frigler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
frigler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2015 Pazar

YENİ HACI BAYRAM




29.05.2015 Milliyet-Ankara Gazetesi


Hacı Bayram Camisi’nin genişletilmesinden sonra çevresi de yeniden düzenlendi. Ne kutsallığına ne saygınlığına yakışmayacak bir salaşlık içindeydi bölge. Bentderesi ve İsmetpaşa taraflarına doğru devam ediyor çalışmalar. “Evlerin ve mekanların özgünlüğünü fazla bozmadan devam edilse” diyorduk ama olan oldu; sıfırdan yepisyeni bir Hacı Bayram Mahallemiz oluyor Kale’ye nanik çeken!

Yeni Hacı Bayram, arkada kaybolan caminin minaresi


Hacı Bayram’a yakışmıyordu

Gerçekten çok salaştı ve özellikle Kitapçılar Çarşısı’yla kuş yemleme kısmının kara mermerden kişiliksiz mimarisi, adeta gölge ediyordu mekanın içeriğine. Dibindeki tarihi Ankara evlerinden ibaret eski sokaklardan koparan, ortasında bir garabetti çarşı. Ahenksizlik, gözü de aklı da rahatsız ediyordu. Nefeslenemiyordunuz avlusunda, nefesiniz daralıyordu. Lafta yere göğe koyamadığımız Hacı Bayram-ı Veli’ye, yakıştırdığımız buydu.



Bu bölge, yaklaşık 2 bin 700 yıllık tarihi boyunca hep Ankara’nın kutsal bölgesi olmuş. Milattan Önce 25 yılına kadar Frigler’in bereket tanrıçası Kibele’ye ve ay tanrısı Men’e tapınılmış burada. Agustus Tapınağı ise 2 bin yaşını çoktan devirdi; Milattan Önce 27 ile 14 yılları arasında bir tarihte yapıldığı tahmin ediliyor. Hacı Bayram Camisi, ilk 587 yıl önce 1428’de yapılıyor, 1 yıl sonrada Hacı Bayram-ı Veli’nin türbesi bitiyor. Zamanla yapılan değişikliklerle daha çok 1600’lü 1700’lü yılların özelliğini taşıyordu ama büyütülen cami, Şubat 2011’den bu yana, o özellikleri de kaybetti.

Ytonglu eski Ankara evi (Foto: Ali İnandım)


Restorasyon diyemiyoruz

Yepisyeni Hacı Bayram Mahallemiz’in camisinden sonra evleri de değişti. Yıkıldı ve eski görünümlü yeniden yapıldılar. Oysa aslına uygun onarmak gerekiyordu çünkü Ankara evlerinin kendine has mimari tarzı var. Bazısında temeli de dahil baştan aşağı yeni malzemeyle yapıldığı için bu evlerdeki çalışmaya ‘restorasyon’ diyemiyoruz.



Öyle yapılsa yıllar sürer” diyen doğru diyor ancak en azından hoş görünümlü, dönemin özelliklerini taşıyan bazı ev ya da konakları, böyle onarmak gerekiyordu örnek kalması için. 2 yıl önce çalışmaları yapan firmaya sorduğumuzda onlar da “Biz inşaat firmasıyız, ne anlarız restorasyondan” demişti. Restoratörün adı geçmiyordu çalışmalar kapsamında.



Korunana ‘eski’ deniyor

Arkadaş, salaş kalıyor suç, yapıyoruz şuç” diyebilir yetkililer ancak bu tür, aynı zamanda turistik bölgelerde, cazip olan ‘eskilik’tir. TOKİ sitesi yapmıyoruzki, gerçekten eski dokudan ve mimari özelliklerden örnekler, izler kalmalı.



2 bin yılı aşkın tarihi olan bir yere, yeni model Hacı Bayram Mahallesi yarattık. Düzayak cami ve avlusu, karmaşık bir yerleşkeye dönüştü. Bazılarını yıkıyorlar; İsmet Paşa ve Bentderesi’ndeki evleri de aynı akıbet bekliyor anlaşılan.

Hacı Bayram Camisi düz ayak, sokak seviyesindeyken
Eski salaş, izbe halini, ne Ankara’ya ne Hacı Bayram’a yakıştıramıyorduk tabii ki. Ziyaretçileriyle turistleriyle çevreye yeni bir hareket geldi. Avlusunda, çevresinde, nefeslenecek yerler var artık. Gelin görün ki en eskisi ya da başka eski Ankarası yok başkentin. Yıkılıp yapılana değil, korunana ‘eski’ deniyor. Yakında Kale’ye de el atılacak, aynı çalışmalar orada da yapılacak. Kale’de bari mimar, restoratör, tarihçi gibi mesleklerin adı geçer inşallah.

8 Eylül 2012 Cumartesi

ÇALINAN TARİH VE BİLİNCİ


07.09.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi



1990’lı yılların 91’i ya da 92’si olması lazım. Yurtdışına kaçırılmış ‘Karun Hazinesi’ gündemde. Tarih meraklısı Özgen Acar abimizin, uzun yıllar süren takibi sonucu Türkiye’ye getirilmesi söz konusu. Truva ve Bergama’dan kaçırılan eserleri de ekleyerek ‘32. Gün’de, programa konu önerdik. Kabul edildi, kolları sıvadık. Başladık bulduğumuz kitapları, makaleleri okumaya.

Kaçırılan hazineler ve koca sunak
Karun Hazineleri, fotoğraflarından gördüğümüz kadarıyla bile mücevher işçiliğinin özgün ve üstün örneklerinden oluşuyordu. Bergama’dan kaçırılan ‘Zeus Sunağı’, “Dünyanın 8’inci harikası sayılmalı” dedirtecek güzellikte bir başyapıt olarak tarif ediliyordu. En görkemli mermer sunak araklanırken ayakta uyuyorduk. 134 yıldır Berlin Müzesi’nde. Truva’dan kaçırılan eserler de gözalıcıydı ancak eserlerin bulunma, çıkarılma ve kaçırılma hikayesinden daha çok etkilenmiştik.

Henrih Şileman (Heinrich Schliemann), Alman bir tüccar. Parayı yapınca bir de amatör arkeolog olur. Homeros’un İlyada’sını dikkatle okuyup, Truva’nın, Çanakkale Boğazı’nın Ege’ye doğru, Hisarlıktepe bölgesinde olduğuna kanaat getirir. 1870 yılında kazmaya başlar, 3 yıl gibi kısa bir sürede Priamos’un Hazineleri’ni bulur. Adeta bir kahramanlık hikayesi, kendi günlüğünden alıntılarla yazılmış kitabı okuduğumuzda,  heyecanlandık. Olmayan hazineleriyle Truva’yı çektik, sonradan yapılma tahta atla oyalandık. Oysa hazinenin ucunu görüp, milleti uyandırmadan kazılara geceleri devam eden amatör arkeolog karı koca Şilemanlar, aslında okumuş yazmış, zenginliğe doymamış define avcılarıydı. Bulduğunu yurt dışına kaçırdı, sattılar.

İşte Amerika Birleşik Devletleri’nin, Pensilvanya Üniversitesi Müzesi’nden getirilen, Kültür Bakanımız’ı duygulandıran Truva Hazinesi, Şilemanlar’ın kaçırdığı bu hazinedir. Şimdi Anadolu Medeniyetleri Müzemiz’de sergileniyor. Şileman’ın da  ‘amatör’ü kalkmış, ‘arkeolog’ olmuş!

Kıymetini bilmediğimiz değerler
Bu eserlerin getirilmesi, çok zor iştir. Hergün yenilerinin evine dönmesi tarih yapbozunda bir eksiği tamamlıyor. Ancak bir de elimizde olanlar var, tamken kıymetini bilemediğimiz.

Ankara’yı kuran Friglerin başkenti Gordion, Polatlı’da. Bilen yok, giden yok. Dünyanın öbür ucundan turistler, kuru bir ziyaretle yetiniyor çünkü ziyareti uzatacak albenisi yok.

Geçen yıl Güdül’de, Salihler ve Adalıkuzu köyleri civarında, Orhun Abideleri’ndekinin benzeri yazılar, kaya resimleri ve kurganlar bulundu. Kurgan’, Orta Asya’daki Türk mezar tarzına verilen ad. Milattan Önce 3 bin-5 bin yılları arasına tarihleniyor. Türkler’in, 1071’den önce de Anadolu’da yaşadığının taş gibi göstergesi. Anadolu’daki tarihimizi yeniden yazacak bu buluş, 2011 yılında Güdül’de karşımıza çıkıyor, ne var ki dar bir çevre hariç dönüp, bakan yok.

2500 yaşındaki Ankara Kalesi, anıtsal bir tarih karşımızda. Çirkin işhanları ve gecekondulaşmış çehresiyle gözümüzün içine bakıyor. 40 yıl öncesine kadar eteklerine inen tablo gibi görüntüsünden eser kalmamış. Bu yaz da geçti, elinden tutup, kaldıramadık yine. Benzeri yok dünyada.

Kızılca Sarayözü civarında eski adıyla Kırka, yeni adıyla Hırkatepe Köyü var. Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Osman Bey’in dedesi Gazi Gündüzalp’in şehit düştüğü, gömüldüğü yer. Türbesinin sefaleti, 10 yıl önce fark edildi ve yeniden düzenlendi. Yaklaşık 750 yaşındaki türbeyi, yine 750 yıldır koruyan bir avuç adam biliyor.

İçimizden çalınan
En yeniye, 90 yıl öncesine gelelim. Osmanlı’nın 250 yıllık gerileyen sınırları, Polatlı Duatepe’de durdu. Haymana  direnişi sayesinde. Bu duruştan doğan Cumhuriyet, 3 bin yıldır unutturulan tarihini, yeniden anımsattı Türkler’e. Ankara’ya yarım saat, Gordion’a, 5’er, 10’ar dakika.. ne Duatepe, ne Kartaltepe’yi  biliyoruz.

Haydi Şilemanlar, tarihi ziynetlerimizi çaldı. Bir türlü tarih bilinci oluşmuyor. Daha 90 yıllık mazisi varken o bilinci kim çaldı içimizden?

3 Kasım 2010 Çarşamba

ANKARASIZ ANKARALILAR

02.11.2010 Milliyet-Ankara Gazetesi

“Başkentli’ye Vali Sitemi”, Milliyet Ankara’nın, 29 Ekim 2010 günkü manşetiydi. Ankara Valisi Alaaddin Yüksel, “Ankaralı’nın, Ankara’yla bir ilgisi yok. Geldiğimden beri Ankara’yı, Ankaralı’yla tartışmak istiyorum. Bir kültür kenti olan Ankara’yı, kimse merak etmiyor. Ankara, Ankaralı’nın gündeminde değil” diyordu. Her cümlesinde acı bir vurdumduymazlığı işaret eden, iç burkucu bir demeçti.

Göreve başladığından beri dikkatimi çekecek icraat ve açıklamaları dolayısıyla sıkı takipçisi oldum valimizin. İşte dikkatimi çekmekle kalmayıp, altını imzalayacağım yeni bir açıklamasıydı bu. İtiraf gibi, Ankaralılığa ilişkin, vurucu saptamalardı. Ancak korkmadım da değil; “Aman, 6 ayda bezmiş olmasın sayın Vali?” diye. Kendi kenti gündeminde olmayan kentlilerle nasıl bir kent tasarlanabilir, bilmemki!

Örtüşme Zamanı Mı?
38 kütüphanesi, 44 müzesi, 2 opera binası, 10 tiyatrosu ve tarihi birikimini değerlendiremeyen bir Ankara mı varmış acaba? Kentin, dokusunda, eğitiminde, ruhundaki kopukluklar, açığa mı çıkmıştı yoksa? Ankara’ya gönül verenler, yazanlar, anlatanlar, bunları dile getirmeye çalışıyor ama bir de bu saptamaların, günlük yaşamla örtüşmesi gerekir. Örtüşme zamanı gelmiş te o yüzden mi Valimiz’le aynı kaygılarda birleşmeye başlıyor olabiliriz?

En son Eylül ayında, 20-22 yaşlarına gelip, Ulus, Kale ve Gençlik Parkı’nı görmemiş gençlerle tanıştığımı anlatmıştım. 17 yıl önce de yaşadığım gibi. Bu gençler, Ankara’da doğmuş, büyümüş ve yüksek öğrenimini bu şehirde bitirmişlerdi. Geçtim Frigler, Persler, Helenler, Galatlar, Romalı, Bizans, Selçuklu, Osmanlı’dan; o kentte yaşayıp, Devleti’nin ve Cumhuriyeti’nin kurulduğu yeri de mi merak etmez insan? Sen etmedin, annen, baban, öğretmenin de mi uyarmadı evladım? O müzelere götürüp, gezdirmediler mi sizi? Bir tanesi, “Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin, adını çok duydum ama hiç gitmedim” dedi. “Ankara’da olduğunu bilmene sevineceğim neredeyse” diye şaka vurdum. Nasıl suçlayabiliriz bu gençliği?

Büyük alışveriş merkezleri, tıklım tepiş dolup, taşarken müzeleri, Cumhuriyet’in ve binlerce yıllık bir tarihin merkezi Ulus’u, Kale’yi Ankaralı’ya gezdiremiyorsak mutlaka bir aksaklık vardır. Ankaralı’yı gezdiremediğimiz yerde, turist gezdirirsek komik olacak!

Ruhunu İstiyor Ankara
Haklısınız sayın Vali, kültür kenti Ankara, ürkütücü bir duyarsızlıkla tarihine de günlük yaşamına da sahip çıkmakta zayıf kalıyor. Kent planlamasında, dokusunda, eğitiminde bir kopukluk olduğu kesin. Belki tepkilerine karşılık alamamak köreltmiştir aidiyet duygularını. Bunları birleştirecek ve uyaracak ruhu yokolmuştur belki kentin. Ankarasız Ankaralılar olmuşlardır.

Sayın Alaaddin Yüksel, Ankaralı’ya kızmayın. Bize, kentin bedeninden koparılan ruhunu, yeniden kazandırmayı müjdeleyin. Müjdeleyin ki Ankara, bir bina yığını, insan kalabalığı olmaktan kurtulsun. İşaret fişeğini ateşleyenin, arkasında olacaktır Ankaralı. Tarih boyunca iyi niyeti, emek vereni, hiçbir zaman arkasız bırakmadığı gibi. Çabalarınızı, başından beri ilgiyle izleyen biri olarak ben de sizinle tahminimi paylaşayım: O ruh, Ulus’tadır ve kente yine oradan katılacaktır!

13 Ekim 2010 Çarşamba

TARİHİ ÇIKINTILAR

11.10.2010 Milliyet-Ankara Gazetesi

Ilık bir akşamüzeri. Ani bastıran soğuklardan birkaç gün önce. En güzel akşam güneşini, yine sonbahara saklamış Ankara. Akköprü’den Kale’ye doğru bakıyorum. Alaca bir güvercin gibi berrak akşam güneşiyle yıkanıyor Kale. O güzelim ışığı, sadece kendisine çekiyor, çevresinden ayrılıp, gözlerinizi alıyor adeta. Uzun süre izledim akşam şenliğini. Çok huzur vericiydi.

Bir ara güneşin açısı mı denk geldi nedir, huzur kısa sürdü, manzara keyfi asabiyetle kursağıma dizildi. Nasıl bu kadar dikkatimden kaçmış olabilir, sinirimden hayret bile edemedim. Galiba Ankaralılar gibi kanıksama hastalığına tutuluyorum!

Tarihi Ankara Kalesi’nin burçlarında, sonbaharda yaprakları dökülmüş çalılar gibi sap sap çıkıntıların yükseldiğini fark ettim. Üstelik dedim ya “güneşin açısı denk geldi”, bırakın parlamayı, cayır cayır yanıyor soğuk metaller. Anten bunlar!!!

Metal Çalılık
Ankara’nın, kalan bir avuçluk tarihi eserinden, resimlere, fotoğraflara konu simge silüetinden, burcun en tepesinde dalgalanan bayrağımızı gölgeleyen metal bir çalılık yükseliyordu. “Aman tarihine sahip çıkalım, yokolmaya yüz tutmuş Kale ve çevresine gözümüz gibi bakalım, canlandırıp, ayaklandıralım” diye dertlenirken gözümden kaçana inanamadım. Ankara Kalesi’ni, antenli fotoğraflayıp, resimleyeceğiz bundan sonra. “En tarihi Ankara, burası” diyeceğimiz yeri. Sanırsınız ki bu teknolojinin mucidi Ankara ve simgesini de götürmüş, en muteber tepesinde sergiliyor.

Ankara’ya ilk kez gelen yabancı bir misafiri ağırladığımı hayal ediyorum. Turisti, ikna çabalarım geliyor gözümün önüne:

- Efendim, anten, Frigler zamanında icat edilmiş bir şeydir. İcat etmiş ancak zamansız ettikleri için buraya dikildiğiyle kalmış. Persler, Helenler, Galatlar, Romalılar, “bu kutsal bir şey galiba” diye Frigler’i taklit etmiş, birer tane de onlar dikmiş. Arkasından Bizans, Selçuklu, Osmanlı derken simgesi anten olan kentimiz, günümüze kadar gelmiştir. Ciddi bir şey konuşuyorum, ne gülüyorsunuz arkadaşım?
- ..!
- Asfaltla, çimento da öyledir mesela. Selçuklu geldiğinde,  bu sokaklar asfaltlıymış. Mescitlerin, hanların, hamamların, hanelerin duvarları kaymak gibiymiş. Çimentonun keşfiyle bütün eskiyi sıvamışlar. Biz, sıvanmış ve asfaltlı devraldık Ankara’yı. Şu kale duvarlarını da sıvadık mı, Potala Manastırı, gölgede kalacak, göreceksiniz. Düzen, tertip seviyoruz biz.
- ..!
- Böyle sansar gibi sırıtan adamı da hiç sevmem!

Çıkıntı Çıkıntıya Takılır
Daha iyi savunması olan söylesin; Ankara’nın, en tarihi yerine dikilen antenleri nasıl açıklayacağımızı. Ankara’ya, yeni simge aranıyordu, aramasınlar boşuna. Bazı konulardaki rahatlığımız, ürkütüyor insanı.

Ankara’nın simgesi Kale silüeti, metal çıkıntılarıyla yeni bir çehre kazanmıştır. ‘Tarihi Anten Tepesi’ deriz artık oraya. Bağrına saplanan süngülerle kan kaybetmeye devam eder Ankara.

Bir çıkıntılık varsa eğer, gördüğünüz gibi, bir başka çıkıntı da gelip, takılıveriyor işte böyle. Böyle çıkıntıya takılmamak mümkün değil. Hangi çıkıntı daha makbuldür, onu da size bırakıyoruz.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

RENKLİ ÇAPA 3 ve SON

31.07.2010 Milliyet-Ankara Eki

Çapamız, çengelimiz, Ankaramız, ilk Frigler döneminde yüzüne bakılır hale gelmiş; öyle anlıyoruz tarih kayıtlarından. Frigler, Ankara’ya iyi davranmış, özgün bir uygarlığın merkezi haline getirmiş, hiçbir kötülükleri dokunmadan da tarih sahnesinden çekilmiştir. Frigler’le ilgili tarihi kayıt kıtlığı, onları tarih sahnesinden silenlerin marifeti olmalı.
- Efendim, bu tabletleri ne yapalım? Çivi yazısı bunlar!
- Oğlum, ben uygarlığını yakıp, yıkıyorum adamların, sen bana ne soruyorsun. Götür, yol yapın, duvar yapın!

Unutmaz
Ankara, tarihi kayıtlardaki derin boşluklara karşın, Frigler’i anımsıyor hala. Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Gordion’dan, 2800 yıl sonra, selamlıyor Frigler’i. İyiyi unutmuyor!

‘Çengel’in, sonraki parlak dönemiyse Roma İmparatorluğu’na denk gelir. Askeri ve ticari önemini kavrayan imparator Agustus, Ankara’yı, taşra örgütünün başkenti yapar. İmar eder, zenginleştirir, 2 bin yıl önce 100 bin nüfuslu bir kente dönüştürür. Arkasından gelenler de değerini bilir, son nefesine kadar Ankara’ya verdiği önemi azaltmaz Romalılar. Ankara, gecikmiş kazıları ve yeni keşfettiği eserleriyle Roma Dönemi’ni, hafızasındaki yerine oturtmaya çalışarak gösterir vefasını. Unutmaz, binlerce yıl geçse de.

Selçuklu ve Osmanlı, Frig ve Roma Dönemleri’ne benzer sıçramalar yaşatamamıştır Ankara’ya. İmparatorluk çapına göre, cılız kalmıştır yatırımlar. Ancak Selçuklu’nun  sonuyla Osmanlı’nın başlangıcı arasındaki sorunlu dönemde, Ahilik Örgütü’nün kuruluşuna ev sahipliği yapmıştır Ankara. Ahiliğin özeti; beylik ya da imparatorluk sınırları içinde bir kez sahtekarlık yapabilmek zorunda kalmaktır. Değil ikincisine fırsat kalması, beyliği, imparatorluğu, gönüllü terk ediyorsunuz; öyle bir ağ Ahilik. 650 yıl sonra, en çok sahtekarlık yapanın alkışlandığı günlerde, anmadan geçemedim!

Son ve En Büyük Yükseliş
Ve Ankara, en büyük ve tarihi sıçrayışını yapar: 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’ya gelişiyle bir milletin ve coğrafyanın kaderi değişir. Frigler’le bir kısmını, Romalılar’la bir kısmını daha kullandığı enerjisi, 1923’te, Başkent oluşuyla coşar, çağlar adeta. ‘Çengel’, bütün sökükleri dikmek için seferber olur. 30 binden 5 milyon nüfusa ulaşır. Bozkır, yeşillenir, renklenir. Genç Cumhuriyet, en zor zamanında Ankara’nın tarihine sahip çıkar, tarihe mal olacak eserler üretir.

60 yıldır bu eserlere sahip çıkmakta zorlanan yöneticilere soruyorum: Frigler ve Romalılar’ı anımsayan Ankara’da, Cumhuriyet’in eserlerine, niye hor davranıyorsunuz? 60 yıldır güzelliğinden ve tarihinden soğutulmaya çalışılan Ankara’yı, yeni imparatorlukların gölgesiyle niye grileştirmeye çalışıyorsunuz? ‘Çengel’, yeni imparatorlukların dikişlerine takılmıştır ve takıldıysa sökecektir. Kendinize niye güvenemiyorsunuz?

“Ankara’nın, İstanbul’a dönüşünü seviyorum” sözü ağzından kaçtıktan sonra pişman olduğunu düşünürüm Yahya Kemal’in. Ankara olmasa dönebileceği bir İstanbul’un olmayacağını, anında fark etmiştir bence.

Gri Ankara’nın değil, yöneticilerinin rengidir. ‘Çapa’, renklidir!

26 Temmuz 2010 Pazartesi

RENKLİ ÇAPA 2

24.07.2010 Milliyet-Ankara Eki

Geçen haftadan devam ediyoruz: Ankara’nın, ‘çapa’, ‘çengel’ anlamından yola çıkmıştık. Hititler’in ‘Ankuva’  demesini ya da ‘Engürü’ de dendiği yolundaki iddialara değinmemiştik. Ankuva’nın, Ankara olduğu tartışmalı. Engür, üzümün Farsçası; bağlarıyla ünlü Ankara’ya ikinci bir isim olarak yakıştırılmış olabilir. Benim aklım ‘çapa’da, ‘çengel’de.

Tarih dersini atlıyoruz. Taş Devri’nden günümüze kadar Asya, Avrupa, Afrika kıtalarına yayılan bütün beylik, krallık ve imparatorlukların ayağının, bir biçimde Ankara’ya bastığını bilmekle yetinelim. Ankara’ya, ayak basmaktan kendilerini alamamışlar. Ticaret merkezi olmaktan çıkıp, sapa kaldığı zaman bile.

İmparator’un sesini duyar gibiyim:
-  Evladım, bu sapa yeri niye aldırdınız bana? Kahire’yi, İskenderiye’yi alacaktım ben. Altın varmış piramitin altında, kuru kayalıklara getirdiniz beni!
-  Efendim, tam olarak tanımlayamadığımız nedenlerle… Stratejik olabilir, araştırıyoruz.

Oysa ‘çengel’, takılıyor “hükümdarım, hükümranım” diyene, “gel, göster kudretini” diyor.

Gazap Üzümleri
Batı’dan, Büyük İskender geliyor, Frigler’le efendi efendi geçinirken delleniyor, Asya’nın kilidi Gordion düğümüne, kılıcı çaldığı gibi ikiye ayırıyor. Ankara yöresinin özgün krallığının kralı, “İskender bey hazretleri, büyüksünüz! Pratik zekanıza hayran kaldık. Yerinizde olsam buralarda bir saniye durmam. Asya’nın kapısını açtınız, Hindistan’a kadar yolunuz var” diye İskender’i poh pohlaması mümkün görünüyor. Ölümüyle imparatorluğu sona eren İskender’in mazbatası, aslında Ankara’yı aşamıyor!

Aksak Timur, Doğu’dan geliyor. Tesbih tanesi gibi fetihlerini dizerken Ankara’yı sonlara saklıyor. Ankara’ya kadar ayağı aksarken Ankara’nın Çubuk Ovası’nda, siyaseti de aksamaya başlıyor. “Yıldırım Beyazıt’a, biat ettireceğim” diye inadı tutuyor. Yıldırım Beyazıt’ın, ayak direyip, zindanda ölümüyle sonuçlanıyor inatlaşma. ‘Çapa’nın ucu takılıyor, dikişler sökülmeye başlıyor. Akil adamlarına kulak asmayan Timur’un imparatorluğu, ölümüyle çöküyor. Osmanlı İmparatorluğu, 6 yüzyıl yaşıyor.

Ankara, ayağı takılanın niyetine uygun meyve veriyor. Bakarsanız bağ, zorba kılıca dağ oluyor. ‘Çengel’ ya dikişleri söküyor ya da sökükleri dikiyor.

Asya’nın Kapısı
Batı’dan Doğu’dan, Kuzey’den Güney’den gelmek değil, niyet fark ediyor. Frigler, Lidyalılar, Persler, Helenler, Galatlar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar, sadece son 2800 yılda gelip, geçenler. Araya bir de Haçlı Seferi karışmış. Dünya’ya sözü geçenler, bozkırın ortasındaki bu kayalıkları, boşuna imar etmiş, ticaret ve kültür merkezi haline getirmeye çalışmış olamaz.

Ankara’dan kurumları taşıyabilir, üretimini, ticaretini zayıflatabilir, tarihini unutturma ve yoketme girişiminde bulunabilirsiniz. Sonucu belirsiz icraatlar olacaktır. Bu kenti ilk kuranlar, nasıl Asya’nın kapısını kurmuşlarsa bunu fark edemeyenler de bu kapıdan öteye geçemeyecek.

Kurtuluş Savaşımız, bir kez daha tescilledi kapının yerini. Bu kapıyı idare edemeyen, başka yerden medet ummasın!

Haftaya, ‘çengel’in diktiği söküklere bakalım..

19 Temmuz 2010 Pazartesi

RENKLİ ÇAPA

17.07.2010 Milliyet-Ankara Eki

Ankara adının, çapadan geldiği söylenir. Bildiğiniz gemi çapası. Başka seçenek yokmuş gibi anlatılıyor bazı yerlerde. Ankyr, Anchor, Anküra, Ankara demişler. En yakın deniz 270 kilometre uzaklıkta ama adı çapa olan bir kent!

Kenti kuran ya da adını koyan hala tartışmalı. Öncelikle Frigler ve Galatlar’dan şüpheleniliyor.       
-->Frigler, milattan önce 8. Galatlar, 3. yüzyıla denk geliyor. Galatlar, Mısırlılar’la yaptığı savaştan zaferle çıkınca, düşman gemilerinin çapalarını zaptetmişler. Zaferin simgesi olarak hatıra diye aldıkları çapaların adını, yeni kuracakları kente vermişler. Frig Kralı Midas’ın kurduğuna ve kente adını verdiğine inananların açıklamaları, karışık biraz. Tarihi kayıtlarda, Midas’ın icat ettiği ve Gordion’daki Zeus Tapınağı’nda bulunan bir çapadan bahsedilir. Oysa çapa, aynı zamanda, çengelli iğne anlamına da gelir; Frigler’in, ‘fibula’ dediği.
Frigler’i neyle simgelersiniz diye sorulsa eminim bütün tarihçiler, ‘fibula’ der. Bir çengelli iğneden öte süs, takı, mücevher gibi kullanılmış, simge olmuştur. Ankaralı modacıların, keşfetmesini bekliyor!

Ank
Bir de Hint-Avrupa dillerinde, ‘kıvrıntı’, ‘çengel’ ya da ‘kıvrılmış kol’ anlamına gelen ‘ank’ kökü var. Ya Kale ile Ankara Çayı’nın, coğrafi durumuna işaret eder ya da bu çengel, eski bir Anadolu tanrısı olan ‘Men’in omuzlarındaki ‘hilal’e benzetilmektedir(1). Rivayet çok ama nihayetinde ille de bir çengel ya da çapa var.

Şimdi eğer gemi çapası olduğunu düşünürsek Galatlar’ın, müthiş bir espiri yeteneği olduğunu da kabul etmeliyiz. En yakın deniz 270 kilometre uzaktayken kente koydukları isme bakın! Sonradan gelenlerin bu isme dokunmamasını, muzipliğin devamı olarak düşünebiliriz. Zafer, Galatlar’da, derin bir iz bırakmış olabilir ama günümüzde, muzip bir kent adına sahip olduğumuzu düşünüyordur bilmeyenler.

Frigler’in başkenti Gordion’dur. Her ne kadar tarihte fazla sahiplenmiş görünmeseler de Ankara’ya, en değerli icatları ‘fibula’ demeyi tercih etmeleri daha mantıklı olmaz mıydı? Ankara sözcüğünde, ‘fibula’yı çağrıştıran ne harf görüyor ne de ses duyabiliyorum ben.

Ankara adına yönelik tezler arasında tarafsızlığımı kaybedip, ‘ank’ kökünden türeyen ‘çapa’, ‘çengel’ yaklaşımına göz kırpıyorum ben. İster coğrafi konumu simgelesin ister tanrı ‘Men’in omuzlarındaki hilali; Ankara, ‘ank’ köküyle Frigler ve Galatlar’dan daha eskiye giden bir isim olmalı. İddiamı, birçok kurulan ya da çöken imparatorluğun, Ankara’yla kesişen kaderine dayandırıyorum.

Terazi
Ankara, beyliklerin, krallıkların, imparatorlukların, terazisi gibi bir kent. Kararları ve idareleri tartıp, tam kilosunu söylüyor. Yanlış karar ve idareler, geç anlaşılsa bile, mutlaka Ankara’da karşılığını buluyor. Kale’nin sarp kayalıklarını sabırla tırmanamayan, düşüyor. Belki de Asya’ya açılan kapı, hala Ankara’dır!

‘Çapa’, her zaman tarihi ve renkli olaylara takıldı, başrolü paylaştı. ‘Çapa’ya takılan boşbalon hayalperestler, sönmekten kurtulamadı. Çengeli taktı mı, ince söker. Binlerce, yüzlerce, onlarca yıl, söküğünü fark etmeyenler vardır.

Ankara’yı, ‘gri’ bir kent olmakla küçümseyenlere anımsatmak için.. haftaya devam edeceğiz.

(1) Küçük Asya’nın Bin Yüzü: Ankara, s. 34.