ateş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ateş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2017 Pazartesi

AYAKÜSTÜ KALE MEYHANESİ



18.03.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Bu yazımızdan itibaren Cuma yazılarımız, Cumartesi günleri yayınlanacak

Kale lokantaları sinek avlıyor, sokakları hareketli. Yeni Hayat İlkokulu’nun çevresi açık hava meyhanesine dönmüş. Az az görüyorduk ama artık mekan olmuş. Kimi zaman daha okuldayken başlıyormuş, okul dağılırken manzaranın hasına denk geliyormuş çocuklar. Biz, gece partisini gördük.

Ortası okul
Geçtiğimiz Cumartesi sofralaştırılmış araba kaportaları, dükkan arkası köşe zulaları, duvarları kapkara yapmış harlı ateş alevleri arasında Kale’ye çıktık. Sur üstünde okula bakan eski evlerden birini yakıyorlarmış yavaş yavaş. En son çektiğimiz fotoğrafta o evin pencere doğramaları duruyordu ki o doğramaların, yukarıdan izlediğimiz muhabbetin ortasında yanan harlı ateşin kaynağı olma ihtimali yüksekti. Çok eksilmişti ev sadece pencereler değil.
Ankara Kalesi sur üstündeki evin, doğramaları sökülmeden önceki hali
Bu muhabbetin ortasında okul var, yolun öbür yanı sanat galerileriyle çevrili. Çevresiyle Kale’nin kendisini de ‘turistik’ diye biliyoruz biz. Ramazan Bayramı’ndan bu yana işleri bozulan esnafa bir darbe de Kale Meydan Düzenlemesi Projesi’nden gelmiş, sezonun ortasında başlamış, sonra durdurulmuş, gelenin de ayağı kesilmişti. Şimdi de günden güne müşterisi artan yeni bir oluşum olarak arkası Kale önü okul dekorlu, açık hava meyhanesi türemişti.

Meydanı boş bulunca
Turistik olması dolayısıyla birçok mekanın alkol ruhsatı talep edip ama bir türlü alamadığı, hatta olanların da elindekinden olmakla karşı karşıya bırakıldığı Kale’nin yeni mekanı hayırlı olsun. Bir duvar dibi, kaporta üstü de siz ayarlayabilirsiniz, manzara, Kale’den Ankara.

Ne altyapısı, ne sokak aydınlatması, ne tozu çamuru, ne ulaşımı, park sorunu bitti 7 yıldır. Tuvalet olmadığı için Akkale’yi kaplayan idrar esansına, daha yeni temizlenen boyalı surlarına, erkenden kapanan dükkanlarına çare bulamamışken bir de girişimci vatandaş, kendi mekanını yaratmıştı. Okul çevresini uygun görülmüş meydan boş bulunarak.

Anlatamadık
Bu kentin yöneticilerine 7 yıldır anlatamadık Ankara’nın rahmi Kale’nin sorunlarını. Sunabileceği en önemli tarihi eserin önemini, el atılırsa kente kazandıracağı hareketi, bereketi anlatamadık. Sahipsiz, güvenliksiz kendi haline bırakılırsa niyeti bozana mekan, esnafa mahalleliye ziyan olabileceğini anlatamadık. 2 bin yıllık duvarları çatladı, öfkesinden çökeceğini anlatamadık. Şehrin en görünen yerindeki Kale’yi, içinden göremeyenlere anlatamazdık tabii.

Eski evi yakıp duvarları islemek, rengarenk boyalarla surları sıvamak, beğendiğin köşede sofrayı kurmak mübah bu Kale’de. Hepsini aynı anda biz yapsak, dikkat çekmek mümkün mü acaba?

30 Aralık 2016 Cuma

KAR GİBİ GÜNLER OLSUN



30.12.2016 Milliyet - Ankara Gazetesi


Çok güzel yağdı değil mi kar? Yağış biçimi güzeldi. Damalı çay tabağı altında, ince belli çay bardağından çay içer gibi sakinleştiriciydi. Memlekete çökmeye çalışan, ruhunu yağlı is bağlamış kirli düşünceleri kapatmaya çalışıyordu sanki. Nefes oldu boğulacak gibiyken. Özlemiştik, Ankara, en şık giysisini, en gösterişli gelinliğini giydi yine.

Şehrin ışıklarını her yerden yansıtıyor, bu yıl da cümleten kutlamayı beceremediğimiz 27 Aralık gibi, her biri birer kar tanesi Kurtuluş’un çocukları gibi gecemizi aydınlatıyordu hemen ertesi günü. Bu kar, böyle değişik yağıyor da yoksa bizimle konuşuyor muydu?
Ankara Kalesi - Koyunpazarı Yokuşu

Kar diyordu ki..
Güzeli hatırlatıyor, “Sahip çık ki senin olsun” mu diyordu bir nevi? “Karanlığı, iyi düşünceler aydınlatır” mı demeye getiriyordu? Kendini izletmek için o kadar alımlı serpiliyordu ki “Güzel düşüncelerle dinç ve diri kalabilirsin” diyordu sanki. Karanlığın üzerine yürüyecek cesaret ve azim biriktiriyordu düşen her tanesiyle.

Çok mu ihtiyacımız varmış da bir kar yağışını hayranlıkla izleyecek, onu duyup dinleyecek kadar hassaslaşmışız? Olur, olacaktır; insanlığın tarihi bu çekişmelerle yazılmış, kaybetse bile mücadele edenlerle doldurmuştur sayfalarını. 26 Aralık 1919’a kadar karanlıkken ateşle barut, yani Mustafa Kemal ve arkadaşları nasıl halkla buluşmuşsa 27 Aralık’ı o ateşin şavkı aydınlatmıştır. Zaman o zamandır; bizim payımıza ateşi harlamak, o aydınlığın menzilini genişletmek düşer.

Anası babası madde sanki
Günümüzü karartmaya, yerimizi dar etmeye uğraşanlar, tarihte olduğu gibi yine karşımıza çıktı, ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Her defasında “Bu sefer becereceğiz” diye hamle ediyor, insanlıklarından biraz daha kaybettikleriyle oturuyorlar gerisin geri.

Yağlı is kirli düşüncelerini, buzul çağı gelse kapatamıyor. Anası babası maddeymiş gibi insanlığı değil maddeyi yüceltiyor, koca küreyi o ruhsuzluğun içine sürüklemeye, o uçurumdan ittirmeye çalışıyorlar. Doğanın tersine yürümekte ısrar ediyorlar.

Sabahımız hep var
Arkadaşım, biz karla ateşle konuşuyoruz, hazine sandığımızda altın, elmas değil gönül, vicdan, şefkatten kavrulmuş insanlık taşıyoruz. Ne kadar uğraşsanız bu sandığı koruyacak bir Adem evladını da hep bağrımızda saklıyoruz. Ateş olmaya çalışıyorsunuz ama düşünceniz küçük, cirminiz kadar yer yakıyorsunuz.

Evveli gün sin sin oynarken ateşle konuşuyorduk, dün kar taneleri anlattı, dinledik. “Bu milletin çıkamayacağı karanlık yok”tu sohbetin kısası. Sabahımız hep var bizim. Bu karanlıktan da çıkacağız, kar gibi günlerimiz olacak.

2 Kasım 2011 Çarşamba

ATEŞE BİR DAMLA


01.11.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi


Pazar günü deprem oldu, Pazartesi günündeyiz. Akşam gazeteden dönüyorum. Batıkent’te, metrodan indim, otobüse bindim. Arkaya yanaştık, önümde bir hanımefendi. En arkada merdiven boşluğuna indi, telefonu çevirdi. “Gönderebileceğiniz ne varsa toparlayın, yarın öğlene kadar şurada olması lazım” dedi. “Siz toplayın, gerisini ben hallederim” diye ekledi. Kararlı ve ikna edici ifadesiyle kendi telefonundan, tanıdıklarını harekete geçiriyordu. Yani Salı günü, yardım yola çıkacaktı. “Ne çabuk?” dedim. Ne çabuk, resmi kurumların dışında, bazı insanlar, hızla sorumluluklarını almıştı.



İnsanlık fırtınasıydı

İnmek için biri kalktı, yer boşaldı. “Siz buyurun” dedim. Benden biraz genç olduğu için duraksadı, “Lütfen” deyince teşekkür etti ve oturdu. Oturdu ve aynı telefondan iki tane daha etti. Hararetle yardım toplamaya çalışıyordu. Pastırma sıcakları, soğuğa dönmüş, serindi. Üzeri inceydi, telefonu eski model. Affetsin beni ama “Kendini unutmuş, nasıl başkası için çırpınıyor” dedim bir an. Bize çelişkili haberler geliyor ama o, bin 200 kilometre ötedeki felaketzede kardeşlerinin, bütün aciliyetinden tek tek haberdardı sanki. İyi niyetli, safiyane cümleleriyle gönülleri fethediyor,  aramızda, bir insanlık fırtınası gibi esiyordu. Bütün hayranlığımla dinledim ve izledim kendisini. İnsanlığımı, fırtınasıyla besledim.



Van yıkılırken

Okullar, parti şubeleri, küçüklü büyüklü dernekler, resmi kurumlar… Hepsinin avlusunda, bahçesinde, deposunda, biriktirilmiş kutular dolusu yardımlar. Yollardan, semtlerden geçerken gözlerimle gördüklerim bunlar. Bir kısmını da gazete sayfalarında, televizyon ekranlarından gördüm. Van-Erciş depremine, çok hızlı tepki vermişti milletimiz. 1999 yılındaki Gölcük ve Kaynaşlı Depremleri’nden, ders alındığı  belliydi. Duraksamadan, anında harekete geçtiler. 23 Ekim Pazar günü öğleden sonra Van ve çevresi yıkılmış, insanlığı ayağa kalkmıştı adeta Türkiye’nin.



Dar gün damarı

İddia edilenin aksine milletin, gelişmeleri, yöneticilerinden hızlı algıladığına inanan biriyim ben. Bütün yozlaşmalara, paranın robotu olmuş bir kitlenin varlığına rağmen, çağı yakalayan, çağa insanlık damarıyla uyan bir yanı var bu milletin. Dar günde tanıyabiliyoruz o damarı.



Bir damla hanım

Bir ateş parladı, onu söndürecek damlalardan biriyle tanışmak nasip oldu bana. Söndürülmüş olsa çelişkili değil, iyi haberler alıyor olurduk deprem bölgesinden. Haber çelişkiliyse eğer, yöneticiler, suyu doğru yere damlatamamış demektir. Daha da laf kalabalığı kaldırmaz, burada biter konu.


Ancak soğukta incecik, başkasının derdine düşmüş o bir ‘damla’ hanımefendiye sormak istiyorum: “Yahu hanım, hakkını, ellerini mi yoksa alnını öperek mi ödeyebilirim ben sana?