atatürk heykeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatürk heykeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2013 Salı

RUHU VAR DİLİ YOK


29.10.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



2010 Aralık başıydı. Ulus’ta, akşam saati karanlığına kalmışım. Metroya doğru yürüyeceğim. Ulus Hali önünden Alsancak Sokak’a girdim. Oradan şimdiki Gençlik ve Spor Bakanlığı, o zamanki Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü yanındaki merdivenlerden Atatürk Anıtı’nın olduğu meydana çıkacağım.



Karanlık anıt

Çıktım. Karanlık bir meydana çıktım. Ulus Meydanı’nın soluk ışıklarının yetmediği, aydınlanması, dükkanların ışıklarına kalmış bir meydana. Atatürk Heykeli, bir karaltı meydanın ortasında. Bu anıt aydınlanmayınca ne kadar eksiliyormuş meydan, ilk kez o gün gördüm.



Daha önce ne kadar karanlık kalmıştır bilmiyorum, yaklaşık 3 ay sonra, 25 Şubat 2011’de yine yolum düştü Ulus’a. Saat akşamın 8’i. Karanlık devam ediyordu. Bu kez Ulus’taki kavşağın ortasına, güçlü ışık veren yüksek bir direk dikilmişti. Meydana verdiği ışık güzeldi ama ışık, heykeli zayıfça yalayıp geçiyordu sadece. Anıt yarı karaltı, yine eksik, boştu meydan. Elektrik donanımı çürümüş, sık sık arızalanıyordu herhalde.



Loşlukta boğulacak son cadde


Metroya doğru yürürken loş cadde ışıklarında kaybolmuş Ankara Palas’ın önünden geçtim. Ankara Palas değil de kömür deposu sanki, bu kadarcık ışık ona da sızardı zaten. Eski Meclis’e kaba mı kaba bir aydınlatma, gerisi yok caddenin. Aşağıdan yukarıya doğru, Türkiye Cumhuriyeti’nin rahmi karanlıktı. Gündüzü aleladeydi, gecesi de şık değilmiş bu caddenin; Cumhuriyet Caddesi.



Karanlığa dikkat çekebilmek, ilgilileri uyarmak açısından bir sonraki gün Milliyet Ankara Gazetesi’nde haber yaptık Heykel’in durumunu. Çıt çıkmadı. Gittim değişmedi, zaman geçti geldim, yine değişmedi. Karanlığı aydınlatacak yetkililerin, işi başından aşkındı demek. Kentin gazetelerini, okumaya zaman bulamıyorlardı.



3 yılda giderilen arıza


24 Ekim 2013, Büyükşehir Belediyesi’nden bir haber düştü önümüze: “Atatürk Bulvarı üzerinde yer alan Ulus’taki tarihi Atatürk Anıtı ile Sıhhiye’deki Zafer Anıtı ve Hitit Heykeli’nde ışıklandırma sistemleri yenilendi.” Şöyle devam ediyordu kısa haber; “Büyükşehir Belediyesi Kent Estetiği Dairesi ekipleri, Ulus’taki Atatürk Heykeli’nin ışıklandırmasını sağlayan sistemdeki teknik arızayı giderdi. Ekiplerin çalışması sonrasında Ulus’taki Atatürk Anıtı, yeniden aydınlandı.” Eli değmişken Zafer Anıtı ve Hitit Heykelini de çıkarmışlar aradan ya, 3 yıl sonra ellerinize sağlık!



Değer bilmeyen kaybeder


Cumhuriyet, mezhebi, kökeni fark etmeksizin dedelerimizin, ninelerimizin emeğiyle yoğrulmuştur. Harcına, kanı damlamıştır herkesin. Çökmüş bir imparatorluğu 4 yılda Cumhuriyet’e dönüştürmek, ancak halkın desteğiyle olabilir. Bir kesimin değil, milletin eseridir Türkiye Cumhuriyeti. Onun simgelerine sahip çıkmak, dedelerimize, ninelerimize sahip çıkmaktır. Dili yok ama ruhu var o anıtların, ilgisizlikle aşağılamakla değerinden kaybetmez. Kaybedecekse değer bilmeyen kaybeder.


90’ıncı yaşına erişen Türkiye Cumhuriyeti’nde, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız, hepimize kutlu olsun.

20 Mart 2013 Çarşamba

ÇANAKKALE TİCARETİ


19.03.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



"Gelibolu Yarımadası savaşlarında, tümenden küçük kıta ve onların komuta makamlarda subay kaybı o kadar büyüktü ki, örneğin, tabur ve alayların çoğunda savaş günlüğü yazacak subay bulunamamış veya birbirinin yerini kısa aralarla dolduran subaylar, ne kendileri bu işe başlayabilmiş ne de kendinden önce başlanan işi devam ettirebilmiştir. Çanakkale Savaşı'ndan hayatını kurtararak çıkmış subayların bir kısmı da öteki cephelerdeki savaşlarda hayatını kaybettiğinden, günümüzde, yarımadadaki bu müthiş savaşın detaylarını bilen pek az insan kalmıştır..." (1335/1919) Çanakkale Savaşı’na karargâh kurmay subayı olarak katılan Binbaşı Mehmet Nihat, bu savaş hakkında çok az eser kaleme alınmasının nedenini böyle anlatmış. 20 yıl önceki kadar zayıf değiliz ama bu savaşı hala o gün “düşman” dediğimiz ülkelerin kaynaklarından, onların bakış açısına yakın öğrenmeye devam ediyoruz. Eser olarak, sayıca üstünlükleri sürüyor.



‘Düşman’dan öğrendik

1994 yılında ‘Johnny Turk’ belgeselini yaparken çok kıvranmıştık. Kendi arşivlerimizde savaşa ilişkin eser sayısı çok azdı çünkü. Çanakkale Savaşı’nda Türk askerini ve cephedeki günlük yaşamın ayrıntılarını, Avustralya ve Anzak askerlerinin günlüklerinden öğrendik. Askerimize, aşağılamak için ‘Johhny Turk’ demişlerdi ama düşman askerinin, düşmanı öven satırlarıyla doluydu o günlükler. Kendi arşivimizse karmaşık askeri terimlerle dolu resmi rapor kıvamındaydı. Ne genci ne yaşlısı, dedelerinin o günün süper güçlerine nasıl diz çöktürdüğünü, bu satırlardan anlayamaz, öğrenemezdi. Sağolsun Anzaklar, dedelerimizi ve kahramanlıklarını, bazen kızarak bazen överek anlatmış ya da anlatmak zorunda kalmıştı. Erlerin günlükleri, neredeyse dakikaları kaydetmişti.



Gelibolu eğlence parkı!

Şimdi o Anafartalar, Gelibolu cephesi, yani şimdiki Gelibolu Tarihi Milli Parkı, kitaplarıyla olduğu kadar bölgedeki uygulamalarla bir kez daha uzaklaşmak üzere kendi çocuklarından. Bir kere bu bölgeye, artık parayla giriliyor. “Arabayla girenlere paralı” diyorlar, sanki yürüyerek gezilebilecek bir yermiş gibi. Kaç lira olduğu değil, paralı olması rahatsız edici. Müzeler de para, otoparka para, yakında manzaraya nazır tesislerin eli kulağında, gelsin paralar! “Biraz genişletiyoruz” diye duble yollar, şehitlikler çevresine otoparklar yapılıyor. Bu inşaatlar sırasında insan kemikleri çıkmaya devam ediyor. Otopark, yol konforu, bu kemikler üzerine kuruluyor. Beton ve asfalt hakimiyeti suretiyle turistin rahatlığı, en üst seviyede tutuluyor!

Gelibolu Tarihi Milli Parkı, doğal bir park ve destanı yazanların mezarından çok, eğlence parkına dönüşüyor. Bir de tarihi, rivayet ve hurafelerle çalkalayınca ticaretin cazibesi göz kamaştırıyor.



İncitme atanı!

12 Mart’ta 92’inci yaşını kutlayan İstiklal Marşımız’dan sonra dünde 18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü’nün 98’incisini kutladık. Çanakkale’yi keşfetmiş ama bu sefer de böyle keşfetmişti torunları. Çok masraf yapıyor ancak Conk Bayırı’ndaki Atatürk Heykeli, dev Anzak Anıtı’nın gölgesinde kalmaya devam ediyordu. Şairleri kıskandıran satırların sahibi Mehmet Akif Ersoy söylemişti:

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

25 Ekim 2010 Pazartesi

ANKACAN EMLAKÇI

22.10.2010 Milliyet-Ankara Gazetesi

Malum telefon. Açtım. Artık sesini tanıyorum.
- Yarın öğlen, bir buçuk gibi, Anafartalar Caddesi, şu numarada bekliyorum. Bakalım yerimi kolay bulabilecek misin? dedi.
- Bugün de gelebilirim.
- Yok yok, yarın dediğim saatte…
Önüne geçilmez bir gitme isteği duydum ama anlaşıldığı üzere oyun, ertesi gün sahne alacaktı.

Ertesi gün, sabredemedim, az erken çıktım. Atatürk Heykeli’nden Ulus Çarşısı’na dalıp, Hal Sokak’tan Anafartalar Caddesi’ne yürüdüm. Caddeye çıktım, çok yürümeden “kesin burası” diyeceğim iki tabela gördüm: Binanın birinci katında, yol tabelası gibi ok biçiminde iki tabela. İki binanın ortasına denk getirilmiş; bir binaya bakanda kocaman bir ‘GÜZEL’ yazısı, diğer binaya bakanda kocaman ‘ÇİRKİN’ yazısı okunabiliyordu. Yakından bakınca seçilmeyen  kısımlarında şöyle yazıyordu: Hesaplı ve GÜZEL mi? Hem pahalı hem ÇİRKİN mi? Ancak dibine kadar gelmeden ‘GÜZEL’ ve ‘ÇİRKİN’ dışındakiler okunmuyordu. Ortada ‘Seçici Emlak’ yazıyordu.

Karşı kaldırıma geçtim. ‘GÜZEL’in gösterdiği bina, Cumhuriyet ve Başkent’in ilk modern apartmanlarından biriydi. Dikkatli bakmayınca gözünüzü çelmeyen sadeliğin alçakgönüllülüğüne ama dikkat ettikçe gözünüzü alamadığınız mimari detaylara gömülüyordunuz. “Ufff çok güzelmiş ya.. hiç dikkat etmemişim.. teras katının güzelliğine bak!”

Diğer bina, dört duvar ve pencereden ibaret, hiçbir özelliği olmayan, kişiliksiz bir yapıydı. Eski ve ‘GÜZEL’ binadan biraz yüksek, duvarına yaslanarak “Gideceksin buralardan!” dercesine kafa tutuyordu sanki.

Emlakçı, “ÇİRKİN” binadaydı. Çıktım, çaldım kapıyı. Tam isabet!.. Ankacan, açtı kapıyı. Gülerek “hoş geldin” etti beni. “Şeytanın aklına gelmez” dedim. “Sen de az şeytan değilsin, ikiletmeden buldun” dedi. Hemen çay söyledi. Hal hatır sormaya kalmadan kapı çaldı. Oturduğu yerden kapıyı açan bir düğmeye bastı bizimki. Son sıcaklar, bitmemişti henüz. Kısa kol gömlekli, kravatsız, kumaş pantolonlu, kısa sayılacak boylu ve alnı açık, gerine gerine, 3 çocuk babası görünümlü biri girdi içeri. “Selamünaleyküm komşu” diyerek yaklaştı. Aleykümselam ettik.
- Sahibiyle görüşecektim ama…
- Benim.
- Aşağıdaki marketin müdürüyüm ben. Bir mevzu vardı.
- Buyurun.
- Ya bizim patron görmüş şu sizin tabelaları. “Sanki ‘ÇİRKİN’ diye bizi işaret ediyorlar gibi oluyor, rica ediver kaldırsınlar şunları” dedi.
- Reklamımız onlar bizim.
- Ya ne olacak, başka birşey yazarsınız. Parası neyse verir, biz yaptırırız yeni reklamınızı.
- Olmaz.

Duraksadı müdür. Ankacan, masanın arkasında, iri kalıbıyla anaokulu sırasına oturmuş yetişkin görüntüsü veriyordu. Ağzı ve gözleriyle etkili konuşabilen biriydi.
- Komşu “olmaz” diye bir şey yok. Takıntılı bizim patron, kafayı takar, kaldırtır.
- Sıkıyorsa kaldırtsın.

Arabalarda, üçüncü vitesten birinci vitese atınca motor bağırır ya, içeri üçüncü vitesle giren müdür, birinci vitese öyle hızlı ve sessiz attı ki “bu motor, sadece insanoğlunda olabilir ” dedirtti içimden. “Siz de ekmeğiniz peşindesiniz tabii. Bu biçimde ileteyim ben o zaman” dedi ve izin isteyip, çıktı. “Ankacan da Ankara Canavarı’nın kısaltması” desem merdivenlerden aşağı vitesi boşa alıp, yuvarlanarak inebilirdi!

“Bekle” dedi Ankacan. Yarım saat sonra telefon çaldı. Patron arıyordu. Dinledi dinledi dinledi, “Marketin çirkin, Ulus’a yakışmıyor, boşa arama bir daha pişman ederim seni” deyip kapattı.

3 hafta sonra yine çağırdı beni. Marketin ön cephesi, Ankara taşıyla yeniden yapılmış, içeriye eski eşyalar serpiştirilmişti. ‘Güzel’, ‘Çirkin’ tabelaları inmişti. Sırıtarak “Yürü, burada olmaz, Kale’de içelim çayı” dedi, çıktık.