şehirleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehirleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2018 Pazartesi

Ankara Nasıl Şehirleşiyor (8)


Yayın tarihi:08.03.2017

Milliyet - Ankara Gazetesi


“ÖZGÜN ESKi DOKUSU DEĞiŞTiRiLEREK, KENT KiMLiKSiZLEŞTiRiLDi

Şehrin dokusuna bakınca 1980’lerden sonra kurulmuş gibi Ankara. Arkeolog Prof.Dr. Aliye Öztan, başkentin 150 bin yıllık tarihi eser birikimini, tarihe bakış açısını ve şehrin son yıllarda tarihi eser bilincini kaybedişini anlattı.


Önce Hacıbayram Camisi’nin “Genişletiyoruz” diye özgünlüğünü bozduk, sonra bütün mahallenin. En az 2 bin 500 yıllık Ankara’nın en eski kutsal mekanı Hacıbayram Höyüğü’nün altına girdik, kocaman otopark yaptık. Höyük, tarih boyunca üst üste yerleşim katmanlarının olduğu yere denir, arkeolojik kazı yapmaya kıyılamayan yere yaptık yani otoparkı. Ayasofya ya da Mescid-i Aksa’nın altına otopark yapmak gibi bir şey. Ki burası, onlardan daha eski bir kutsal mekandır Ankara’nın düzenli şehirleşmesinden bu yana.

Müslüman gelmiş, Bizans’ın Roma eserlerine gösterdiği hoyratlığı göstermemiş, Agustus Tapınağı’nın yanına inşa etmiştir camisini. Duvar duvara 582 yıl yaşamışlar, son 6 yılda ne höyüğün ne de çevresinin özgünlüğünden eser kalmadı. En fazla 2 katlı Ankara evleri, nasıl oluyorsa 4-5 kata çıkıyor tadilat ve düzenlemelerden sonra.

Hamamönü’nde sıyırdı ama Hamamarkası’nda 100-200-250 yıllık evler, tamamen yıkılıp, cillop gibi yeniden yapılıyor. Kale’de başladı ufak ufak. 2 bin yıllık Kale’ye, yakında 2020 bayrağını dikeriz imalat tarihi olarak. Kepçelerin pervasızca daldığı tarihi doku, görgü tanıklarının anlattığı hafriyat kamyonları kasasında taşınan moloz içindeki eser parçaları... Daha neler neler, maydonozlu köfteler!..

Kuyumcu hassaslığıyla bir eseri sağlimen çıkarmak için yıllarca küçücük bir yeri kazmakla ömrü geçen arkeologları, kalp sektesiyle sınayacak manzaralar. Onlardan biri, hem de has Ankaralı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aliye Öztan hocamıza sorduk. 4-5 bin diye biliyorduk, 150 bin yıl çıkmaz mı başkentin mazisi?

Ali İnandım- Aliye hocam, Ankara’da yerleşim ne kadar geriye gidiyor?
Aliye Öztan- Paleolitik Dönem yani Taş Devri’nden beri yerleşim var Ankara’da. En az 150 bin yıldır yaşandığına dair kanıtlar mevcut. Örneğin Havagazı Fabrikası inşaatı sırasında Alt Paleolitik Dönem’e ait baltalar ele geçirildi. İncesu’yla Kavaklıdere’nin birleştiği yerin kıyısında oturuyorlardı büyükihtimal. Taş Devri’nde Orman Fidanlığı’nda (şimdiki Beştepe, Gazi Üniversitesi alanı), Uzağıl köyünde, Üreğil köyünde, İmrahor’da, Dikmen Deresi gibi dere yataklarında ve kıyılarında, bu devrin çeşitli dönemlerinden aletler bulunmuştur. Bu buluntular, Ankara merkeziyle çevresinde, Taş Devri’nden beri insanların yaşadığını kanıtlamaktadır. Neolitik Dönem’e (Milattan Önce 7-5 bin arası) ait henüz elimizde bilgi yok. Ancak Kalkolitik (M.Ö. 4 binli yıllar) ve Erken Tunç Çağı’nın başlarına ait tabakalar henüz kazılmamış olsa da büyük olasılıkla Çayyolu höyüğünde olmalı. Çayyolu Höyüğü’nde, daha aşağı tabakalara yani erken dönemlere inildikçe Kalkolitik belki de Neolitik dönemlere ilişkin bilgiler edinebileceğiz. Çünkü yüksek bir höyük ve kültürel dolgusu çok fazla. Çayyolu Höyüğü’nün üst katmanları, M.Ö. 3 bin-2 bin arasını, Erken Tunç Çağını kapsıyor. Erken Tunç Çağı ve Ankara deyince ilk akla Ahlatlıbel gelir. Ahlatlıbel kazısı, Cumhuriyet döneminde Türkler tarafından (1933 yılında) yapılan ilk kazı olması bakımından önemlidir. Ne yazık ki bugün tamamen yok edilmiş durumdadır. Aynı dönem Etiyokuşu, ODTÜ arazisinde Koçumbeli ve Yalıncak, Gölbaşı’nda Karaoğlan höyüklerinden bilinir. Bunu takip eden Hitit krallık ve imparatorluğunun farklı zamanlarına ait buluntular Kahramankazan’da Bitik Höyüğü’nde, Gölbaşı’nda Karaoğlan ve Külhöyük’de ve en önemlisi Haymana Gavurkale’de yer alır.

“Beştepe, 5 tümülüsten alır adını”

- Ankara içinde düzenli şehirleşme ne zaman başlıyor?
- Kentin altyapısı Frig Dönemi’yle başlamıştır. Milattan önce 8. Yüzyıl’la 6. Yüzyıl arasında Polatlı’daki Gordion şehri (Yassıhöyük), krallığın başkentidir. Ankara’nın içi de önemli bir Frig kentidir. Hacıbayram Camisi’nin olduğu yerle aşağıdaki Roma Hamamı arası, Çankırıkapı Höyüğü’dür (Hacıbayram Höyüğü). Kazılarda ele geçen en erken Frig tabakası, daha 1930 lu yılların sonlarında orada saptanmıştır. Ankara bölgesinin Frigler açısından önemli iskan alanlarından olduğu, tümülüslerden de (anıtsal yığma mezar) anlaşılıyor. Polatlı’ daki Gordion ve çevresinde tümülüsler çok yaygındır. 100 e yakını tespit edilmiş ancak 25 tanesi kazılabilmiştir. Bu tümülüslerin en fazla örneği Gordion’da, ikinci sırada Yozgat’ta Kerkenez Dağı’nda ve üçüncü olarak Ankara’nın içindedir. Ankara tümülüslerine ilişkin ilk bilgiye, 1910 yılında Campbell Thompson’ın yayınladığı bir araştırmada rastlıyoruz. Bu anlamda Ankara’yla ilgili bilimsel araştırmayı yapan ilk kişidir. Bir kroki hazırlamış ve Ankara içindeki 16 tümülüsü işaretlemiş orada. Daha sonraki araştırmalarda 4 tümülüs daha bulunur, 20’ye çıkar sayıları. Örneğin 1950’li yıllara kadar Ankaralılar’ın ‘Beştepe’ dedikleri mahalle, Atatürk Orman Çifliği ile Anıtkabir’in olduğu Rasattepe arasıdır. Adını oradaki 5 tümülüsten alır. Bu Beştepeler’deki büyük tümülüsleri İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde çalışmış, kazı gördüğü için bilen tek kişi olan Makridi bey 1925 de kazmaya başlamış ama kesit çökünce kazı bırakılmış. Çok sonra 1986-88 yıllarında bu ve bir diğer tümülüs kazılmıştır. Ayrıca Anıtkabir’in Aslanlı Yolu’na girmeden önceki yamaç üzerinde 2 tümülüs daha var. Anıtkabir inşa edilirken (1944-1953) benim de hocam olan Prof. Dr. Tahsin Özgüç’den kazı yapması istenir, her iki tümülüs de sistemli biçimde incelenip belgelenir ve o tümülüslerden çıkarılanlar, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne taşınır. 1934’de Gazi Orman Fidanlığı arazisinde iki ayrı tümülüsü, Ahlatlıbel’i de kazan Hamit Zübeyir Koşay kazar. Boğa ve grifon (aslan vücutlu, kartal başlı ve kanatlı mitolojik yaratık) ile metal kapları açığa çıkarır.
Hacı Bayram'a komşu Agustus Tapınağı

‘Tanrılaşmış Augustus’un eylemleri’

- Frigler’den sonra kimlerin hakimiyetine geçiyor Ankara?
- Frigler’den sonra Milattan Önce 3.Yüzyıl’da Galatların hakimiyetine giriyor. Milattan Önce 25 yılında Roma’nın bir eyaleti olan Galatya’nın merkezi oluyor ve Milattan Sonra 4. Yüzyıla kadar olan kalıntılarla temsil ediliyor. Roma devrinden bugün görülebilen üç önemli eser var 1) Agustus Tapınağı, 2) Roma Hamamı ve 3) Roma Tiyatrosu’dur. Hacıbayram Höyüğü’ndeki Augustus Tapınağı’yla ilgili ilk çalışmaya ise Hans Dernschwam’ın ‘İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü’nde rastlıyoruz. Agustus Tapınağı’yla ilgili en eski veriler onun günlüklerindedir (1555). Tapınağın içinde Hacıbayram Külliyesi’nin hocaları için yapılmış odalardan bahseder. O zaman bir süre ‘Ak Medrese’ olarak kullanılmış tapınak. Yapının en önemli özelliği, duvarlarındaki yazıtlardır. İçte Latince, dışta ise Eski Yunanca/Helence olarak ‘Resgestae Divi Augusti’ yani ‘Tanrılaşmış Augustus’un eylemleri’ anlatılır. İçte de kuzeybatı duvarında, imparator rahiplerinin adı ve her birinin yaptıkları işlerin listesi yer alır. Yani anıt sadece Ankara ve Türkiye için değil, dünyanın da en önemli tarihi yapılarından biridir.
Roma Hamamı, türünün dünya çapında örneklerinden

Ulus İşhanı altındaki saray

Ulus’ta ‘Roma Hamamı’ olarak bilinen yapı, Ankyra’nın büyük hamamıdır ve kısmen daha iyi korunmuş durumdadır. Ankara Kalesi’nin Bentderesi’ne bakan yamacındaki ‘Roma Tiyatrosu’nun bir kısmı, 1982-86 yılları arasında Anadolu Medeniyetleri Müzesi kazılmıştı, 2012’den sonra yeniden başladı kazılar. Tiyatrodan günümüze kısmen korunmuş olarak sadece alt oturma sırasının temeli ve sıralar arasındaki yatay geçite ait bloklar kalmıştır. Ayrıca eski Sümerbank binası arkasıyla Zincirli Cami arasında Vilayet binasına doğru, o dönemin ana caddesinin bir kısmı duruyor. Ulus İşhanı altında hamam veya palatinum (saray) kalıntıları çıkmıştır. Sarayın yanında, Ulus Hali’ne doğru bir yol kalıntısı daha vardı. Hal girişi ile Toygur Han arasına çıkar. O yolun tiyatroya doğru devam etmesi lazım diye düşünüyorum. 1998 yılında Balgat’ta bir temel kazısı sırasında da M.S. 3.Yüzyıla yani Geç Roma devrine tarihlenen mezar çıkmıştı.
Ankara Garı inşaatında
çıkan Bizans Mezarı -1931

Bahçelievler’de, Gar’da Bizans mezarı

- Bizanslılardan da günümüze kalan anıtsal pek eser yok galiba?
- Ankara merkezinde pek kalmadı. Bizans Dönemi’nde, Hacıbayram ve çevresindekiler hariç, yerleşim daha çok Kale’nin bir bölümüyle Hamamönü’ne doğru kaymış olmalı. Çünkü onlardan sonra gelen Selçuklu da onun üzerine kurmuş şehri daha çok. En bilinenlerden Gar inşaatı sırasında çıkan Bizans mezarı, Roma Hamamı’na taşınmıştır. Bahçelievler’de, Başkent Hastanesi’nin arkasında çıkarılan Bizans mezarında da kapak taşı olarak ikinci kez kullanılmış bir Frig kabartması açığa çıkmıştır. Yani aynı malzeme, farklı krallıklar döneminde kullanılmış.

- Selçuklu Dönemi’nden de az eser görüyoruz.
- Selçuklu hakimiyeti sırasında 1178’de yapılan Alaedddin Camisi’den başka Karacabey Hamamı, İmaret Camisi, Eynebey Hamamı, Akköprü gibi eserler var günümüze kalan. Sonrasında 1288’de Saraç Sinan, 1299 Kızılbey Camileri yapılmış. Bunların nasıl korunduklarıysa ayrı bir konu.

“Hacı Bayram kuzeye doğru geliştirdi”

- Osmanlı’dan neler kalmış?
- 1331’de Ahi Şerafettin, 1382’de Ahi Elvan, 1392’de Ahi Yakub, 1438’deYeğenbey Camileri yapılmış. 14. Yüzyıl’dan Kesikbaş, 1428’dan Hacı Bayram türbeleri, 15. Yüzyıl’dan Kızılbey Medresesi, Ahi Yeşil Medresesi, 16. Yüzyıl’dan Kurşunlu Cami gibi onlarca türbe, mescit ve cami vardır. Ticaretin hareketli olduğu zamanlardan 1471’de Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne çevirdiğimiz Mahmut Paşa Bedesteni (Fatih’ in sadrazamı Mahmut Paşa yaptırmış), hemen aynı yerde aynı yıl yapılan Mehmet Paşa Hanı (Kurşunlu Han) 1523’de Çengel Han, 16. Yüzyıl’dan Çukur Han, Pilavoğlu Hanı, Yeni Han, 17. Yüzyıl’dan Kıbrıs Han, Zafran Han, Sulu Han (Hasan Paşa Hanı) vardır. 14-15. Yüzyıllar’dan Kale ve çevresinde Hacettepe’ye kadar uzanan kısımda Karacabey Külliyesi, 1440’larda güneye doğru gelişmeyi sağlamış, İmaret, Buryacı, Hacı Seydi Mahalleleri kurulmuştur. Kuzeye doğru gelişme, Hacı Bayram Camisi’nin 1428’de inşası ile olmuştur. 1914’le 1924 arasında sadece Bentderesi’nde, Bent ile Çankırı Kapısı arasında Taşköprü, Tabakhane Köprüsü, Ördekli Köprü, Dağ Mahallesi Köprüsü, Çankırı Köprüsü olarak tanımlanan 5 köprü vardı.
“Ahlatlıbel, ilk Türk kazısıdır”
Mahmut Paşa Bedesteni ve Mehmet Paşa Hanı yanyana

- Cumhuriyet’in tarihi eserlere yaklaşımı nasıl olmuş?
- Cumhuriyet Ankarası’nda ilk yapılan işlerden biri, arkeolojik eserlerine sahip çıkılması olmuştur. Kente ve ülkeye bir kimlik kazandırmak için her döneme ait tarihi eser incelenmiş, açığa çıkarılmış, müzelerde sergilenmiştir. “Bulunduğumuz toprakların tarihini ne kadar iyi bilirsek topraklara o kadar iyi sahip çıkılır” der Atatürk. “Ahlatlıbel, ilk Türk kazısıdır” demiştik ya başta, bir yerleşimin, başından sonuna kadar sistemli biçimde incelenmesi, kazılması nedeniyle özellikle tercih edilmiştir orası. Yani arkeolojiyi, bina temeli kazılırken altından çıkanlar olarak anlaşılmaması için yaptırılan özellikli bir kazıdır.
Aliye Öztan

“Torsoyu haber verdik”

- Devamını getirebildik mi?
- Cumhuriyet’in başkenti olması ile başlayan süreçten itibaren 1970’lere kadar arkeolojik çalışmalar, hem Türkiye’de hem Ankara’da altın dönemini yaşamıştır. Cumhuriyet’le her bina yapımında çıkan eser olursa belgelenir, eğer gerekiyorsa korunur, sonra inşaat başlardı. Bize de bu bilinç verilmişti. 1967’de, üniversitede ilk yılımız, bir hocamızın verdiği ödev olarak Agustus Tapınağı’na gidecek, gördüklerimizi yazacaktık. O sırada Hacıbayram’ın yolu genişletiliyordu. İki arkadaş tapınağa doğru çıkarken yol kenarına bırakılmış bir torso (kolsuz başsız heykel gövdesi) gördük. Kepçe bir yandan çalışmaya devam ediyordu. Koşa koşa Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne gittik, ısrarla müze müdürünü görmek istediğimizi söyledik. Müdür bey kabul etti bizi, durumu anlattık. Hemen müdahale ettiler, çalışma tamamen durduruldu. Heykeli kaldırıp devam edilmedi yani. Şimdi Müze’nin orta bahçesinde sergileniyor o torso.

“Cumhuriyet’in eserlerine de sahip çıkılmalı”

- 1970’lerde bitiyor mu altın dönem?
- 1970’lerden sonra pek dikkat edildiği söylenemez ama 1980’lerden sonra giderek iyice ilgi azaldı ve son 30 yılda, hele 2000’li yıllarda, Ankara’nın eski eserleri göz ardı edilir hale geldi. Kayabaşı’na doğru çıkarken pirinç çeşmeler vardı mesela, nereye gitti onlar? Yeni Hacıbayram, yeni Hamamönü yapıyoruz eskiymiş gibi. Bu özgün eski dokusu değiştirilerek kent, yapay bir biçimde kimliksizleştirildi. Cumhuriyet’in eserlerine de Cumhuriyet’in Ankara tarihine sahip çıktığı özenle sahip çıkmalıyız tabii ki.
Bentderesi’ndeki Roma Tiyatrosu

“Soğuyorsunuz mahalleden”

- Öncesinde Ankaralı eserlerine sahip çıkmış mıdır?
- Ankaralılar, her dönemde bir eski kentte yaşadıklarını biliyorlardı. Onun eski parçalarını yapılarında kullanır veyahut işlevini değiştirdi. Mesela bir lahiti su yalağı yapmış, musalla taşı altında sütun parçalarını destek olmuş görebilirsiniz, duvar örerken kullanmıştır... Onun dışında sunaklar, sütun başlıkları, kaideler, heykel gövdesini almış, Kale içindeki Alaeddin Camisi’nin bahçesine ve çevresine adeta sergiler gibi dizmişlerdir mesela. Çok tahrip etmemiş, bırakmışlardır. Bugünse bırakın o tarihi yaşamayı, tarih içinde yaşadığını bile hissetmiyor insan. O eserlerin üzerine ya da dibine, otopark yapabiliyoruz. O evin, o mahallenin orijinalliğini bozduğumuz için tarihi dokudan da mahalleden de soğuyorsunuz.

9 Kasım 2018 Cuma

Ankara Nasıl Şehirleşiyor (3)


Yayın tarihi:01.02.2017  
Milliyet - Ankara Gazetesi


“BAŞKENT BELKİ ÖZEL BİR YASAYA TABİ TUTULMALI”

Ankara, şehirleşiyor mu yoksa olan şehir de hırpalanıyor mu? 1970’lerden günümüze başkentin şehirleşmesini anlatan Şehir Plancısı Doç. Dr. Savaş Zafer Şahin, çok ipucu veriyor.
Ankara’nın şehirleşmesinden çok kabuslaşmasının hikayesini dinler gibiyiz. Bir şehrin ki üstelik o ülkenin başkenti olsun, adeta hırpalanışını izliyoruz.

Bu haftaki bölümümüzde, 1970’lerden günümüze başkentin şehirleşmesini ele alacağız. Öncekilerin bıraktığı yerden sonrakilerin alıp, nasıl bir şehir yarattığını anlatacak Atılım Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Şehir Plancısı Doç. Dr. Savaş Zafer Şahin
hocamız. Gerilimin, aralıksız tırmanışına şahitlik edeceğiz!

Ali İnandım- Savaş hocam, 1957’de uygulamaya geçen Yücel-Uybadin Planı’nın da başkentin şehirleşmesine çare olamadığını gördük geçen bölümde.
Savaş Zafer Şahin- Kötü olan 1957’de uygulamaya geçen Yücel-Uybadin Planı değildi (Nihat Yücel-Raşit Uybadin Ankara Nazım İmar Planı). 1932’de yürürlüğe giren Jansen Planı’nın 1990’lara kadar uygulanması planlanıyordu aslında. 1940-50’li yıllarda fiili olarak durdu plan. Jansen Planı şehri kuzey-güney yönünde geliştirmeyi planlıyordu, Yücel–Uybadin Planı da aynı yönde planlama yaptı. Farkı; yoğunluğu Atatürk Bulvarı etrafına yaymaya çalışmasıydı. Talihsizlik; 1965 yılında Kat Mülkiyeti Kanunu çıkarıldı ve aslında yasa, yüksek katlı gecekondulara uydurulmuş oldu. Jansen Planı’nda, binaların yüksekliğinden ya da genişliğinden çok kent estetiği düşünüldüğü için yüksek yapılaşma öngörülmemişti. Ya da Sıhhiye Ordu Evi mesela: 10 metre çekme mesafesi varken yani yolla arasındaki mesafeyi 5 metreye çekince Ordu Evi, caddenin devamı öyle devam edip gitmiş.
- Yüksek katlı gecekondu kavramı, Demetevler için geçerli sanıyorduk!
- Değil maalesef. Sermaye birikimi kentlere yönelince 1) gecekondular, 2) yüksek katlı apartmanlar ortaya çıkmaya başladı 1950’lerde. Şehrin çeperlerinde gecekondulaşma olurken merkezde de apartmanlaşma biçiminde gecekondulaşma oluşuyor. Yani Kat Mülkiyeti Kanunu, gecekondu affı gibi bir şey oluyor aslında. Ankara Belediyesi ‘Bölge Kat Nizamı Planı’ hazırlıyor, ana caddelerde 8-10 kat, arkalara doğru azalan katlar halinde kaç kat olacağını belirliyor. Yücel ve Uybadin’in itirazlarına rağmen bugün de uygulanan, yürürlükte olan bu plandır.

“Yapılaşma biçimi siyasi parçalanmayı da kolaylaştırdı”

- 1970’lere nasıl bir manzarayla giriyoruz?
- Yücel-Uybadin Planı’nın uygulanmaması, 1970’leri getiriyor. 1970’lerde dere yatağı, tarihi bölge olduğuna bakılmaksızın topoğrafik çanakta yoğun yapılaşma oluyor. Dibi Sıhhiye olan bu çanağın içi yoğun yapılaşmış, çeperi gecekonduyla çevrilmiştir. Trafik sıkışıklığı, hava kirliliği, konut, gayrimenkul fiyat artışları, yani konut sorunları yaşanmaya başlıyor. Siyasi atmosferde de buna uygun bir sağ-sol çatışması var o sırada. Şehrin bu yapılaşma biçimi, siyasi parçalanmayı da kolaylaştırıyor.
- Buna bir çare düşünülüyor mu?
- 1971 Muhtırası’ndan sonra İmar İskan Bakanlığı bünyesinde 3 büyük kenti planlayacak bir yapı oluşturmak amacıyla ‘Metropolitan Alan Nazım Planı Büroları’ kuruluyor. 1969 yılında alınan Bakanlar Kurulu Kararı’dır başlangıcı. Bu büro, 1970-1975 yılları arasında yürüttüğü kapsamlı Ankara araştırmaları sonunda 20 yılı planlayan bir şema geliştirmiş ve bu şema, ancak 1982 yılında ‘Ankara 1990 Nazım Planı’ olarak onaylanıp yürürlüğe girebilmiştir. Yani bu bürolarla belediyeden merkezi idareye geçiyor imar planlaması. Başına da efsane şehir plancı Haluk Alatan getiriliyor. Çok yetkin, Ankara’yı uluslararası değerde şehir haline getirecek bir plancı ekip oluşturuluyor. Bu ekip, ilk büyükşehir planlamasını yapan ekiptir aynı zamanda. Jansen şehir planı yapıyor ama bunlar her şeyi düşünüyor; yetersiz altyapı, hava kirliliği, vadilerin buna göre yapılaşması, merkezde yapılaşmanın seyreltilmesi, doğayla ilişki kurulması ve bunun için kentin çevresine büyük bir yeşil kuşak oluşturulması gibi konular tespit ediyorlar. Ankara’nın gerçek bir kent merkezi olması için Kazıkiçi Bostanları’nın yerine bir iş ve ticaret merkezi olarak Merkezi İş Alanları Projesi’ni (MİA) geliştiriyorlar. Çünkü Kızılay ticarileşmiş bir konut bölgesidir, iş ve ticaret merkezi olarak planlanmamıştır.
Tırtıklaya tırtıklaya bitirdiğimiz yeşil kuşağın ana halkasıydı Atatürk Orman Çiftliği

Boydan boya yeşil kuşak

Bu ekibin hazırladığı 1990 Ankara Nazım Planı’, şehrin büyümesini yönlendirmek, yapılaşmayı seyreltmek için devlet kurumlarını da o hat üzerine çekmek suretiyle Eskişehir yolu boyunca çanağın dışına çıkarmayı öngörüyor şehri. Sanayi bölgesini de Rüzgarlı Cadde çevresinden şehir dışına, OSTİM’in olduğu bölgeye taşımayı planlıyorlar. Batıkent, Çayyolu ve Ümitköy gibi konut bölgeleri de banliyö olarak planlanmış ancak plandaki gibi uygulanmamıştır sonra. Planın ana çerçevesi şehrin çanağın dışına çıkarılmasıdır. Yeşil kuşağı, vadilerle şehrin içine sokuyorlar; ‘yeşil kuşak’ ve ‘yeşil kama’ diyoruz buna. Yani Zırhlı Birlikler alanından başlayıp Atatürk Orman Çiftliği, Hipodrom, Atatürk Kültür Merkezi alanı, Atatürk Bulvarı boyunca, Abdi İpekçi Parkı, Kurtuluş Parkı, 50.Yıl Parkı ve İmrahor Vadisi üzerinden boydan boya çekilen yeşil bir kuşaktır bu.
Savaş Zafer Şahin

- Sonraki gelişmelerden, bu planın da işletilemediği anlaşılıyor.
- Bu büronun yarattığı bir sorun var; büro merkezi yönetime bağlı ancak şehrin de büyümesi gerekiyor. Devletin katı bir denetimi var planın uygulanmasıyla ilgili, bu yüzden yeterince hızlı hareket edemiyor büro. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’yle büro kapatılıyor. Plan da 1980 ortalarına kadar tam uygulanamıyor. Bu arada gecekondu halkası büyüyor, trafik, altyapı, hava kirliliği gibi sorunlar daha da ağırlaşıyor.
Ta ki Turgut Özal’a kadar. 1983’de Başbakan olduktan sonra Turgut Özal’ın ilk işi gecekondu imar affı, ikinci işi büyükşehir belediyelerinin kurulması, üçüncüsü imar yetkisinin yeniden belediyeye verilmesi olmuştur. Büyük Ankara Kanalizasyon ve Yağmursuyu Projesi (BAKAY), bu dönemde planlanıyor. Ulaşımda, raylı sistem maliyet çalışmaları başlatılıyor. Kadrolar da önceki planı yapan en yetkin, usta isimler yine. Bu ustalar, ‘Ankara’nın Kırmızı Kitabı’ diyebileceğimiz ‘1985’den 2015’e Ankara’ kitabını yazıyor. Her şeyin olduğu bu öneri kitabı, aynı zamanda yatırımlara bilgi kaynağı oluşturmuş bir kitap.
(Fotoğraf: Ahmet Soyak)

“En büyük felaket burada başlıyor”

Derken 1985’de 2981 sayılı imar affı içeren yasa çıkıyor. Gecekondu sahiplerine tapu tahsisi yapılmasını ve belediyenin yeni imar ıslah planı yapmasını içeren bu yasa, aslında ilk kentsel dönüşüm hareketidir. Ama bugünkünden farkı, ıslahın devlet eliyle değil, piyasa eliyle yapılmış olmasıdır. Bu arazilerde başlayan apartmanlaşmayla gecekondudan imar rantı elde edilir oluyor. En büyük felaket belki de burada başlıyor. Çünkü bu imar ıslah planları, öncekiler gibi yaşanabilir bir kent oluşturmak değil, gecekonduculara arsa tahsis etmek amaçlıydı. Bu uygulama, daha az kentsel öğe, daha az yeşil alan, daha az sosyal alan olarak döndü şehre. Aşırı yoğun bir apartman dokusu oluşmaya başladı. Önce konut sorunu çözülüyor gibi göründü ama şehircilik açısından daha büyük problemler oluştu. Çukurambar mesela, bu düşüncenin en iyi örneklerinden biridir; çok yoğun ve iç içe bir yapılaşmaya neden oldu.
- Bu yapılaşma biçiminin, 1970’lerdeki gibi siyasi bir etkisi oldu mu?
- 1989’da Ali Dinçer’den sonra ikinci sosyal demokrat belediye olan Murat Karayalçın yönetimi, iki farklı konuya odaklandı; metro, Ankaray gibi raylı ulaşım sistemleri ve yeşil kuşak. Hava koridorlarının boşaltılması için ‘Dikmen Vadisi Projesi’ başlatıldı. Bu da devlet eliyle yapılan ilk kentsel dönüşüm projesidir. Bu dönemde Ankara’da başka bir dönüşüm daha yaşanıyordu; gecekonduları apartmana dönüşen semtlerde kent yaşamına katılamamış geleneksel kesimler, sermaye birikimi elde etmeye, siyasette temsil talebinde bulunmaya başladı. Çankaya, Emek, Bahçeli gibi planlı bölgelerde yaşayan insanlar da şehir dışına, Çayyolu, Ümitköy tarafına taşınmaya başlıyordu. Yani gecekonduların dönüşümüyle kentin siyasi dinamikleri de değişmiş oluyordu.

“Şehircilik açısından çok yanlıştır sık değişiklik”

- 1994 yılında Melih Gökçek belediye başkanı olunca Mehmet Altınsoy’la başlayan Murat Karayalçın’la devam eden uzmanlarla planlı geliştirme yaklaşımı, kısmen kesintiye uğradı. 1994’den bu yana akademisyenlerle bir çalışma olmadı. Karayalçın’ın danışman sayısı, Gökçek’in seçim propagandasında kullanılmıştı mesela. Bundan sonra kentin dinamiklerini, siyasi dinamikler belirlemeye başladı. Merkezi İş Alanları Projesi (MİA) durmuştur mesela, 25 yıldır bekliyor. Kente üstten bakan planlama yerine, ihtiyaç durumuna göre imar planı değişiklikleri yapılmaya başlandı. 1985-2005 arası 5 bini aşan imar planı değişikliği yapılmıştır. 2005-2017 arası daha hızlanmış, yılda yaklaşık 250 değişiklik yapılmaya başlanmıştır.
- İyi bir şey midir sık plan değişikliği?
- Dünya standartları düşünüldüğünde, şehircilik açısından çok yanlıştır bu sıklıkta değişiklik yapılması. Gelişmiş ülkelerde planda ne kadar az değişiklik yapılırsa hatta yapılmazsa başarı sayılırken bizde ne kadar çok oluşu başarı sayılıyor. Yani planı yeniden yapacağımıza eski planı değiştiriyoruz, o zaman eski plan da planlıktan çıkıyor.

“Transit yollar merkeze darbe vurdu”

- Bu değişiklikler neye sebep oluyor?
- 2005’e kadar hem şehrin planlı mahalleleri bozuldu hem de gecekondudan dönüşen semtlerde yapılaşma ve nüfus yoğunluğu arttı. Bu da altyapı, ulaşım sorunlarını getirdi. 10 bin kişinin yaşayabileceği yerde plan değiştikçe 30 bin, 50 bin kişi yaşar oldu. Yani altyapı açısından daha maliyetli bir şehirciliği getirdi çünkü altyapıyı bu yapılaşma ve nüfusa göre yeniden yapmak gerekli hale geldi. Toplu taşıma yerine otomobili özendirici yollar açıldı, iyice katmerlendi sorun. Şehir merkezinden transit geçiş yolları yapılması, kent merkezine darbe vurdu. Yaya mekanları etkisizleşti, karşıdan karşıya geçilemez oldu çünkü. Belli merkezlere toplu taşıma güçleşti. Ayrıca bu yollar güvenlik açısından da önemli; suç işleme niyeti olan 10-20 dakikada şehrin içine rahatlıkla girebiliyor bu sayede.
- Bundan sonra neler geldi başımıza?
- 2004 yılında Melih Gökçek’in de yazılımında bulunduğunu söylediği Yeni Büyükşehir Yasası yürürlüğe girdi ve ‘Pergel Yasası’ ortaya çıktı. Merkezi Valilik kabul ederek 50 kilometre çaplı bir bölge olarak yönetilecekti yani şehir. 2007’de Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından ‘2023 Ankara Nazım Planı’ yapıldı. Aslında olumlu yanları da olan bir plandır ama gelecek 20-30 yılı düzenleyecek biçimde değil, mevcut durumu devam ettirici nitelikte bir plan oldu. İstanbul yolu ile Konya yolu arası ‘Güneybatı Aksı’ dediğimiz aksın yapılaşmaya açılmasını öngörüyor ama şehrin ulaşım yapısına köklü çözümler getirmiyor bu plan. Üstelik ilk onaylandığı Belediye Meclisi tarafından delinmiş ve bir 10 yıl daha değişikliklerle devam etmiş bir plandır. 2005’den sonra görülmemiş yapı yoğunlukları gerçekleşti ve 20-30-40 katlı gökdelenler yapılmaya başlandı. Rantı yüksek bölgelerde, o güne kadar yapılaşmaya açılmamış yerler de kentsel dönüşümle yerleşime açıldı. İmrahor Vadisi, buna iyi bir örnektir. Yani şehir, piyasa mekanizmasının talebine göre rastlantısal olarak gelişmeye başladı. Plan bir yana,
beklenmedik bir yere aniden bir yapılaşma oluşturulabiliyor artık.
İmrahor Vadisi.. (Fotoğraf: Ahmet Soyak)

Seyyar ve seyyal bir kent

- Ne gibi sonuçları oldu bu yeni şehirleşme tarzımızın?
- Altyapı maliyetleri arttı. Büyükşehir Belediyesi’nin borç yapılanmasından görebiliyoruz bunu. Sosyo-ekonomik olarak değerler yitirilmeye başlıyor. Kızılay ve Ulus nitelikli merkezler olmaktan çıkıyor, büyük alışveriş merkezlerine (AVM) kayıyor vatandaş. AVM’ler, ayrıca konut bölgelerini çekici hale getirmek için de kullanılıyor. “Kentin seyyar ve seyyal olması” diyorum ben bu duruma; taşınabilir ve gezen olma hali.
Toplu taşıma yatırımları gecikiyor, geç kalındığı için yapıldığında da Çayyolu’nda olduğu gibi beklenen fayda sağlanamıyor. Kentin içinde kamu kullanımına açılacak fuar alanı, opera binası, konser salonları gibi kentin ihtiyacı olan sosyo-ekonomik alanlarda gelişme sağlanamıyor.
Mahalle kültürü ortadan kalkıyor, şehir dışına ya da kapalı sitelerde güvenli ortama taşınmaya çalışıyor mahalle sakinleri. Bu sefer de taşındıkları yerde bu tesislerin yoksunluğunu yaşamaya başlıyor.

“Başkent özel bir yasaya tabi tutulmalı”

- Savaş hocam, “Şehir Arap saçına mı dönüşüyor?” diye sormuştuk önceki bölümlerimizde, zaten dönüşmüş galiba?
- Bütün bu parçalanmış, dağınık kentsel gelişme, Ankara’nın sorunlarını çözümsüz bir noktaya getirmiştir. Tek çare devletin başkente sahip çıkmasıdır. Belki özel bir yasaya tabi tutulmalı, gerçek bir şehir planlamasıyla el atılmalıdır. Türkiye’nin geleceğini konuşuyorsak önce başkentin geleceğini konuşmalıyız, devlet burada çünkü.

Planlama böyle olur! (Fotoğraf: Ahmet Soyak)