angiad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
angiad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2016 Cumartesi

EKONOMİ DE AĞIRDAN ALMANIN BEDELİ



08.04.2016 Milliyet-Ankara Gazetesi

Çok ağırdan alıyorduk hem de. Son 30 yılda zaten sezilmeyen küçük adımlarla devlet katkısı azalıyordu Ankara ekonomisine. Son 10, özellikle son 6-7 yılda her yıl bir Polatlı nüfusu  nüfusuna ekleniyor ancak ekonomisi, aynı hızda büyümüyordu başkentin. Olan da rant ve tüketim ekonomisinden ibaretti ağırlıklı olarak. 1 satan 4 alan bir kentin, sağlıklı bir ekonomisi olduğunu söyleyebilir miyiz? Üretmek yerine ranta ve tüketime dayanıyorsa balondur o kentin ekonomisi. Patlıyor balonumuz...

Sanayinin önü açık değil
Hakkını yememek lazım, Ankara’nın sanayicileri, 10-12 yıldır dünyadaki ve bölgemizdeki gelişmeleri doğru okudu ve bir üretim atağına geçmek için kolları sıvadı. Sanayi üretiminde, savunma ve havacılık sanayisine ek olarak bilişim, raylı ulaşım sistemleri, tıbbi araçlar, alternatif enerji, kauçuk gibi alanlarda adımlar atmaya çalışıyorlar. “Çalışıyorlar” diyoruz çünkü bürokrasi hazretlerini aşamıyor, yöneticilere anlatamıyorlar ne kadar çalışsalar da.

Bürokrasiyi aşamıyor, yerel yöneticilerle eşgüdümlü çalışamıyor, kentin ileri gelenleriyle birlik olup başkentin geleceğini çizemiyorlar. Sanayinin yeni atılımları için ihtiyacı olan yol, su, elektrik gibi altyapı yatırımları bekliyor, bayatlamış yasa ve yönetmeliklerle gemi hızlanamıyor, bu arada yeni proje ve tasarılar, bürokrasinin sümen altlarında güncelliğini kaybedip, günden güne soluyorlar. İşi iyi olan da kendinden ötesine bakmıyor, kamarasını gemi zannediyor, gemi battığında kendisine bir şey olmayacak sanıyor. Hepimiz aynı gemideyiz oysa.

Strateji, yönlendirme yok
Ankara ticareti içinse dünyayı ve bölgeyi iyi okuduğunu söyleyemeyiz. Rant ve tüketime dayalı ticari hareketlilikle yetiniyormuş görünüyor. Esnaf sanatkar kendi haline terk edilmiş, her gün pastadaki dilimleri biraz daha küçülüyor, üretime yönelik küçücük projeler için bile kapı kapı dolaşıyor, destek bulamıyorlar. Yönlendirilmiyor, bir strateji etrafında toplanamıyor, el yordamıyla yollarını bulmaya çalışıyorlar. Balon ekonomi patlamaya başlayınca da en zayıftan başlıyor yok etmeye. Ağırdan almanın bedelini, ağır ödeyeceğiz böyle giderse.

Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir, 5 Nisan’da Ankara Kulübü’nü kabulünde, “Sanayicilerin Ankara’yı terk ettiklerini, liman şehirlerine gittiğini görüyoruz” dedi. Aynı gün Ankara Genç İşadamları Derneği (ANGİAD) Başkanı Emre Altındağ, “Ankara ticareti iflasın eşiğinde, acil tedbir şart” diye öneriler sıralıyordu. “Balon hava kaçırıyor, patladı” diyorlar duyana.

Musibetten hayır çıkaralım
Ve söz sahibi olanlar, hala günübirlik çözüm önerileriyle deliğin kapanacağını sanıyor. Köklü sistem değişiklikleri lazım, yeni yasal düzenlemeler, eylem planları lazım. En birincisi, camianın bir araya gelip, kentin yöneticileriyle üretim hedefli projeler geliştirmesi, bunun için görev dağılımı yapması lazım. Sıfır turizmli başkentte, sağlık turizminden bahsediliyor, ne tarih ve kültür ne sağlık turizminin hiçbir altyapısı hazır değil. Otel yapmak dışında hazırlanma gayreti de göremiyoruz.

Bombalarla solan çarşılarımızı günübirlik önlemlerle canlandırma çabaları, balonunun hava kaçırmasına engel olamaz. Musibetten hayır çıkaralım, herkes kendi alanında olmak üzere, ciddiyetle masaya yatıralım Ankara ekonomisini. Eksikleri ve engelleri gür seslendirip, uzun vadeli çözümlerin peşine düşelim. Başkenti, elini kolunu tuttuğu gibi 3 beden de dar gelen bu deli gömleğinden, çekip kurtaralım artık onlarca yıldır giydiği yetmezmiş gibi.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

“EVSİZDEN ÇOK BOŞ EV VAR”



05.08.2014 Milliyet-Ankara Gazetesi


Kentlerde ev ya da yaşam alanlarının artık kullanım değeri değil değişim değeri var. Bu nedenle yatırım amaçlı alınıp atıl bekletilen mekân sayısı büyük boyutlara ulaşmış durumda. O kadar ki kapitalist kentlerde artık kullanılmayan ev sayısı, evsiz insan sayısından daha fazla" demişti.



“Üretmeden kazananlar karar veriyor”

Mart ayında Boğaziçi Üniversitesi’nde konferans veren İngiliz akademisyen David Harvey, tüm dünyada baş gösteren ciddi bir soruna dikkati çekiyor, şöyle devam ediyordu:

"70'lerin kentleri ile bugün karşılaştırıldığı zaman tehlike açıkça ortada. Aynı hızla devam edecek bir büyümeyle 50 yıl sonra nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalacağımızı düşününce, bugün kapitalist kentleşme hızının önüne geçmemiz gerektiğini net bir şekilde görebiliriz. Birkaç yıl kullanılmayan evlerin devlet malı haline gelmesi bile düşünülebilir."


Bitmedi. Gerekçesini de açıklıyordu Harvey:



Artık para fiziksel boyutunu yitirdi. Hem miktar hem mekân olarak sınırsız bir hal almış durumda. Üretmeden para kazanan sermaye sahipleri, aynı zamanda kentlerin yapılanması hakkında kararları veriyor. New York'ta yüzde 1'lik bir kesimin yıllık geliri 3.5 milyar dolarken halkın yüzde 50'si yıllık 30 bin dolar kazanıyor. Ve bu çoğunluk şehirle ilgili kararlara neredeyse hiç dahil olamıyor. Bu şekilde yaşanabilir kentler oluşturmak çok zor."



Amerikan ekonomisinin kriz nedeniydi

2012 Haziran ve Temmuz aylarında, “Türkiye Üretmiyor Tüketiyor” ve “Nasihat Dinlemeyenin İlacı Musibet” diye David Harvey’den habersiz, iki yazı kaleme almıştık. Yanlış konutlaşma politikaları ile sermayenin ranta yönlenişiydi derdimiz. Sanayi üretimine, özellikle de yüksek teknolojili sanayi ürünlerine yönelmemiz gerekirken herkes kolaya kaçıp, 20 yılda kazanacağı parayı 2 yılda kazanmaya odaklanıyordu.



Üstelik alt ve orta gelir grupları için konut ihtiyacı varken herkes lüks konut inşaatı ve ihtiyaç fazlası büyük alışveriş merkezleri dikmeye uğraşıyordu. Durmaya niyetleri yok, uğraşmaya devam ediyorlar. Ancak biz, bugüne fazla daldık, geleceği hepten boşladık.



Önümüzdeki kötü örnekten ders almayı beceremedik. Koca Amerikan ekonomisinin, bu konutları almak için krediler çeken ve onları ödeyemeyen insanlar ve firmalar yüzünden krize girdiğini görmemekte ısrar ediyoruz. Ve Harvey’in altını çizdiği gibi, evsizden çok kullanılmayacak ev üretme yolunda devam ediyoruz.



1 milyon konut stoğu

Nereden geldik bu konuya? Geçtiğimiz hafta Ankara Genç İşadamları Derneği (ANGİAD) Başkan Yardımcısı Emre Altındağ’ın yaptığı açıklamadan. “Bugün Türkiye’nin ana kentlerinin büyük bölümünde, haddinden fazla konut yapılmıştır. Bu da 1 milyonun üzerinde konut stoğu oluşmasına yol açmıştır. Üstelik satılmayan bu konutların azımsanmayacak kısmı da sağlıksızdır” demişti.



Bir müteahhit olarak konuya kendi açısından bakarak “İnşaat sektörünün kârlı gözükmesinden dolayı konut işine giren firmaların beton yığınına çevirdiği kentlerden biri de Ankara’dır. Bu plansız yapılaşma, aynı zamanda yaşanabilir alanları tıkamak, şehre ihanet etmektir” diye devam etmişti.



Bu hata, her yerde yapılıyor. Ankara’daki kentsel dönüşümün yüzde 92’si, boş arazilerde gerçekleşiyormuş. Şehrin çok dışına yapılan devasa sitelerle bir de altyapı yükü biniyor belediyelerin ve tabii ki bizim üzerimize.



Orta gelir tuzağına düşeriz

Ülke olarak ‘orta gelir tuzağı’na düşmek üzereyiz. Yeni icatlarla yeni teknolojiler ve üretim gerçekleştirmediğimiz için. Kuyruğumuzu kovalıyoruz yani epeydir. Kuyruğun ucunda inşaat sektörü kaldı son olarak. İnşaat için kredi çeken firmalar da ödeyemiyor, bir bir iflas ediyormuş. O da bitince ne olacak?



Rant ekonomisinin sınırındayız. Durmalı, biraz nefeslenmeli,  geleceğin yaşanabilir kentlerini ve sermayenin yöneleceği yeni üretim alanlarını kurmak için düşünmeliyiz. İstanbul gitti ama Ankara’nın hala şansı var. Çabuk karar vermeliyiz.


Efendim bir de bu David Harvey Marksistmiş. Şu işe bakın, bu arada biz de ‘gomonist’ mi olmuş olduk acaba onun fikriyatını beğenirken!

16 Mayıs 2012 Çarşamba

TARIM TEKNOPARKI

15.05.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

Yenilikçilik ve öncülük, yakışıyor Ankara’ya. Yarım yüzyıldan uzun bir zaman bozkırına gizlenmiş bu niteliği, bir-iki yıldır yeniden yeşeriyor aynı bozkırda. Özellikle son bir yılda ardı ardına gelen atılım ve gelişmeleri takip etmek zorlaşıyor bazen. 70 yıl toprakta yağmuru beklemiş bir tohum sabırsızlığıyla fışkırıyor düşünce ve girişimler. Zamanında bulmuş olsaydı suyu, kimbilir nasıl bir Ankara’da yaşıyor olurduk!

Geleceğin ihtiyacı
Nisan ayı başında çok ciddi bir adım atılmış, Ankara’nın 6 teknokenti bir araya gelerek ‘Ankara Teknokentleri Platformu’nu oluşturmuştu. Kendi ‘Bilişim Vadisi’ni oluşturmak için kendi adımını atma kararını, kendi arasında imzaladı Ankara. Kendisine yakışanı yaptı. Birkaç hafta sonra bir teknopark talebi daha geldi; ‘Agropark’ yani tarım teknoparkı. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Profesör Doktor Ahmet Çolak, özünde bir tarım kenti olan Ankara’ya, ürünlerin kalitesini geliştirmek için bir tarım teknoparkı kurulmasını önerdi. Ülkenin de dünyanın da en ciddi ihtiyacıdır. Gelecek, tarım ve hayvancılığındır. En yetkin üniversiteleri, yetişmiş nitelikli uzmanları ve uygun coğrafyasıyla tabii ki Ankara’ya yakışacaktı tarımın teknoparkı.

Rant güveleri
Bu düşünce Ankara için yeni değil. 1925 yılında Atatürk Orman Çiftliği, sadece mesire yeri olarak kurulmamıştır. Diğer amacı da tarım ve hayvancılık alanında üretilen ürünlerin, kalitesini geliştirmektir. Kendi parasıyla aldığı ve geliştirdiği araziyi, 1937 yılında halkına bağışlarken bu amaç, iki şarttan biri olarak girmiştir Mustafa Kemal Atatürk’ün vasiyetine. Şimdi ‘teknopark’ gibi güncel terimler kullansak ta aynı noktada yeniden buluşmuş oluyoruz kendisiyle. Oysa işlevinden uzaklaştırılan Çiftlik, bir yandan da rant güvelerinin kemirmesine kurban gidiyor günden güne.

Turşu surat markalaşmasın
‘Tarım Teknokenti’ önerisiyle aynı günlerde Ankaralı Genç İşadamları Derneği ANGİAD, ‘Fikri Haklar, Marka Tescili ve Markalaşmak’ konulu bir toplantı düzenlemişti. O toplantıda,  Ankara’nın coğrafi işareti olarak ‘Kalecik Karası Üzümü’ ve ‘Çubuk Turşusu’ dışında tescillenmiş bir ürünü olmadığı ortaya çıktı. Duyunca turşuya döndü suratım. ‘Turşu Suratlı Ankara Yazarları’ markalaşmazdı inşallah! 38 çeşit armudu, 10 çeşit üzümü, her biri 300 gram elması, ceviz gibi vişneleri, yuva kavunu, balı, keçisi, tavşanı varken hala Ayaş domatesi, Polatlı durum buğdayı, kedisi, takla güvercini, sevgi çiçeği, çiğdemi yaşarken turşu suratlı yazarları markalaşacaksa aşk olsundu!

Plan hazır, yapalım
“Daha önce Malatya’da hazırlanan projeye büyük katkı sunduk. Ancak oradaki proje çeşitli nedenlerle hayata geçirilemedi. Bizim fakülte olarak planımız hazır. Tek başımıza gerçekleştiremeyeceğimiz için ortak bir birliktelik sağlamak gerekiyor” dedi Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Profesör Doktor Ahmet Çolak hoca.

Ne duruyoruz? Çubuk’ta, Hayvancılık Organize Bölgesi, araştırma-geliştirme altyapısı hatta meslek okuluyla oluşturuluyor şu an. Plan hazırmış. Tarımınkini oluşturmak için bu önerinin, düşünülecek nesi var acaba?

18 Mayıs 2011 Çarşamba

DAHA ÇOK İŞ İÇİN


17.05.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Ekonomide baş döndüren rakamlar, toplumsal olarak karşılığını bulamıyor bazen. Çok para kazanıyorken aynı anda yoğun bir işsizlik hastalığına tutulmuş olabiliyor ülkeniz, şehriniz ya da yöreniz. Hemen nedenlerini saptayıp, hızla tedaviye başlamazsanız ilerliyor hastalık. Toplumların hastalanma hızını ve zamanını kestirmek zordur; işi şansa bırakmamak lazım.  Hastalığın muzdariplerinden biri de Ankara.



İşportacı

Seyyar satıcıların artmasından şikayetçi belediye başkanlarımız. Adres vermek istemiyorum ama bazı merkezlerdeki artış, bir süredir dikkat çekici hale geldi. ‘İşportacı’ da diyoruz onlara. Çok satıp, az kazanarak, günü kurtarmaktan başka çaresi kalmamış insanlardır. 20 tane mendil satarsa o günü 5 lirayla da kapatabilir, 15 lirayla da; marifetine kalmış. Niteliksiz işçidir çünkü, kentin ondan beklediği marifetlerle yetişmemiş, eğitilmemiştir. Memleketini terk etmiş, mahallesinde doyamaz olmuştur. Büyük kent ve kentin merkezi, son çaresidir. Daha kenarda köşede, dikkat çekmeyeceği yerlerde satarken gözünü karartır ve en görüneceği yere, merkeze gelir. Bütün gün kaç-göç yaparak, her an diken üstünde, şansını dener. Vergisini ve kirasını veren tüccara haksızlık olur. Bir kentin merkezinde, işporta artıyorsa kent ekonomisinde bir aksilik var demektir.



Bu işin bir yanı. Bir başka açıdansa…



Nitelik yoksa projeler hayal

Nitelikli işgücü, göçediyor Ankara’dan. Demek ki eğitilmiş, yetiştirilmiş, üstelik tecrübe edinmiş işgücüne, iş yaratamıyor, o becerilere uygun yatırımlar yapmıyor Ankara. Abdullah Değer, Ankara Genç İşadamları Derneği (ANGİAD) Başkanı. Bakın ne diyor: “İşçi ile sadece üretim yapılır. Araştırma-Geliştirme çalışmaları yapmazsanız, işgücünde niteliği arttırmazsanız, dışarıdan teknoloji satın almaya devam eder, hiçbir atılımı gerçekleştiremezsiniz.” Yani ‘Bilişim Vadisi’ hayal olur, savunma sanayi projeleri de güdük kalır diye anlıyorum Abdullah Değer’i. İşçinin çokluğu yeterli değil; nitelikli teknik çalışanların çokluğu da önemliymiş demek bir iş alanında.



Beyinlerimiz mevcuttur!

Konuştuğumuz şeye bakın! Nitelikli işgücünün, gerekliliğini anlatmaya, açıklamaya çalışıyoruz. Araştırma-Geliştirmenin önemini vurguluyoruz. Ne zaman önemsizdi ki bunlar? O yetenekli beyinleri Ankara’da tutamıyoruz, gidiyorlar. Dünya’ya, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinde yetişen beyinlerin buluşlarını, ürünlerini göndereceğimize, bizzat beyinlerin kendisini gönderiyoruz. Dışarıdan alıp, içeride satmaya biraz fazla alıştık galiba. “Kim uğraşacak, ne gereği var” rehavetinden, kendi çocuklarımızı görmez olduk. Kent girişine tabela asalım; “Toptan, perakende beyinlerimiz mevcuttur!



Doğru okuyalım tabloyu
Meslek okulları, üniversite-şirket işbirlikleri, niteliksiz işgücünü yönlendirmenin önemini bir kez daha yinelemiş olalım. Güzel projeler var önünde. Büyük işlerin arifesindeki Ankara, bu işleri söküp, almak zorunda. Fırsatları kaçırmaya dayanacak gücü yok. Nüfusunun şişkinliği, ekonomik büyümeden çok ümidini büyük şehire bağlayanların artmasından kaynaklanıyor. Balon, gün be gün şişmeye devam ediyor. Bu tabloyu, yanlış okumamalıyız. Okursak eğer, kentin göbeğine akan seyyar satıcılar, en az suçlusu olacaktır işgallerinin.

25 Aralık 2010 Cumartesi

ÇARPIK ALGILAMA

24.12.2010 Milliyet-Ankara Gazetesi

EGO otobüslerine, “çukur algılayıcı” takılacakmış. Büyükşehir Belediye Meclisi, bu algılayıcıların, Fen İşleri’ne ait araçlar yerine EGO otobüslerine takılmasının daha az maliyetli olacağına karar vermiş. ‘Çukur algılayıcılar’, özel cihazlarla çukuru, merkeze bildirecekmiş.

Işık görmüş bıldırcını aratmayacak bir sersemlik çöküyor bazı haberleri okuduğumda. “Neredeyim ben?” dedirtiyor, gerçek yaşamdan koparıyor bazıları. ‘Çukur algılayıcısı’ icadı yapılmış, Ankara’ya bile gelmiş. Hangi araca takınca daha ucuz olacağına kalmış iş. Hayatımda ilk kez duyduğum bu teknolojik icat ve Ankara’da oluşu, çok sersemletti beni. Kalakaldım öylece, algılayamadım. Altına sığınacak otobüs durağımız yok, çukuru merkeze bildiren aletimiz var!

EXPO 2020 hayali
EXPO 2020 hayali süslüyor Ankara’nın rüyalarını. Bu hayali, Ankaralılar’ın paylaştığına emin değilim. Ankara Genç İşadamları Derneği (ANGİAD) Başkanı Abdullah Değer, “EXPO hazırlıkları için, 1 milyar dolarlık bir bütçe gerekiyor. Yarısını Ankara Kalkınma Ajansı karşılarsa diğer yarısını biz karşılarız” demiş. Yani 500 milyon dolarını… Bıldırcın gibi, bu ışıltıya da bakarken sersemliyorum. “Tamam” dense tak, 500 milyon dolar hazır.

EXPO nedir? 150 yıldır, her 5 yılda bir düzenlenen bir Dünya Fuarı. 6 ay sürüyor. Binlerce sergi, tanıtım ve etkinlik düzenleniyor bu sürede. EXPO düzenlenen kentte, baştan aşağı her şey etkileniyor; kent alt yapısı, turizm, ticaret, sanat. Örneğin, en son 2010 EXPO’su, Çin’in Şangay kentinde yapıldı ve bizim ülkenin nüfusu kadar bir kalabalık ziyaret etti: 73 milyon kişi. 20 milyon turist getirecek diye yapmadığı kalmayan Türkiye kadar. Şu küçük ayrıntıyı da atlamayalım; EXPO 2010 Şangay için, yaklaşık 50 milyar dolar harcadı Çin devleti.

Testi kırılmadan
“Kardeşim seviyor musun, dövüyor musun?” diye tereddüt edenlere… “Müsaadenizle Nasreddin Hoca gibi, testi kırılmadan biraz hırpalayacağım” demek istiyorum. Çünkü…

Çünkü 1 milyar dolar, Ankara’nın, sadece yarım kalmış metro hatlarını bile anca karşılayacak bir bütçe. Haydi onu Ulaştırma Bakanlığı hallediyor diyelim. Beypazarı ve biraz da Gordion dışında tarihi ve turistik dokusu tamamen tahrip olmuş bir Ankara duruyor önümüzde. Hesaplar hep EXPO alanı için yapılıyor. Fuardan çıkan ziyaretçileri, nereye götüreceksiniz? Ulus’u, Kale’yi göstermeden, otobüslerle şehir dışına mı çıkaracaksınız? Belki İstanbul’a götürürsünüz! Fuar alanından çıktıklarında, nereyi gezecek, iki mütevazı lokanta dışında yerel yemekleri nerede yiyip, içecek, ulaşımlarını nasıl sağlayacak misafirlerimiz? Kazara biraz şiddetli yağmur yağsa alt geçitlere yüzmeye mi götüreceksiniz? Hacı Bayram, AŞTİ’ye benzemiş, otobüsleri oradan mı kaldıracaksınız? Durun ve bir bakın Ankara’ya lütfen; çok derin ve temel sorunları var kentin.

Temel eksikler, çarpık algılama
‘Çukur algılayıcısı’yla EXPO 2020’nin ne alakası mı var? İkisi de ben de aynı sersemliği yaratıyor o yüzden. Hoşafın suyunu emmiş elma dilimi gibi ıslanıyor Ankaralı, olmayan otobüs duraklarında. Balık istifi tıkılıyor belediye otobüslerine. Planlanan bütün metro hatları bitirilse bile yenileri acilen sırada bekliyor. Kale’ye, taksi ve tabanlarımız dışında ulaşım aracı yok. Yürüyen merdivenleri, eksik, olanlar da yürümüyor. Bozkırda, sele kapılıyoruz. Yön tabelaları hatalı, hep kayboluyoruz.

Sokaklar, hayallerinizi ve teknolojilerinizi bu yüzden paylaşamıyor. Sokakları başka yere, yönetici ve girişimcileri başka yere bakıyor Ankara’nın. Asgariyi algılayamayan, azamiyi algılıyorsa eğer, ‘çarpık algılama’ olur bu durumda. Yapılanlar da geliştirici değil, olsa olsa geçici olur.

26 Ekim 2010 Salı

ANKARA’YA ‘DUYARLILIK’ ZAMANI

26.10.2010 Milliyet-Ankara Gazetesi

Geç duymuştum ‘Ankara Duyarlılık Girişimi’ni. 4 Mart 2004 yılında yapılan, insanın ciğerine işleyen basın açıklamalarını, geç te olsa okumuştum. Özetle; “Hep beraber terk mi edelim Ankara’yı, yoksa ruhuna yakışır bir başkente dönüştürmek için çabalayalım mı?” deyip, önlemleri sıralıyorlardı. ATO, ANGİAD, ANKESOB, Gazeteciler Cemiyeti, ÇGD, Ankaralılar Vakfı, Vekam, Mülkiyeliler Birliği, AST gibi etkili 40 sivil toplum örgütünün imzalarıyla birlikte… O dönem İstanbul’daydım.

Geçtiğimiz haftalarda yapılan I.Ankara Turizm ve Tanıtma Konseyi Toplantısı’nın ardından, bu girişimi anımsadım yeniden. ‘Ankara Duyarlılık Girişimi’nin pek çok üyesi de bu toplantıya katılmıştı. Ancak 2004’teki duyurudan sonra, ne bu toplantıya kadar ne de sonrasında, girişimle ilgili bir duyuru, haber ya da etkinlikle ilgili bilgiye ulaşamadım. Belki de “Ankara’ya duyarlı olunacaksa biz, onu da oluruz, siz, işinize bakın” diye yüreklere su serpen birileri çıkmıştır, kim bilir? Sorunlar baki nitekim!

Geçici Bir Heves Miydi?
Öyle bir saman alevi gibi parlamış, geçici bir Ankaralı hevesi miydi acaba girişim? Tarihe bakarsanız 2001 Ekonomik Krizi’nin sonrasında, krizin, kentte daha iyi hissedilmeye başlandığı bir döneme denk geldiğini anlıyorsunuz. 2001 Krizi, ilk zamanlar, İstanbul kadar hissedilmemişti Ankara’da. Birikmiş sorunlar, genellikle böyle zamanlarda masaya yatırılır. O arada hava açarsa herkes bahçeye koşar, şen şakrak, güneşin keyfini çıkarır, bir sonraki bulutlar gelinceye kadar. Bulutlarla yağmurlar, karlar gelip, çatı akınca, çatlaklardan soğuk girince bıraktığınız yerde olduğunuz gerçeğiyle yeniden yüzleşirsiniz.

Bu ‘duyarlılığa’, o yüzden gereksinim olduğunu düşünüyorum. Geçici değil, devamlı olmalı. Altına atılan 40’a yakın imza ve gerekçeleri, önemli olduğu için olmalı. Ankara, öncelikle bu 40 imzayı ve çabalarını gösterip, el verecek yeni imzaların katılımını sağlayabilecektir. Yeter ki geçici heves olmasın.

Yeni Umut Vali
Israrımın bir nedeni de zamanlamayla ilgili: Ankara Valisi Alâaddin Yüksel’in göreve başlamasıyla dikkat çekici çalışmalar yapması ümidimizi canlandırdı. Ertelenen sorunların seslendirilmesine ön ayak oluyor. Ankara için ciddi işler yapmak isteyen biri izlenimi veriyor bize. Eh ‘Ankara Duyarlılık Girişimi’ gibi çabaları canlandırmak için, bundan ala zamanlama olur mu?

‘Ankara Duyarlılık Girişimi’ canlanmalı, kurumsallaşmalı ve katılan imza sayısını artırmalı.  Yeni bir ekonomik kriz kapıyı çalmadan, hava güneşliyken rehberlik etmeli, uygun yatırımların inatçı takipçisi olmalıdır.

Ankara’da sözü geçenler, doğru sözü ortaya koyacak, biz de destekleyeceğiz. Güneşte, bahçenin keyfini sürüp, sadece hava kapalıyken desteğimize başvurulursa kararsız kalmamıza kızmasınlar.

Karar Zamanı
Bir karar ve dönüm noktasında görüyorum Ankara’yı. Bayrağına göz dikenler var. Önümüzdeki 5 yılda atılacak adımlar, kentin başkentliliğini etkileyecektir. Dün başlamış olmalıydık. ‘Ankara Duyarlılık Girişimi’nin 2004’deki çıkışından bu yana 6 yıl geçmiş. Nedense gerisi getirilmemiş. ‘Ankara Duyarlılık Girişimi’ yapmayacaksa o göreve aday yeni oluşumları gözleyeceğiz o zaman. Yoksa cimcik cimcik koparılan parçalarıyla başkentin, kendini koruyamayacağı korkusunun ecele faydası olmayacak!