çapa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çapa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2010 Pazartesi

RENKLİ ÇAPA 3 ve SON

31.07.2010 Milliyet-Ankara Eki

Çapamız, çengelimiz, Ankaramız, ilk Frigler döneminde yüzüne bakılır hale gelmiş; öyle anlıyoruz tarih kayıtlarından. Frigler, Ankara’ya iyi davranmış, özgün bir uygarlığın merkezi haline getirmiş, hiçbir kötülükleri dokunmadan da tarih sahnesinden çekilmiştir. Frigler’le ilgili tarihi kayıt kıtlığı, onları tarih sahnesinden silenlerin marifeti olmalı.
- Efendim, bu tabletleri ne yapalım? Çivi yazısı bunlar!
- Oğlum, ben uygarlığını yakıp, yıkıyorum adamların, sen bana ne soruyorsun. Götür, yol yapın, duvar yapın!

Unutmaz
Ankara, tarihi kayıtlardaki derin boşluklara karşın, Frigler’i anımsıyor hala. Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Gordion’dan, 2800 yıl sonra, selamlıyor Frigler’i. İyiyi unutmuyor!

‘Çengel’in, sonraki parlak dönemiyse Roma İmparatorluğu’na denk gelir. Askeri ve ticari önemini kavrayan imparator Agustus, Ankara’yı, taşra örgütünün başkenti yapar. İmar eder, zenginleştirir, 2 bin yıl önce 100 bin nüfuslu bir kente dönüştürür. Arkasından gelenler de değerini bilir, son nefesine kadar Ankara’ya verdiği önemi azaltmaz Romalılar. Ankara, gecikmiş kazıları ve yeni keşfettiği eserleriyle Roma Dönemi’ni, hafızasındaki yerine oturtmaya çalışarak gösterir vefasını. Unutmaz, binlerce yıl geçse de.

Selçuklu ve Osmanlı, Frig ve Roma Dönemleri’ne benzer sıçramalar yaşatamamıştır Ankara’ya. İmparatorluk çapına göre, cılız kalmıştır yatırımlar. Ancak Selçuklu’nun  sonuyla Osmanlı’nın başlangıcı arasındaki sorunlu dönemde, Ahilik Örgütü’nün kuruluşuna ev sahipliği yapmıştır Ankara. Ahiliğin özeti; beylik ya da imparatorluk sınırları içinde bir kez sahtekarlık yapabilmek zorunda kalmaktır. Değil ikincisine fırsat kalması, beyliği, imparatorluğu, gönüllü terk ediyorsunuz; öyle bir ağ Ahilik. 650 yıl sonra, en çok sahtekarlık yapanın alkışlandığı günlerde, anmadan geçemedim!

Son ve En Büyük Yükseliş
Ve Ankara, en büyük ve tarihi sıçrayışını yapar: 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’ya gelişiyle bir milletin ve coğrafyanın kaderi değişir. Frigler’le bir kısmını, Romalılar’la bir kısmını daha kullandığı enerjisi, 1923’te, Başkent oluşuyla coşar, çağlar adeta. ‘Çengel’, bütün sökükleri dikmek için seferber olur. 30 binden 5 milyon nüfusa ulaşır. Bozkır, yeşillenir, renklenir. Genç Cumhuriyet, en zor zamanında Ankara’nın tarihine sahip çıkar, tarihe mal olacak eserler üretir.

60 yıldır bu eserlere sahip çıkmakta zorlanan yöneticilere soruyorum: Frigler ve Romalılar’ı anımsayan Ankara’da, Cumhuriyet’in eserlerine, niye hor davranıyorsunuz? 60 yıldır güzelliğinden ve tarihinden soğutulmaya çalışılan Ankara’yı, yeni imparatorlukların gölgesiyle niye grileştirmeye çalışıyorsunuz? ‘Çengel’, yeni imparatorlukların dikişlerine takılmıştır ve takıldıysa sökecektir. Kendinize niye güvenemiyorsunuz?

“Ankara’nın, İstanbul’a dönüşünü seviyorum” sözü ağzından kaçtıktan sonra pişman olduğunu düşünürüm Yahya Kemal’in. Ankara olmasa dönebileceği bir İstanbul’un olmayacağını, anında fark etmiştir bence.

Gri Ankara’nın değil, yöneticilerinin rengidir. ‘Çapa’, renklidir!

26 Temmuz 2010 Pazartesi

RENKLİ ÇAPA 2

24.07.2010 Milliyet-Ankara Eki

Geçen haftadan devam ediyoruz: Ankara’nın, ‘çapa’, ‘çengel’ anlamından yola çıkmıştık. Hititler’in ‘Ankuva’  demesini ya da ‘Engürü’ de dendiği yolundaki iddialara değinmemiştik. Ankuva’nın, Ankara olduğu tartışmalı. Engür, üzümün Farsçası; bağlarıyla ünlü Ankara’ya ikinci bir isim olarak yakıştırılmış olabilir. Benim aklım ‘çapa’da, ‘çengel’de.

Tarih dersini atlıyoruz. Taş Devri’nden günümüze kadar Asya, Avrupa, Afrika kıtalarına yayılan bütün beylik, krallık ve imparatorlukların ayağının, bir biçimde Ankara’ya bastığını bilmekle yetinelim. Ankara’ya, ayak basmaktan kendilerini alamamışlar. Ticaret merkezi olmaktan çıkıp, sapa kaldığı zaman bile.

İmparator’un sesini duyar gibiyim:
-  Evladım, bu sapa yeri niye aldırdınız bana? Kahire’yi, İskenderiye’yi alacaktım ben. Altın varmış piramitin altında, kuru kayalıklara getirdiniz beni!
-  Efendim, tam olarak tanımlayamadığımız nedenlerle… Stratejik olabilir, araştırıyoruz.

Oysa ‘çengel’, takılıyor “hükümdarım, hükümranım” diyene, “gel, göster kudretini” diyor.

Gazap Üzümleri
Batı’dan, Büyük İskender geliyor, Frigler’le efendi efendi geçinirken delleniyor, Asya’nın kilidi Gordion düğümüne, kılıcı çaldığı gibi ikiye ayırıyor. Ankara yöresinin özgün krallığının kralı, “İskender bey hazretleri, büyüksünüz! Pratik zekanıza hayran kaldık. Yerinizde olsam buralarda bir saniye durmam. Asya’nın kapısını açtınız, Hindistan’a kadar yolunuz var” diye İskender’i poh pohlaması mümkün görünüyor. Ölümüyle imparatorluğu sona eren İskender’in mazbatası, aslında Ankara’yı aşamıyor!

Aksak Timur, Doğu’dan geliyor. Tesbih tanesi gibi fetihlerini dizerken Ankara’yı sonlara saklıyor. Ankara’ya kadar ayağı aksarken Ankara’nın Çubuk Ovası’nda, siyaseti de aksamaya başlıyor. “Yıldırım Beyazıt’a, biat ettireceğim” diye inadı tutuyor. Yıldırım Beyazıt’ın, ayak direyip, zindanda ölümüyle sonuçlanıyor inatlaşma. ‘Çapa’nın ucu takılıyor, dikişler sökülmeye başlıyor. Akil adamlarına kulak asmayan Timur’un imparatorluğu, ölümüyle çöküyor. Osmanlı İmparatorluğu, 6 yüzyıl yaşıyor.

Ankara, ayağı takılanın niyetine uygun meyve veriyor. Bakarsanız bağ, zorba kılıca dağ oluyor. ‘Çengel’ ya dikişleri söküyor ya da sökükleri dikiyor.

Asya’nın Kapısı
Batı’dan Doğu’dan, Kuzey’den Güney’den gelmek değil, niyet fark ediyor. Frigler, Lidyalılar, Persler, Helenler, Galatlar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar, sadece son 2800 yılda gelip, geçenler. Araya bir de Haçlı Seferi karışmış. Dünya’ya sözü geçenler, bozkırın ortasındaki bu kayalıkları, boşuna imar etmiş, ticaret ve kültür merkezi haline getirmeye çalışmış olamaz.

Ankara’dan kurumları taşıyabilir, üretimini, ticaretini zayıflatabilir, tarihini unutturma ve yoketme girişiminde bulunabilirsiniz. Sonucu belirsiz icraatlar olacaktır. Bu kenti ilk kuranlar, nasıl Asya’nın kapısını kurmuşlarsa bunu fark edemeyenler de bu kapıdan öteye geçemeyecek.

Kurtuluş Savaşımız, bir kez daha tescilledi kapının yerini. Bu kapıyı idare edemeyen, başka yerden medet ummasın!

Haftaya, ‘çengel’in diktiği söküklere bakalım..

19 Temmuz 2010 Pazartesi

RENKLİ ÇAPA

17.07.2010 Milliyet-Ankara Eki

Ankara adının, çapadan geldiği söylenir. Bildiğiniz gemi çapası. Başka seçenek yokmuş gibi anlatılıyor bazı yerlerde. Ankyr, Anchor, Anküra, Ankara demişler. En yakın deniz 270 kilometre uzaklıkta ama adı çapa olan bir kent!

Kenti kuran ya da adını koyan hala tartışmalı. Öncelikle Frigler ve Galatlar’dan şüpheleniliyor.       
-->Frigler, milattan önce 8. Galatlar, 3. yüzyıla denk geliyor. Galatlar, Mısırlılar’la yaptığı savaştan zaferle çıkınca, düşman gemilerinin çapalarını zaptetmişler. Zaferin simgesi olarak hatıra diye aldıkları çapaların adını, yeni kuracakları kente vermişler. Frig Kralı Midas’ın kurduğuna ve kente adını verdiğine inananların açıklamaları, karışık biraz. Tarihi kayıtlarda, Midas’ın icat ettiği ve Gordion’daki Zeus Tapınağı’nda bulunan bir çapadan bahsedilir. Oysa çapa, aynı zamanda, çengelli iğne anlamına da gelir; Frigler’in, ‘fibula’ dediği.
Frigler’i neyle simgelersiniz diye sorulsa eminim bütün tarihçiler, ‘fibula’ der. Bir çengelli iğneden öte süs, takı, mücevher gibi kullanılmış, simge olmuştur. Ankaralı modacıların, keşfetmesini bekliyor!

Ank
Bir de Hint-Avrupa dillerinde, ‘kıvrıntı’, ‘çengel’ ya da ‘kıvrılmış kol’ anlamına gelen ‘ank’ kökü var. Ya Kale ile Ankara Çayı’nın, coğrafi durumuna işaret eder ya da bu çengel, eski bir Anadolu tanrısı olan ‘Men’in omuzlarındaki ‘hilal’e benzetilmektedir(1). Rivayet çok ama nihayetinde ille de bir çengel ya da çapa var.

Şimdi eğer gemi çapası olduğunu düşünürsek Galatlar’ın, müthiş bir espiri yeteneği olduğunu da kabul etmeliyiz. En yakın deniz 270 kilometre uzaktayken kente koydukları isme bakın! Sonradan gelenlerin bu isme dokunmamasını, muzipliğin devamı olarak düşünebiliriz. Zafer, Galatlar’da, derin bir iz bırakmış olabilir ama günümüzde, muzip bir kent adına sahip olduğumuzu düşünüyordur bilmeyenler.

Frigler’in başkenti Gordion’dur. Her ne kadar tarihte fazla sahiplenmiş görünmeseler de Ankara’ya, en değerli icatları ‘fibula’ demeyi tercih etmeleri daha mantıklı olmaz mıydı? Ankara sözcüğünde, ‘fibula’yı çağrıştıran ne harf görüyor ne de ses duyabiliyorum ben.

Ankara adına yönelik tezler arasında tarafsızlığımı kaybedip, ‘ank’ kökünden türeyen ‘çapa’, ‘çengel’ yaklaşımına göz kırpıyorum ben. İster coğrafi konumu simgelesin ister tanrı ‘Men’in omuzlarındaki hilali; Ankara, ‘ank’ köküyle Frigler ve Galatlar’dan daha eskiye giden bir isim olmalı. İddiamı, birçok kurulan ya da çöken imparatorluğun, Ankara’yla kesişen kaderine dayandırıyorum.

Terazi
Ankara, beyliklerin, krallıkların, imparatorlukların, terazisi gibi bir kent. Kararları ve idareleri tartıp, tam kilosunu söylüyor. Yanlış karar ve idareler, geç anlaşılsa bile, mutlaka Ankara’da karşılığını buluyor. Kale’nin sarp kayalıklarını sabırla tırmanamayan, düşüyor. Belki de Asya’ya açılan kapı, hala Ankara’dır!

‘Çapa’, her zaman tarihi ve renkli olaylara takıldı, başrolü paylaştı. ‘Çapa’ya takılan boşbalon hayalperestler, sönmekten kurtulamadı. Çengeli taktı mı, ince söker. Binlerce, yüzlerce, onlarca yıl, söküğünü fark etmeyenler vardır.

Ankara’yı, ‘gri’ bir kent olmakla küçümseyenlere anımsatmak için.. haftaya devam edeceğiz.

(1) Küçük Asya’nın Bin Yüzü: Ankara, s. 34.