yardım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yardım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2016 Cumartesi

ANKARA’NIN BERABERLİĞİNİ KİM SAĞLAYACAK?



11.11.2016 Milliyet - Ankara Gazetesi

Yanıt bulmayan çok soru sorduk 6 yıldır. Bürokrasiye, yerel yönetimlere, önde gelen sivil toplum örgütlerine... Sünger oda gibi Ankara, söylediğiniz muhatabına gitmeden emiliyor yolda, bir karşılık yansımıyor oralardan. Laf arasından fikir edinmeye çalışıyor, kendinizce kanaat oluşturuyorsunuz.

21 Ekim’de ‘Eli Açık Ankara’ başlıklı köşemizde Belediye’nin son 1 yılda Ankara il sınırları dışına yaptığı yatırımları sıralamış, Ankara Belediyesi’nin hangi birine yetişeceği kaygısıyla “Devlet nerede?” diye sormuştuk. Süngerin minik baloncuklarına hapsolan sözler, yansıyacak bir karşılık bulamadı.

“Birlik ve beraberlik için fedakarlıktır”
Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nin CHP Grup Başkan Vekili Doğan Yılmazkaya, 8 Kasım’daki Belediye Meclisi toplantısında tekrar sormuş konuyu. Belediye Başkanımız Melih Gökçek’le aralarındaki konuşmadan nasipleniyor, bir nevi kendi kendimize gelin güvey oluyoruz.

Şöyle demiş Melih Gökçek: “Güneydoğu için buradan alınan kararları tenkit ettiniz. ‘Bunun sonu yok’ dediniz. Ankara’nın parasının gittiği doğrudur. Ama Türkiye bir bütün. PKK’nın mahvettiği yerlerin yeniden yapılması Güneydoğuda yaşayan Kürt vatandaşlarımızın vatanına bağlanması için bir vesiledir. Bunu yapmaya mecburuz. Ankara’ya 3 yatırımı eksik yaparız ama oralar küçük yerler olduğu için 50 yatırım götürürüz, insanların da yüzünü güldürürüz. Milletin birlik ve beraberliğinin ayakta tutturulması için yapılan bir fedakarlıktır. Bunun için Ankara halkı hizmetten geri kalıyor demek yanlış. Biz de Ankara Büyükşehir Belediyesi olarak katkı veriyorsak bundan kıvanç duymamız lazım.

Sadece Güneydoğu değilki
Yatırım ya da yardım yapılan listede sadece Güneydoğu yoktu ama. Bayburt, Şanlıurfa-Ceylanpınar, Sivas Güneykaya ve Güldede beldeleri, Bolu-Göynük, Muş-Altınova, Kırıkkale-Karakeçili, uzun bir hizmet dökümüyle tekrar Ceylanpınar, Düzce-Akçakoca, tekrar Bolu-Göynük, bir kez daha Ceylanpınar, 2 kez Hakkari, Siirt-Tillo -ki Kale Yolu yapımı ve Hassa Hatun Türbesi onarımıdır-, Muş-Bulanık, Van Özalp-Erciş-İpekyolu-Edremit ilçeleri, Ağrı-Diyadin ile Iğdır’ın Hoşhaber ve Tuzluca ilçeleri, Niğde-Bor biçiminde sıralanmıştı yatırım yapılan yerler.

Buralara yapılan bazı yatırım ve yardımlar, Ankara’nın bırakın beldelerini, ilçelerini kıskandırmıştır öğrenince. 20 yıl sonra kaldırımla tanışan Batıkent’e sormak lazım mesela. Kaldı ki Güneydoğu’ya yapılan yardım ve yatırımların da ucu açık, zaman ve harcama sınırı belli değil. O zaman da isyan etmiştik “Devlet nerede? Yok mu bakanlığı, valiliği, kaymakamlıkları, Ankara Büyükşehir Belediyesi hangi birine yetişsin?” diye.

Devletin işini üzerine alırsa
Ciddi toplu ulaşım, altyapı ve turizm yatırımlarına ihtiyaç varken..
6 yıldır Ankara Kalesi alt ve üstyapı çalışması bitmemişken..

Akyurt Kongre ve Fuar Merkezi 2 yılı temel halinde, 5 yıldır inşa edilmeyi beklerken..
Koca başkente yeni spor tesisleri lazımken bir yer bulup stadyumu bile yapılamazken..
Savunma ve havacılık sanayisinin merkezinde bütün sanayi bölgeleri altyapı sorunuyla boğuşurken..
Nitelikli işgücünü sürekli başka şehirlere kaptırırken..
Siyasiler, hatta kendi vekilleri ve içinde yaşayan bürokratları bile ilgilenmezken..
Bir de devlet bütçesinden yapılacak işleri üzerine alırsa..

Ankara’ya aidiyet hissini, başkentin birlik ve beraberliğini kim sağlayacak?

30 Kasım 2013 Cumartesi

İŞE RAĞMEN İŞSİZLİK


29.11.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Zor bulursunuz böyle ülkeyi; olan işe çalışacak adam bulamıyoruz. Sanayi şikayetçi, ticaret şikayetçi, işsiz şikayetçi. Nasıl iş bu, anlayamadık gitti.


Ortada, üretebilirken üretilemeyen, iş varken çalışılmayan koca bir boşluk var. Herkesin gözlerinin önündeki bu boşluk, takviye edilemedi, sinir uçları birbirine bağlanamadı bir türlü. Bağlananların bazıları da bir plan ve düzen içinde yürümediğimizi gösteriyor. Binlerce iş ve işsiz, o boşlukta duruyor, sadece şikayet üretiyor boşluk.



Bir ortak şikayet

Çok değişik iş çevrelerinden dinlediğim ortak bir şikayeti paylaşmak istiyorum. Daha doğrusu “Ortak bir şikayette  toparlamaya çalıştım hepsini” desem daha doğru.

Örneğin teklif edilen maaş 2 bin-2 bin 500 lira civarında.



Çalışacak kişi, usta olmasa da işinde iyi. Firmanın o elemana çok ihtiyacı var. Birkaç kez talep ediyor ancak kabul ettiremiyorlar, çalışmayı reddediyor. “Niye?” dediklerinde arkasından toplumsal bir yaraya dönüşmeye başlayan yardımlar çıkıyor. Nasıl mı?



Bir şeyler yanlış
Eleman, yardım alarak barınacak bir yer buluyor ya da komşular, ailenin kirasını aralarında topluyor. Günlük ihtiyaçlarını, belediye, valilik ya da kaymakamlık gibi resmi kurumların yardımlarından karşılıyor. Üstüne de “Rahatım yerinde, niye çalışayım?” diye firmayı reddediyor. Kolunda altın bileziği olan, eli iş tutan birilerinden bahsediyoruz.



Benzer şikayetleri, birbirinden habersiz, değişik iş çevrelerinden, buna küçük esnaf da dahil, dinlediğim için anlatma gereği duydum. Çalışmaktan kaçanların çoğunun genç insanlar olması, daha da ürkütücü tabii. Yanlış bir şeyler yaptığımız kesin.



Planda 4 eksen

Çarşamba günü Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, Ankara Sanayi Odası’nın(ASO) Kasım ayı Meclis Toplantısı'na katıldı. Burada, çeşitli kesimlerden 10 binden fazla kişinin görüşleri sonucu  hazırlanan Kalkınma Planı'nı anlattı.



Plan için 4 eksen belirlenmiş:

1- Nitelikli insan, güçlü toplum

2- Yenilikçi üretim, istikrarlı yüksek büyüme

3- Yaşanabilir mekanlar (doğru şehirleşme de diyebiliriz)

4- Uluslararası işbirliği



Birinci maddeye dikkat; “Nitelikli insan, güçlü toplum.” Bir de bizim sözünü ettiğimiz boşluğa ve yarattığımız çalışma algısına bakın. Daha birinci maddenin gereğini yerine getirmeden gerisini nasıl getireceğiz? Ülke çapında bir planlama yapmadan, ihtiyacı gözetmeksizin gelişigüzel yetiştirdiğimiz gençlerle nasıl olacak bu iş?



Ekmek elden su gölden nesli

Meslek okullarını ihmal ederek, üniversite sanayi işbirliğinde ve teknokentlerde ağırdan alarak, hayati teknolojik yatırımları bazen siyasete kurban ederek, getirisi yüksek ürünleri nasıl üreteceğiz? Bakan Yılmaz, “Sanayinin katma değerini artırmak istiyorsak karşılığı da yüksek olan ürünler üretmek durumundayız” demiş aynı toplantıda. Geçtik niteliksiz işgücünden, niteliklisine bile yardımlara yaslanma alışkanlığı veriyorsak kim yapacak bu işleri?



Binbirinci kez söyleyelim; sadece Ankara sanayisinin eleman ihtiyacı 35 bin kişi. 34 bin 500’e düşse sevineceğiz. Bu boşluğu nasıl dolduracağız, ekmek elden su gölden nesliyle?



Bunları çözmeden plan işlemez

İhtiyacı olan insanlara her zaman devletin elini uzatmasından yanayım. Ama gerçekten zor durumdaki, hayatın sillesini çok sert yiyen insanlara elini uzatmalı. Oy için ihtiyacı olana olmayana yardım ederseniz, ekilmeyen tarlaya dönüm başı para verirseniz, meslek kurslarını hedefe yönelik, doğrudan işe girmek üzere hazırlamazsanız, en önemlisi ister meslek okulu ister üniversite olsun üretimle buluşturamaz, gençleri dershane ve okul sıralarındayken telef ederseniz bizim plan işlemez.


Plandaki birinci madde gerçekleşmezse diğer maddelerin gerçekleşmesi mümkün olabilir mi?

9 Aralık 2012 Pazar

SOKAKLARI DÜŞÜNME ZAMANI


07.12.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi


İlk kar düştü, geldi kış. Birkaç haftadır ara ara sert soğuk yapıyordu zaten. Açık bir otoparka sığınmış Afgan mültecilerin fotoğrafını anımsıyorum; soğuklarda, her yanı açık otoparkta, aç açıkta beklerken. Otopark ülkesine sığınmışlar. Önde, 4-5 yaşlarındaki oyuncaksız çocuklar, dünyanın katılaşmış vicdanında, soğuk geceden sanki onlar çıkmamış gibi oyuncaksız bir oyuna dalmış. Yürek dayanmıyor. Aylarca Yıldız’da, Lozan Parkı’nda gecelediler. Dünyanın afili yardım örgütleri izledi, mahallenin sakinleri sahip çıktı, yiyecek, giyecek yardımında bulundu. Helal olsun, bize yakışanı da buydu.


Evsizlerin, sahipsizlerin kışı
Akşam Büyükşehir Yasası, Cumhurbaşkanı’nın onayından geçmiş, televizyonda tartışılıyor. “Bir de böyle deneyelim, denemekte ne zarar var” görüşü hakim tartışmalarda ve yasanın onaylanması sürecinde. Birkaç gündür öyle bir soğuk indi ki  yasaları, kuralları, ikinci plana düşürdü. Sokakların ayazında, can derdine düşmüş sahipsizlerin, yasaların önüne geçtiği kış günleri başladı. Terbiyemize, insanlığımıza yakışanı, başkent sokaklarının medeniyet ölçüsü, tek bir vatandaşın bile bu sokaklarda donacak kadar yalnız kalmamasıdır. Derme çatma bir barakada, gecekonduda, kentin herhangi bir köşesinde, dondurucu soğukla baş başa kalan, insanlığımızdır. İlgisizlik, donmaktan beter; medeni kentin medeniliğini, insanın insanlığını, ince ve şeffaf bir soğan zarı gibi sıyırır, atar.

İlk Adım İstasyonları
Ankara Valiliği, 3 yıldır, hem insanlığa hem medeniyete yaraşır uygulamasını, bu yıl da ilgili kişi ve kurumları uyararak başlattı. Sokakta kalan evsiz ve sahipsizler, İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ne bağlı arabalı ekiplerce yerinden alınıp, spor salonlarında geçici olarak değil, Valiliğin kiraladığı temiz otellerde misafir ediliyor. Üç öğün yemekleri veriliyor, çamaşırları yıkanıyor, ihtiyacı olana yeni giysiler alınıyor, tıraşı, bakımı yapılıyor, varsa rahatsızlığı hastanede, kontrolden geçiriliyor. Buralara güzel bir isim de bulmuşlar; ‘İlk Adım İstasyonları’.

Medeniyet adımları
‘İlk Adım’ çünkü sadece kışı geçirmek için kalacak bir yer sağlanmıyor. İş yapabilecek durumdaysa yeteneğine göre iş ayarlanıyor, kayıpsa yakınları, akrabaları bulunuyor, bazı etkinliklere katarak küstükleri hayatla yeniden araları yapılıyor. Kendi ülkesinde, ülkesinin başkentinde, Afgan mülteci durumuna düşürülmüyorlar. Daha şimdiden ikisi kadın, 87’si erkek olmak üzere 89 misafiri var istasyonların. Bugüne  kadar 2034 kişiye sahip çıkılmış. 46 kayıp kişi, aileleri, yakınlarıyla buluşturulmuş. 58 kişi, değişik hastanelerde tedavi görmüş, 17 kişinin ameliyatı yaptırılmış. 8 kişinin de diş, kol ve bacak protezleri yaptırılmış.

3 yıldır süren bu örnek uygulamanın, Türkiye çapında hala bir eşi daha yok. Düşünceyi, ciddiyetle ele alınışını, Devlet’e, Ankara’ya, insanlığa ve kendime çok yakıştırıyorum. Hiç unutmamalıyız ama kışın daha çok anımsamalıyız. Medeniyet, sadece teknolojik ilerleme ve kasadaki paralarla olmuyor.

13 Aralık 2011 Salı

HAVA YİNE KİRLENMİŞ


13.12.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

1980’lerin başları. Hava durumu verilir, bir de ayrıca havanın kirlilik durumu yer alırdı haber bültenlerinde. Hava kirliliği haberlerinin tartışılmaz 1 numarası Ankara’ydı. Önlem basitti; yaşlılar ve çocukların, acil ihtiyaç dışında evden çıkmaması tavsiyesiyle biterdi bülten. Geriye kalanlara, hava solumayan ya da kirlilik durumunda özel filtre sistemi devreye giren bünye muamelesi yapılırdı.



Bedava kirli hava

Sigarayla meydan savaşını bırakın, albenili paketleriyle yabancı tütünlerin, büfe raflarına akın ettiği, piyasanın serbestleştiği günlerdi. Yerli tütünlerin, görünmeyen alt raflara itildiği günler. Sigara alacak parası olmayan, Cebeci’den Kızılay’a yürür, 2 paket sigaralık kirli havayı bedava solumuş olurdu. Parası olmayanın, seçeneği olduğu günler!



Ankara Üniversitesi’nin Cebeci Yerleşkesi’nde okuyorsunuz diyelim. Rahatsızlığınız için bir otobüs durağı ötedeki Hacettepe Hastanesi’ne, muayene olmaya gittiniz. Doktorunuz uyarırdı; “Her şeyden önce sigarayı bırakmalısınız.

- Ama içmiyorum ki.

- Ararız şimdi, psikiyatristimizle de tanışmış olursunuz!


O bir otobüs duraklık mesafeyi yürüyen, sağlamken hasta olabilirdi. Genzimiz katranla sıvanırdı. Ankara sabahları, katranı tahliye etmeye çalışanların öksürükleriyle inlerdi.   Akşam olup, karanlık çöktüğünde, sokak lambalarının yandığı anlaşılmaz, kirlilikten direklerin ışığı görünmezdi. Ankara’da siyaset yapıp, İstanbul’a dönenler, “Gri Ankara” derdi!



Doğalgaz temizliğine alışamadık

Bir gün doğalgaz geldi Ankara’ya. Çok temiz bir yakıt olduğu söyleniyordu. Hakikaten 2-3 yıl içinde, kıyaslanamayacak biçimde temizlendi Ankara’nın havası. Katran müptelalarının bir kısmı, sigara içmek suretiyle devam ettirdi alışkanlığını. Henüz güneş, rüzgar, deniz dalgasından büyük çaplı enerji üretmek gibi teknolojiler gündeme gelmemiş, bilmiyorduk. Doğalgaz dışındaki diğer temiz enerji seçeneklerine, nedense fazla yüz vermedi Ankara.



İlgilenmediği gibi geçmişi de çabuk unutmuştu. İhtiyacı olanlara ‘yardım’ amaçlı dağıtılmaya başlanan kömür, yeniden Ankara sahnesine çıktı. İleri teknolojinin temiz enerji yöntemlerine yatırım yapmak yerine, geçmişin kömürüne dönmeyi tercih etti. Üstelik dağıtılan kömürlerin niteliği, çok tartışma yarattı. Bakanlarımız, kendi icadımız, havayı kirletmeyen sobaların tanıtımını yapmış ama Ankara, katran soluma alışkanlığından vazgeçememişti.



Otomobil bacaları

Kirlilikte kömür kadar etkili bir diğer unsur otomobillerdi. Türkiye’nin, kişi başına en çok otomobil düşen kenti Ankara’da, diktiğimiz ağaçlardan fazlası hergün trafiğe çıkıyordu. Başta Kızılay çevresi, Eskişehir Yolu, Keçiören girişi gibi trafiğin ciddi olarak kilitlendiği yerler olmak üzere, durduğumuz yerde arabalarımızın bacasından kirlilik üretiyorduk. Ürettiğimizi de Ankara semalarında yeniden gözle görebilir, genzimizle hissedebilir hale geldik.



2 haber 1 fotoğraf

Milliyet Ankara Gazetesi’nin, karşılıklı iki sayfasında iki haber: Biri, hava kirliliği için atılmış 'Zehir Alarmı' başlığını taşıyor. Karşı sayfadaki, sigarayı bırakma hattını tuşlayan 220 bin Ankaralı için atılmış; “Sigaradan kaçışta başkent ikinci”. 1980’leri anlattım, değerlendirmesi size kalmış.


Geçen kış gazetemizde yayınlanan ama aklımdan çıkmayan bir fotoğrafı anımsadım: Bakımlı ve yeni yapılmış bir apartman ve kapısına yığılmış torbalarca ‘yardım’ kömürü. Meğer apartman doğalgazlıymış! “Doğalgazı geç, kömürü seç” kampanyası kapımızda, daha ne kirliliğinden yakınıyoruz?

2 Kasım 2011 Çarşamba

ATEŞE BİR DAMLA


01.11.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi


Pazar günü deprem oldu, Pazartesi günündeyiz. Akşam gazeteden dönüyorum. Batıkent’te, metrodan indim, otobüse bindim. Arkaya yanaştık, önümde bir hanımefendi. En arkada merdiven boşluğuna indi, telefonu çevirdi. “Gönderebileceğiniz ne varsa toparlayın, yarın öğlene kadar şurada olması lazım” dedi. “Siz toplayın, gerisini ben hallederim” diye ekledi. Kararlı ve ikna edici ifadesiyle kendi telefonundan, tanıdıklarını harekete geçiriyordu. Yani Salı günü, yardım yola çıkacaktı. “Ne çabuk?” dedim. Ne çabuk, resmi kurumların dışında, bazı insanlar, hızla sorumluluklarını almıştı.



İnsanlık fırtınasıydı

İnmek için biri kalktı, yer boşaldı. “Siz buyurun” dedim. Benden biraz genç olduğu için duraksadı, “Lütfen” deyince teşekkür etti ve oturdu. Oturdu ve aynı telefondan iki tane daha etti. Hararetle yardım toplamaya çalışıyordu. Pastırma sıcakları, soğuğa dönmüş, serindi. Üzeri inceydi, telefonu eski model. Affetsin beni ama “Kendini unutmuş, nasıl başkası için çırpınıyor” dedim bir an. Bize çelişkili haberler geliyor ama o, bin 200 kilometre ötedeki felaketzede kardeşlerinin, bütün aciliyetinden tek tek haberdardı sanki. İyi niyetli, safiyane cümleleriyle gönülleri fethediyor,  aramızda, bir insanlık fırtınası gibi esiyordu. Bütün hayranlığımla dinledim ve izledim kendisini. İnsanlığımı, fırtınasıyla besledim.



Van yıkılırken

Okullar, parti şubeleri, küçüklü büyüklü dernekler, resmi kurumlar… Hepsinin avlusunda, bahçesinde, deposunda, biriktirilmiş kutular dolusu yardımlar. Yollardan, semtlerden geçerken gözlerimle gördüklerim bunlar. Bir kısmını da gazete sayfalarında, televizyon ekranlarından gördüm. Van-Erciş depremine, çok hızlı tepki vermişti milletimiz. 1999 yılındaki Gölcük ve Kaynaşlı Depremleri’nden, ders alındığı  belliydi. Duraksamadan, anında harekete geçtiler. 23 Ekim Pazar günü öğleden sonra Van ve çevresi yıkılmış, insanlığı ayağa kalkmıştı adeta Türkiye’nin.



Dar gün damarı

İddia edilenin aksine milletin, gelişmeleri, yöneticilerinden hızlı algıladığına inanan biriyim ben. Bütün yozlaşmalara, paranın robotu olmuş bir kitlenin varlığına rağmen, çağı yakalayan, çağa insanlık damarıyla uyan bir yanı var bu milletin. Dar günde tanıyabiliyoruz o damarı.



Bir damla hanım

Bir ateş parladı, onu söndürecek damlalardan biriyle tanışmak nasip oldu bana. Söndürülmüş olsa çelişkili değil, iyi haberler alıyor olurduk deprem bölgesinden. Haber çelişkiliyse eğer, yöneticiler, suyu doğru yere damlatamamış demektir. Daha da laf kalabalığı kaldırmaz, burada biter konu.


Ancak soğukta incecik, başkasının derdine düşmüş o bir ‘damla’ hanımefendiye sormak istiyorum: “Yahu hanım, hakkını, ellerini mi yoksa alnını öperek mi ödeyebilirim ben sana?