anafartalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anafartalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2015 Çarşamba

ÇANAKKALE’Yİ ANLATAMAMAK



17.03.2015 Milliyet-Ankara Gazetesi

Yarını, Çanakkale’de yapılacak ‘tarihin en görkemli anma töreni’ni bekliyoruz. Bize sunuluş ifadesi böyle, tüm içtenliğimizle öyle olmasını umuyoruz. Her yıl binlerce Anzak torunu Yeni Zelanda ve Avustralya’dan dedelerinin ziyaretine gelmese Çanakkale’yi 20 yıl önce çoktan unutmuştuk.



100 yılda bir

Her yıl bir öncekinden daha iyisini yapmak gerekirken biz, 100 yıl da bir heyecanlanıyoruz tarihi başarılarımızın dönüm noktalarını anarken. O da geçip gidiyor işte. Diyorum ya bizim vefa mekanizmamız, 100’er yılık dilimlere bölünmüş; her 100 yılda bir çalışıyor, arası angarya. O arada tarihinden kopuk birkaç nesil yetişiyor, sonra kalkıp onlardan vefa, tarihine sahip çıkmasını bekliyoruz.



İşte Çanakkale Zaferi’nin 100’üncü yılı geldi, aklımız da başımıza. Çanakkale Savaşı’nı anlatamadığımız nesillere, anma törenlerinin ‘en görkemlisi’ni yaşatacağız. Dünyanın en tarihi savaşlarından, kendi tarihimizin en büyük zaferlerinden birini, bilmediği gibi duygusal bağı da kopmuş nesillere, dedelerinin ninelerinin canına, malına, evladına mal olan fedakarlıklarını anlatacağız. Tören bitecek, kaldığımız yerden devam, bilmediğine sahip çıkar mı insan?



Televizyondan izliyoruz

Ya tarih ve rakamlara indirgiyor, ya abartılı uhreviliğe sıçrıyor, savruluyoruz kararlı direnişin kalesi Çanakkale’de. Senin askerini, düşman askerinin günlükleri bile senden iyi anlatıyor, zaferini, onun tarih kitapları senden daha iyi işliyor. 10 bin kilometreden akın akın binlerce Anzak torunu, her yıl daha da kalabalıklaşarak Anzak Koyu’na geliyor, bizse Çanakkale’yi, onları izleyen televizyonların canlı yayınlarından izliyoruz.



Komutana “Dur”, kemiklere asfalt

Anlatamadığımız gibi anlayamamışız da. Savaşın kaderinin değiştiği Conk Bayırı’nda, bir anlık duraklama savaşı kaybettirdi işgalcilere. Atıyla ileri fırlayarak bu durmaya neden olan komutanın önüne dikilen anıt, şimdi ona “Dur” diyor sanki; tam önünü kapatan devasa Anzak Anıtı, Mustafa Kemal Heykeli’nin en az 10 katı büyüklüğünde.



Anzak anıtı, Mustafa Kemal'e "Dur" der gibi
Anafartalar’a, tarihimizi yaşamak için parayla giriyoruz artık. Binlerce şehidin kemikleri üzerine asfalt döküyoruz. O kemikleri göz ardı eden çevre düzenlemesi, yanlış yerlere yapılan otoparklar ve yapılar, büyükşehir parklarına çevirdi tarihi bölgeyi. Yakında bir de çocuklar için oyun grupları konursa tamam olur. Özgünlüğünün, çok önemli bir kısmını kaybettik Anafartalar’ın.


Vatandaşlar katılamayacak

Bilmiyoruz” dedik, öğretmeye niyetimiz de yok. Ziyaretçiyi bilgilendirme büroları olmalı, kitaplar, kitapçıklar dağıtılmalı, böyle yerleri, hele ki çocuklara, özel rehberler gezdirmeli. Ancak bilmediğimizi, Çanakkale Savaşı’nın anlatmak gibi bir derdimiz olmadığı için bilmiyoruz ya zaten. Bilen de saçını başını yoluyor, Kanlısırt’ta, Arıburnu’nda, Seddülbahir’de yerden yere vuruyor kendini. Savaş sonrası da böyle bir telafat veriyoruz!



100’üncü yıla, Dışişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı’ndan oluşan 3 bakanlığın ortak hazırlıklarıyla gireceğiz. 77 ülkeden katılımcılarla 39 ülkenin dış işleri bakanları davet edildi. Çok sayıda etkinlik gerçekleştirilecek. Bu arada Çanakkale Valiliği, düzenlenecek törene vatandaşların alınmayacağını bildirdi.


Bilmediğiniz Çanakkale Zaferiniz’i kutluyor, her dilden, dinden, ırktan şehit ve gazilerimizi, minnet ve saygıyla anıyoruz.

12 Aralık 2014 Cuma

FUHUŞ NEREYE GİTTİ?



12.12.2014 Milliyet-Ankara Gazetesi


Maşallah tarihi amfitiyatro üzerine genelev yapmış milletiz. Bentderesi’ndeki genelevin altından kocaman bir amfitiyatro çıkınca meslek mi yüceltiliyor, tarihiliği mi vurgulanıyor açıklayamadık kendimize. Üstüne yapmışız genel olarak evleri, titreşime almışız bölgeyi. Zemin sağlam olduğu için, e kocaman taş tiyatro varmış altında, 2 yıl öncesine kadar gelebilmiş en az 1800 yaşındaki eserler.



30 yıl önce de farkedildi

Roma Dönemine ait tiyatro, aslında 5 bin kişilikmiş ama bulunan taşlardan bin 500 kişilik kısmı ortaya çıkarılabilecek. 1930’da genelev yapılırken de fark edilmişti büyük ihtimal ancak kültür körlüğünden kaynaklanmış olsa gerek, umursanmamış. Genelevlerden başka oteller vardı üzerlerinde.



Eserler o kadar yüzeye yakın çıktı ki 2 yıl öncesine kadar fark edilmemiş olması mümkün değil, kaldı ki 1983 yılında bir temel kazısı sırasında yeniden fark edilmişti zaten. Hacı Bayram, Bentderesi, Kale, Anafartalar civarı tarumar olduktan 30 yıl sonra harekete geçebildik anca. Bölgenin tarihi dokusunu kaybettik, kartondan oyuncak gibi yapaylarını inşa ediyoruz şimdi.



Bentderesi şakaları bitti

Bentderesi” denince başka bir şey yokmuş gibi, ilk genelevler gelirdi akla. “Bentderesi’nde işim var” demeye korkardı insan; anında bıyık altından sırıtmalar, arkasından zincirleme şakalar sökün ederdi. Yıkıldılar. Şimdi Bentderesi’ne uğramak, ya gerçekten işiniz olduğuna ya da tarihe merakınıza yoruluyor.



Şakası bir yana, öncelikle Ankara’nın büyük bir hatasından dönmüş olması sevindirici, tarihi değerlerini koruması açısından. Öte yandan genelevlerin de tarihi bir işlevi olduğunu unutmamak lazım. Az buz değil, dünyanın en eski mesleği icra ediliyor bu mekanlarda. İnsanlık tarihi boyunca da önüne geçilememiş. En azından çevreden yalıtılmış bölgelere dönüştürülerek, alenileşmesine engel olunmaya çalışılmış, ‘genelev’ denen oluşum çıkmış ortaya. Ziyaretçi sayıları, konunun tarihte olduğu gibi hala ciddiyetini koruduğunu gösteriyor.



Şikayetler artarak devam ediyor

Bentderesi genelevleri yıkılınca yenisi yapılmadı. Sık gittiğimiz Ulus civarında, şuh bakışlı hanımlar belirdi yıkımdan sonra. Tanıdık bir esnafa, “Burada yakışıklıdan anlayan hanımlar artmış” diye takılınca kadın müşterilerinin Ulus’tan ayağını çekmeye başlamasından çok şikayet etmişti. O sıralarda bir Vali Yardımcımız, yazmamız için bizden medet ummuş, yazdığımızı, yine kendimiz okumuştuk. Hiçbir gelişme olmadı. Yıl olacak üzerinden geçeli.



Olay çığrından çıkmaya başlamışken Ankara Emniyet Müdürlüğü 2 ay önce harekete geçti Mücadele Eylem Planı başlattı. Resmi ve sivil ekiplerden oluşan 100'e yakın polis, heykel ve yakın çevresinde görevlendirildi. Daha yeni gittim sayılır, bir ferahlama görülüyor şuh bakışlı kadınlar nüfusunda. Yalnız...



Alenileşti iş

Yalnız bu uygulamaların geçici bir çözüm olduğu açık. Oradan kovunca bitmiyor ki iş. Ev baskınları, mahalle aralarından şikayet haberleri artarak gelmeye devam ediyor. Yani efendim yalıtılmış bölgeden çıktı, sokağa döküldü, alenileşti iş. 2 yıldır da konuyu çözmeye yönelik bir adım atıldığını göremiyoruz. İdareciler, yeterince rahatsız değil demekki.


Bazen tutamıyoruz kendimizi; bu şehir, tam bir öncelikler sırası belirleme özürlüsü çünkü.

25 Eylül 2013 Çarşamba

KARGAŞA KALESİ


20.09.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Üçüncü yazını da bitirdi, kargaşası bitmiyor. Üçüncü yazdır gelen turisti, geldiğine pişman ediyoruz. Pişman olanlara, hoş bir hafta sonu geçirmek isteyen Ankaralılar da dahil. “Ne yapalım?” diye soranlara Kale’yi, Hacı Bayram’ı, Hamamönü’nü öneriyorum ama Kale’yi gören şaşkınlığını ve şikayetini paylaşmadan edemiyor. 3 yıldır toz toprağı bitmedi. Altyapı çalışmaları uzadıkça uzadı. Altyapı bitmeden başlayan, önlem alınmadan gelişigüzel yapılan bina tadilatları, patlayan su boruları, kopan elektrik kabloları, önce mahalle sakinleri ve esnafın, sonra ziyaretçilerin burnundan getirdi. Getirmeye de  devam ediyor. Bu plansızlığın devamı halindeyse Ankara Kalesi’nin adını değiştirmek gerekiyor; “Kargaşa Kalesi” diyelim olsun bitsin. Gitmek isteyen, daha adını duyunca  nereye gideceğini bilir böylece.



“Kale, aynı Kale” dedirtmeyin
Köşemizi takip edenler, neredeyse 3 buçuk yıldır Kale’yi yakından takip ettiğimizi de biliyor. Laf olsun diye değil, Ankara’nın üzerine oturduğu hazine sandığını bir an önce keşfetmesi gerektiğine inandığımız için Kale’nin üzerinde gözümüz. Aynı biçimde Hamamönü’nün, Hacı Bayram’ın da üzerinde. Daha Yahudi Mahallesi, İsmetpaşa, Bentderesi, Kayabaşı, Anafartalar, Gar’a kadar uzanan tarihi güzergah sırada. Termal, sağlık, eğitim, doğa turizmlerine yönelik planlar var ama Ankara’da turizmi, bu bölgelerin düzenlenmesi başlatacak. Turizmin kilidi, başta Kale olmak üzere, bu bölgedir. O yüzden üçüncü yıldır Kale sokaklarında yeni bir gelişme göremeyip, toz toprakla karşılaşan ziyaretçileri, daha dikkatle düşünmeliyiz. “Kale, aynı Kale” dedirtmemek lazım. Bu arada 3 yıl aynı kazılmış sokağı kapatamayana da yan gözle bakarlar.



Plansız ve önlemsiz yürüyor
Kale’deki altyapı çalışmaları geciktiği gibi bir de kargaşa içinde yürüyor. Sokakları sözde trafiğe kapalı ama yayaları yıldıracak sıklıklıkta, vızır vızır işliyor arabalar, inşaat kamyonetleri. Tabii ki eğer bundan sonra eski Ankara evlerinde onarımlar ve düzenlemeler yapılacaksa inşaat olacak. Ama boş arazide yapmıyorsunuz ki inşaatı. Hem yerleşim hem ticaret hem turistik tesisler var çevrede. Planlayacaksınız, güvenlik ve temizlik önlemlerini alacaksınız. Bundan sonra belki 10 yıla yayılacak bu çalışmalar, iş, turizm ve inşaat bir arada yürüyecek. Denetleyeceksiniz. Tadilatını yapan, Kale’nin sahibi olmayacak.


Kale’nin sahibi olmuyorsunuz
Geçtiğimiz hafta editörüz Ömür Ünver’in haberindeki fotoğrafa bakıyorum. Bina tadilatı bitmiş, Kale Kapısı’nın tam girişindeki duvarın üzerine, 'Bursa Evi' diye kocaman tabelayı çakmışlar. Ankara’da, hem de simgesi Kale’de, Ankara Kalesi yazsa kızar insan, ‘Bursa Evi’ni dikmiş bayrak gibi. Oh bir de direkleri çakıp, arasını camla çevirip, seyir terası da yapmışlar mı Kale duvarına? Tarihi eser değil, Gölbaşı iskelesi sanki. Sonra arkadaşımızın haberi üzerine belediye görevlileri kaldırdı tabelayı. Bu cesareti ya da  denetimsizliği kutlayamayacağımıza göre, eleştiriyoruz. Bu arada o binanın içinde asansör olduğu geldi kulağımıza, tarihteki ilk asansör Ankara Kalesi’ndeymiş demek. Yeni yapmamışlardır herhalde, eskisini onarmışlardır mutlaka!


Kale’de, bir şeyler oluyor ama iyi mi oluyor daha kötüye mi gidiyor, tam kestiremiyoruz şimdilik. Plansızlık, başıboşluk ve denetimsizlik ürkütüyor çünkü. Kale için “Hazine sandığı Ankara’nın” diyoruz ama kıymet bilmeyene, konserve kutusu, teneke görünüyor anlaşılan.

20 Mart 2013 Çarşamba

ÇANAKKALE TİCARETİ


19.03.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



"Gelibolu Yarımadası savaşlarında, tümenden küçük kıta ve onların komuta makamlarda subay kaybı o kadar büyüktü ki, örneğin, tabur ve alayların çoğunda savaş günlüğü yazacak subay bulunamamış veya birbirinin yerini kısa aralarla dolduran subaylar, ne kendileri bu işe başlayabilmiş ne de kendinden önce başlanan işi devam ettirebilmiştir. Çanakkale Savaşı'ndan hayatını kurtararak çıkmış subayların bir kısmı da öteki cephelerdeki savaşlarda hayatını kaybettiğinden, günümüzde, yarımadadaki bu müthiş savaşın detaylarını bilen pek az insan kalmıştır..." (1335/1919) Çanakkale Savaşı’na karargâh kurmay subayı olarak katılan Binbaşı Mehmet Nihat, bu savaş hakkında çok az eser kaleme alınmasının nedenini böyle anlatmış. 20 yıl önceki kadar zayıf değiliz ama bu savaşı hala o gün “düşman” dediğimiz ülkelerin kaynaklarından, onların bakış açısına yakın öğrenmeye devam ediyoruz. Eser olarak, sayıca üstünlükleri sürüyor.



‘Düşman’dan öğrendik

1994 yılında ‘Johnny Turk’ belgeselini yaparken çok kıvranmıştık. Kendi arşivlerimizde savaşa ilişkin eser sayısı çok azdı çünkü. Çanakkale Savaşı’nda Türk askerini ve cephedeki günlük yaşamın ayrıntılarını, Avustralya ve Anzak askerlerinin günlüklerinden öğrendik. Askerimize, aşağılamak için ‘Johhny Turk’ demişlerdi ama düşman askerinin, düşmanı öven satırlarıyla doluydu o günlükler. Kendi arşivimizse karmaşık askeri terimlerle dolu resmi rapor kıvamındaydı. Ne genci ne yaşlısı, dedelerinin o günün süper güçlerine nasıl diz çöktürdüğünü, bu satırlardan anlayamaz, öğrenemezdi. Sağolsun Anzaklar, dedelerimizi ve kahramanlıklarını, bazen kızarak bazen överek anlatmış ya da anlatmak zorunda kalmıştı. Erlerin günlükleri, neredeyse dakikaları kaydetmişti.



Gelibolu eğlence parkı!

Şimdi o Anafartalar, Gelibolu cephesi, yani şimdiki Gelibolu Tarihi Milli Parkı, kitaplarıyla olduğu kadar bölgedeki uygulamalarla bir kez daha uzaklaşmak üzere kendi çocuklarından. Bir kere bu bölgeye, artık parayla giriliyor. “Arabayla girenlere paralı” diyorlar, sanki yürüyerek gezilebilecek bir yermiş gibi. Kaç lira olduğu değil, paralı olması rahatsız edici. Müzeler de para, otoparka para, yakında manzaraya nazır tesislerin eli kulağında, gelsin paralar! “Biraz genişletiyoruz” diye duble yollar, şehitlikler çevresine otoparklar yapılıyor. Bu inşaatlar sırasında insan kemikleri çıkmaya devam ediyor. Otopark, yol konforu, bu kemikler üzerine kuruluyor. Beton ve asfalt hakimiyeti suretiyle turistin rahatlığı, en üst seviyede tutuluyor!

Gelibolu Tarihi Milli Parkı, doğal bir park ve destanı yazanların mezarından çok, eğlence parkına dönüşüyor. Bir de tarihi, rivayet ve hurafelerle çalkalayınca ticaretin cazibesi göz kamaştırıyor.



İncitme atanı!

12 Mart’ta 92’inci yaşını kutlayan İstiklal Marşımız’dan sonra dünde 18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü’nün 98’incisini kutladık. Çanakkale’yi keşfetmiş ama bu sefer de böyle keşfetmişti torunları. Çok masraf yapıyor ancak Conk Bayırı’ndaki Atatürk Heykeli, dev Anzak Anıtı’nın gölgesinde kalmaya devam ediyordu. Şairleri kıskandıran satırların sahibi Mehmet Akif Ersoy söylemişti:

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

21 Mart 2012 Çarşamba

ŞEHİTLERİMİZLE ÖVÜNEBİLİR MİYİZ?


20.03.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

"Sürekli ateş etmekten tüfeğim kızgın bir çelik parçasına döndü. Zavallı şeytanlar... Düşündüğüm tek şey üstümüze gelmeye çalışan bu insanların kaçınılmaz kaderiydi. Bu bir soykırım..." diyordu 21 yaşındaki katip, Yüzbaşı D. Mitchell. Anzak askeriydi. ‘Johnny Turk’lerin, akın akın kurşunların üzerine, tüfekleri ateşlemekten işlemez hale getirinceye kadar yağmasını anlayamıyorlardı. Anafartalar’da anlayamadıklarını, Seddülbahir’de, Kumkale’de de anlayamadılar. Yüzlercesi, kabus gibi, bir anda siperlerden fırlıyor, kurşuna süngüyle geliyorlardı. Birkaç saniye sonra öleceğini bile bile süngüyle makineli tüfeklerin üzerine niye akın edilir, anlayamıyorlardı. Aşağılamak için taktıkları ismiyle ‘Johnny Turk’ler, vücudunu mermi yapıp, üzerlerine yağıyordu. Vahşiler!..

Savaşın seyri değişti
Daha hiç karşılaşmamışlar ama Avustralya’da, temsili Türk askeri afişlerinden biliyorlardı bu vahşileri. Esmer, tıraşsız, kirli görünümlü, bodur, çirkin yaratıklar olarak tasvir edilmişlerdi. “Şeytanlar…” dediği oydu Micthell’in.   
Arıburnu’na çıktıkları 25 Nisan’dan Mayıs’a kadar bu toprakları, çirkin vahşilerden kurtarmaya çalıştılar.

Adım atacak yer kalmayınca 24 Mayıs 1915’te, ölüleri defnetmek için ateşkes ilan edildi. İkinci şaşkınlıklarını yaşadılar. Birincisi; Kabatepe’den yapılması düşünülen çıkarmanın, Arıburnu’na kaydırılarak tırmanması zor araziye yönlendirilmeleriyle yedikleri kazıktı. Geç anladılar. İkincisi de buydu; çirkin vahşi falan yoktu ortada. Eli yüzü kendileri gibi, ölülerini taşımaya, mezarlarını kazmaya el veren, birbirine eşlerinin, çocuklarının, yavuklularının resmini gösterdikleri normal adamlar. Savaşın seyri değişti. Kendi topraklarını savunan adamların topraklarındaydılar!

Bir destan
Sonrasında, özellikle Anzaklar’la dünyanın en ilginç, edepli savaşı devam etti aramızda. Benzeri yok tarihte. İngilizden yedikleri kazıkların açığa çıkmasıyla bir ulus ve millet olma bilinci oluştu Avustralyalılar’da. Dedelerimiz, gerek kanları gerek adamlıklarıyla Anafartalar’dan bir devletin doğuşuna da el vermiş oldu. Mustafa Kemal Atatürk’le bir adım daha attık ve Mehmetçikle koyun koyuna yatan çocuklarını, çocuklarımız kabul ettik.

Bırakın bu çaresiz köşeyi, kitaplara, ansiklopedilere, dağlara taşlara sığmayan bir destandır Çanakkale Savaşı. Düşmanının bile minnetle andığı şehitlerimizin, ‘Kurtuluş’ için yazdığı önsözdür. Tükenmiş bir milletin, ölmek üzereyken son özveri nişanıdır. Kıymetini bilen torunlara tabii.

Şehitlik tartışması
İki eğilim başgösterdi bir süredir torunlarda. Biri; din için ölmeyeni şehitten saymıyor. Diğeri; şehitliği, neredeyse enayilikle bir tutacak, küçümsediği şehidi, adamdan saymıyor. Şehide ‘şehit’ demeye korkar olduk.

Bir insanın, canından değerli ne olabilir? O canı, bir millet adına vermiş adama, hiçbir borcumuz, saygımız olmayacak mı? En güzel, en yüce tanım şehitlikse eğer, şehitliği yakıştırmaktan güzel ne olabilir bu can borcunu yüceltmek için. Verilmiş canın, sıfat pazarlığını mı yapacağız? Düşmanımız kadar saygınız yok mu dedelerimize? İçlerinde, okullarını öksüz bırakan ortaokul, lise öğrencileri var ‘dedemiz’ diye andığımız. En güzel sıfatı yakıştırmaya çalışmaktan daha iyi ne yapabiliriz onları kutsamak için? Müsaadenizle şehidimize ‘şehit’ diyebilir, canını siper etmiş canları, görmek istediğimiz en yüksek mertebeye yükseltebilir miyiz gönül rahatlığıyla?

Sormuyorum zaten, öyledir. Ne kadar ısırık ısırık dişlense de bizim gönlümüzde, en yüksek yerdedir onlar. Hepsi bizim dedemiz, babamız, anamız ve çocuklarımız olmuştur. Çimdik çimdik didiklemeyin, çarpılırsınız!

Tüm şehitlerimiz önünde saygıyla eğiliyoruz, nur içinde yatsınlar.

19 Mart 2011 Cumartesi

ÖLÜRSEM ŞEHİT YAŞARSAM GAZİ


18.03.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Deyip, “büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öperim” diye bitiyordu. Başı da en fazla “Nasılsınız? Cenab-ı haktan dileğim iyi olmanızdır” diye başlar. Cephede, okuma-yazma bilen arkadaş bulanın mektubu da anıları da bu kadardı. Bu kadar kısa, birörnek mektuplardı. Bir zaman sonra, komutanları bile günlük tutmaya, mektup yazmaya zaman bulamaz olmuştu.

Oysa Anzak askerlerinin, yüzlerce kitap olmuş mektupları, anıları vardı. Yayınlanmayanlarla binlerce belki. Bazısı, adeta saniyeleri kaydetmişti defterlerine. Kara, traşsız, öldürülesi barbarları yeryüzünden kaldırmaya gelmişlerdi. Günler ilerledikçe Avustralyalı askerlerin satırları, düşmanını sevecenlikle tarif eden ve anlatan satırlara dönüşmüştü. Türk safını, onların anılarından öğrendik. Anafartalar Cephesi’nde, dünyanın, gelmiş geçmiş en ilginç savaşı gerçekleşiyordu; dostane bir savaş!

Kendi tarihini başkalarından öğrenmek
Merak etmeyin, Çanakkale Savaşı’nı anlatmayacağım! Çanakkale Savaşı’nı, 28 yaşında öğrenmiş olmaktan yakınacağım. Kendi şirket olanaklarımızla çekmeye karar verdiğimiz belgesel olmasa iki paragrafa sığan bir tarihle ölecek olmanın utancını paylaşmak istiyorum. İngilizler, Fransızlar, özellikle Avustralyalılar, Çanakkale tarihlerini yazmış, bir biz yazamamıştık anlaşılan. Anzakların bizi andığı adı koymuştuk belgesele; ‘Johnny Türk’. Belgesel için okuduğum Anzak askerlerinin anıları, günlükleri ve resmi tarihlerinin sayfaları, zihnimde patlayan tokat oldu birer birer. Kendi tarihimi, başkalarından öğreniyor, göz yaşlarım, onların yazdığı sayfalara damlıyordu. Sanki derdini anlatamayan bir dilsizin anlaşılamamasına kızıyor, hırsımdan ağlıyordum.

Çanakkale bize anlatılamamış
Şimdi gibi değil; 1994 yılında, okunacak kitap yoktu neredeyse Çanakkale Savaşı’yla ilgili. O belgesel olmasa, kıymet bilmez, dedelerinin toprağını küstahça çiğneyen, minnetsiz bir cahil olarak dolanacaktım ortalıkta. İçinde Çanakkale Savaşı olan her şeyi dikkatle okur oldum sonra. “Dedelerimiz dedelerimiz” dediğimiz içinde, 13-15 yaşında çocuklar var. Bugün, dökülen kanı küçümseyen, tarihi çarpıtan, yattıkları toprağı ticaretin, siyasetin malzemesi yapan yetişkinler var. Olmaz olsunlar; düşmanımızın(!) sayfalarında yok sizin kabalığınız, saygısızlığınız!

Çanakkale Savaşı’nı, çocuklarına anlatamayan bir millet, ancak kendisine ihanet ediyor olabilir. “Anlat Çanakkale’yi” derseniz, “Çanakkale bize anlatılamamış” derim. Tarihimi geç öğrenmekten duyduğum utancı, hala taşırım. Karlı, yağmurlu, güneşli her mevsimde gördüm Gelibolu’yu, Anafartalar’ı. Hiç şaşmadı, her ziyaretimde, dedesinin izinde bir Anzak’la, mutlaka karşılaştım!

Jülide Gülizar
Bir deniz fenerimizi daha kaybettik. Son saniyeye kadar meslek ahlakıyla arı diliyle okşayan sesi ve kararlı duruşuyla bir anıtımız daha devrildi. 82 yaşındaki çabasının, 10'da birine ulaşamadım. Meslektaş olarak, aydın bir kadın olarak, dilimizi sahiplenişiyle son ana kadar çalışkanlığı ve uyanık bilinciyle ruhumuzun emniyet kemerlerindendi. Dinlerken izlerken içim aydınlanırdı. O koca çerçeveli gözlükleri gördüğüm her yerde izledim onu. Biraz da okuldayken kurs almıştık kendisinden. Alçakgönüllü bir efsaneydi. Yapıcı bir kişiliğe duyduğum minnetle bu satırları yazıyorum. Yalpalamayan bir meslek ahlakı ve kişiliğe minnetle...

Nur içinde yatın Jülide Gülizar, mekanınız cennet olsun, Allah baba, hem sizin hem Çanakkale şehitlerimizin ruhuna gani gani rahmet eylesin.