulanan, yürürlükte olan bu plandır.

“Yapılaşma biçimi siyasi parçalanmayı da kolaylaştırdı”

- 1970’lere nasıl bir manzarayla giriyoruz?
- Yücel-Uybadin Planı’nın uygulanmaması, 1970’leri getiriyor. 1970’lerde dere yatağı, tarihi bölge olduğuna bakılmaksızın topoğrafik çanakta yoğun yapılaşma oluyor. Dibi Sıhhiye olan bu çanağın içi yoğun yapılaşmış, çeperi gecekonduyla çevrilmiştir. Trafik sıkışıklığı, hava kirliliği, konut, gayrimenkul fiyat artışları, yani konut sorunları yaşanmaya başlıyor. Siyasi atmosferde de buna uygun bir sağ-sol çatışması var o sırada. Şehrin bu yapılaşma biçimi, siyasi parçalanmayı da kolaylaştırıyor.
- Buna bir çare düşünülüyor mu?
- 1971 Muhtırası’ndan sonra İmar İskan Bakanlığı bünyesinde 3 büyük kenti planlayacak bir yapı oluşturmak amacıyla ‘Metropolitan Alan Nazım Planı Büroları’ kuruluyor. 1969 yılında alınan Bakanlar Kurulu Kararı’dır başlangıcı. Bu büro, 1970-1975 yılları arasında yürüttüğü kapsamlı Ankara araştırmaları sonunda 20 yılı planlayan bir şema geliştirmiş ve bu şema, ancak 1982 yılında ‘Ankara 1990 Nazım Planı’ olarak onaylanıp yürürlüğe girebilmiştir. Yani bu bürolarla belediyeden merkezi idareye geçiyor imar planlaması. Başına da efsane şehir plancı Haluk Alatan getiriliyor. Çok yetkin, Ankara’yı uluslararası değerde şehir haline getirecek bir plancı ekip oluşturuluyor. Bu ekip, ilk büyükşehir planlamasını yapan ekiptir aynı zamanda. Jansen şehir planı yapıyor ama bunlar her şeyi düşünüyor; yetersiz altyapı, hava kirliliği, vadilerin buna göre yapılaşması, merkezde yapılaşmanın seyreltilmesi, doğayla ilişki kurulması ve bunun için kentin çevresine büyük bir yeşil kuşak oluşturulması gibi konular tespit ediyorlar. Ankara’nın gerçek bir kent merkezi olması için Kazıkiçi Bostanları’nın yerine bir iş ve ticaret merkezi olarak Merkezi İş Alanları Projesi’ni (MİA) geliştiriyorlar. Çünkü Kızılay ticarileşmiş bir konut bölgesidir, iş ve ticaret merkezi olarak planlanmamıştır.
Tırtıklaya tırtıklaya bitirdiğimiz yeşil kuşağın ana halkasıydı Atatürk Orman Çiftliği

Boydan boya yeşil kuşak

Bu ekibin hazırladığı 1990 Ankara Nazım Planı’, şehrin büyümesini yönlendirmek, yapılaşmayı seyreltmek için devlet kurumlarını da o hat üzerine çekmek suretiyle Eskişehir yolu boyunca çanağın dışına çıkarmayı öngörüyor şehri. Sanayi bölgesini de Rüzgarlı Cadde çevresinden şehir dışına, OSTİM’in olduğu bölgeye taşımayı planlıyorlar. Batıkent, Çayyolu ve Ümitköy gibi konut bölgeleri de banliyö olarak planlanmış ancak plandaki gibi uygulanmamıştır sonra. Planın ana çerçevesi şehrin çanağın dışına çıkarılmasıdır. Yeşil kuşağı, vadilerle şehrin içine sokuyorlar; ‘yeşil kuşak’ ve ‘yeşil kama’ diyoruz buna. Yani Zırhlı Birlikler alanından başlayıp Atatürk Orman Çiftliği, Hipodrom, Atatürk Kültür Merkezi alanı, Atatürk Bulvarı boyunca, Abdi İpekçi Parkı, Kurtuluş Parkı, 50.Yıl Parkı ve İmrahor Vadisi üzerinden boydan boya çekilen yeşil bir kuşaktır bu.
Savaş Zafer Şahin

- Sonraki gelişmelerden, bu planın da işletilemediği anlaşılıyor.
- Bu büronun yarattığı bir sorun var; büro merkezi yönetime bağlı ancak şehrin de büyümesi gerekiyor. Devletin katı bir denetimi var planın uygulanmasıyla ilgili, bu yüzden yeterince hızlı hareket edemiyor büro. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’yle büro kapatılıyor. Plan da 1980 ortalarına kadar tam uygulanamıyor. Bu arada gecekondu halkası büyüyor, trafik, altyapı, hava kirliliği gibi sorunlar daha da ağırlaşıyor.
Ta ki Turgut Özal’a kadar. 1983’de Başbakan olduktan sonra Turgut Özal’ın ilk işi gecekondu imar affı, ikinci işi büyükşehir belediyelerinin kurulması, üçüncüsü imar yetkisinin yeniden belediyeye verilmesi olmuştur. Büyük Ankara Kanalizasyon ve Yağmursuyu Projesi (BAKAY), bu dönemde planlanıyor. Ulaşımda, raylı sistem maliyet çalışmaları başlatılıyor. Kadrolar da önceki planı yapan en yetkin, usta isimler yine. Bu ustalar, ‘Ankara’nın Kırmızı Kitabı’ diyebileceğimiz ‘1985’den 2015’e Ankara’ kitabını yazıyor. Her şeyin olduğu bu öneri kitabı, aynı zamanda yatırımlara bilgi kaynağı oluşturmuş bir kitap.
(Fotoğraf: Ahmet Soyak)

“En büyük felaket burada başlıyor”

Derken 1985’de 2981 sayılı imar affı içeren yasa çıkıyor. Gecekondu sahiplerine tapu tahsisi yapılmasını ve belediyenin yeni imar ıslah planı yapmasını içeren bu yasa, aslında ilk kentsel dönüşüm hareketidir. Ama bugünkünden farkı, ıslahın devlet eliyle değil, piyasa eliyle yapılmış olmasıdır. Bu arazilerde başlayan apartmanlaşmayla gecekondudan imar rantı elde edilir oluyor. En büyük felaket belki de burada başlıyor. Çünkü bu imar ıslah planları, öncekiler gibi yaşanabilir bir kent oluşturmak değil, gecekonduculara arsa tahsis etmek amaçlıydı. Bu uygulama, daha az kentsel öğe, daha az yeşil alan, daha az sosyal alan olarak döndü şehre. Aşırı yoğun bir apartman dokusu oluşmaya başladı. Önce konut sorunu çözülüyor gibi göründü ama şehircilik açısından daha büyük problemler oluştu. Çukurambar mesela, bu düşüncenin en iyi örneklerinden biridir; çok yoğun ve iç içe bir yapılaşmaya neden oldu.
- Bu yapılaşma biçiminin, 1970’lerdeki gibi siyasi bir etkisi oldu mu?
- 1989’da Ali Dinçer’den sonra ikinci sosyal demokrat belediye olan Murat Karayalçın yönetimi, iki farklı konuya odaklandı; metro, Ankaray gibi raylı ulaşım sistemleri ve yeşil kuşak. Hava koridorlarının boşaltılması için ‘Dikmen Vadisi Projesi’ başlatıldı. Bu da devlet eliyle yapılan ilk kentsel dönüşüm projesidir. Bu dönemde Ankara’da başka bir dönüşüm daha yaşanıyordu; gecekonduları apartmana dönüşen semtlerde kent yaşamına katılamamış geleneksel kesimler, sermaye birikimi elde etmeye, siyasette temsil talebinde bulunmaya başladı. Çankaya, Emek, Bahçeli gibi planlı bölgelerde yaşayan insanlar da şehir dışına, Çayyolu, Ümitköy tarafına taşınmaya başlıyordu. Yani gecekonduların dönüşümüyle kentin siyasi dinamikleri de değişmiş oluyordu.

“Şehircilik açısından çok yanlıştır sık değişiklik”

- 1994 yılında Melih Gökçek belediye başkanı olunca Mehmet Altınsoy’la başlayan Murat Karayalçın’la devam eden uzmanlarla planlı geliştirme yaklaşımı, kısmen kesintiye uğradı. 1994’den bu yana akademisyenlerle bir çalışma olmadı. Karayalçın’ın danışman sayısı, Gökçek’in seçim propagandasında kullanılmıştı mesela. Bundan sonra kentin dinamiklerini, siyasi dinamikler belirlemeye başladı. Merkezi İş Alanları Projesi (MİA) durmuştur mesela, 25 yıldır bekliyor. Kente üstten bakan planlama yerine, ihtiyaç durumuna göre imar planı değişiklikleri yapılmaya başlandı. 1985-2005 arası 5 bini aşan imar planı değişikliği yapılmıştır. 2005-2017 arası daha hızlanmış, yılda yaklaşık 250 değişiklik yapılmaya başlanmıştır.
- İyi bir şey midir sık plan değişikliği?
- Dünya standartları düşünüldüğünde, şehircilik açısından çok yanlıştır bu sıklıkta değişiklik yapılması. Gelişmiş ülkelerde planda ne kadar az değişiklik yapılırsa hatta yapılmazsa başarı sayılırken bizde ne kadar çok oluşu başarı sayılıyor. Yani planı yeniden yapacağımıza eski planı değiştiriyoruz, o zaman eski plan da planlıktan çıkıyor.

“Transit yollar merkeze darbe vurdu”

- Bu değişiklikler neye sebep oluyor?
- 2005’e kadar hem şehrin planlı mahalleleri bozuldu hem de gecekondudan dönüşen semtlerde yapılaşma ve nüfus yoğunluğu arttı. Bu da altyapı, ulaşım sorunlarını getirdi. 10 bin kişinin yaşayabileceği yerde plan değiştikçe 30 bin, 50 bin kişi yaşar oldu. Yani altyapı açısından daha maliyetli bir şehirciliği getirdi çünkü altyapıyı bu yapılaşma ve nüfusa göre yeniden yapmak gerekli hale geldi. Toplu taşıma yerine otomobili özendirici yollar açıldı, iyice katmerlendi sorun. Şehir merkezinden transit geçiş yolları yapılması, kent merkezine darbe vurdu. Yaya mekanları etkisizleşti, karşıdan karşıya geçilemez oldu çünkü. Belli merkezlere toplu taşıma güçleşti. Ayrıca bu yollar güvenlik açısından da önemli; suç işleme niyeti olan 10-20 dakikada şehrin içine rahatlıkla girebiliyor bu sayede.
- Bundan sonra neler geldi başımıza?
- 2004 yılında Melih Gökçek’in de yazılımında bulunduğunu söylediği Yeni Büyükşehir Yasası yürürlüğe girdi ve ‘Pergel Yasası’ ortaya çıktı. Merkezi Valilik kabul ederek 50 kilometre çaplı bir bölge olarak yönetilecekti yani şehir. 2007’de Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından ‘2023 Ankara Nazım Planı’ yapıldı. Aslında olumlu yanları da olan bir plandır ama gelecek 20-30 yılı düzenleyecek biçimde değil, mevcut durumu devam ettirici nitelikte bir plan oldu. İstanbul yolu ile Konya yolu arası ‘Güneybatı Aksı’ dediğimiz aksın yapılaşmaya açılmasını öngörüyor ama şehrin ulaşım yapısına köklü çözümler getirmiyor bu plan. Üstelik ilk onaylandığı Belediye Meclisi tarafından delinmiş ve bir 10 yıl daha değişikliklerle devam etmiş bir plandır. 2005’den sonra görülmemiş yapı yoğunlukları gerçekleşti ve 20-30-40 katlı gökdelenler yapılmaya başlandı. Rantı yüksek bölgelerde, o güne kadar yapılaşmaya açılmamış yerler de kentsel dönüşümle yerleşime açıldı. İmrahor Vadisi, buna iyi bir örnektir. Yani şehir, piyasa mekanizmasının talebine göre rastlantısal olarak gelişmeye başladı. Plan bir yana,
beklenmedik bir yere aniden bir yapılaşma oluşturulabiliyor artık.
İmrahor Vadisi.. (Fotoğraf: Ahmet Soyak)

Seyyar ve seyyal bir kent

- Ne gibi sonuçları oldu bu yeni şehirleşme tarzımızın?
- Altyapı maliyetleri arttı. Büyükşehir Belediyesi’nin borç yapılanmasından görebiliyoruz bunu. Sosyo-ekonomik olarak değerler yitirilmeye başlıyor. Kızılay ve Ulus nitelikli merkezler olmaktan çıkıyor, büyük alışveriş merkezlerine (AVM) kayıyor vatandaş. AVM’ler, ayrıca konut bölgelerini çekici hale getirmek için de kullanılıyor. “Kentin seyyar ve seyyal olması” diyorum ben bu duruma; taşınabilir ve gezen olma hali.
Toplu taşıma yatırımları gecikiyor, geç kalındığı için yapıldığında da Çayyolu’nda olduğu gibi beklenen fayda sağlanamıyor. Kentin içinde kamu kullanımına açılacak fuar alanı, opera binası, konser salonları gibi kentin ihtiyacı olan sosyo-ekonomik alanlarda gelişme sağlanamıyor.
Mahalle kültürü ortadan kalkıyor, şehir dışına ya da kapalı sitelerde güvenli ortama taşınmaya çalışıyor mahalle sakinleri. Bu sefer de taşındıkları yerde bu tesislerin yoksunluğunu yaşamaya başlıyor.

“Başkent özel bir yasaya tabi tutulmalı”

- Savaş hocam, “Şehir Arap saçına mı dönüşüyor?” diye sormuştuk önceki bölümlerimizde, zaten dönüşmüş galiba?
- Bütün bu parçalanmış, dağınık kentsel gelişme, Ankara’nın sorunlarını çözümsüz bir noktaya getirmiştir. Tek çare devletin başkente sahip çıkmasıdır. Belki özel bir yasaya tabi tutulmalı, gerçek bir şehir planlamasıyla el atılmalıdır. Türkiye’nin geleceğini konuşuyorsak önce başkentin geleceğini konuşmalıyız, devlet burada çünkü.

Planlama böyle olur! (Fotoğraf: Ahmet Soyak)