izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2014 Pazartesi

ZAFERLERİN İZLERİ SOLMADAN



30.08.2014 Milliyet-Ankara Gazetesi

Afyon-İzmir arası kuş uçuşu 400, araziden giderseniz 560 kilometre. 10 günde koşabilir misiniz bu mesafeyi.. Mehmetçik koştu ama!

Neredeyse tam 1 yıl önce Haymana’da başarılı olamamış, Polatlı Duatepe’de, ülkenin içine doğru ilerleyen Yunan Ordusu durdurulmuştu. Yunan Ordusu’yla beraber 250 yıllık gerileyişimize de son verildi. 13 Eylül 1921, bir ülkenin ve milletin olduğu kadar dünya tarihinde de bir dönüm noktası oldu. Sakarya Meydan Savaşı, Çanakkale Savaşı’ndan sonra zaferin 2’inci perdesiydi. Geriye 3’üncü ve son perde kalmıştı. 

10 gün koştular

26 Ağustos 1922 sabahı tan ağarmadan topçu atışları başladı. 5 bin süvari, 192 bin piyade askerimiz harekete geçti. Süper devletlerin desteğiyle tam donanımlı bir Yunan ordusuna karşı son perdeyi açtılar.
Yaklaşık 20 gün sürdü 3’üncü perde; 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e girdi ordumuz. Koşarak 10 günde İzmir’e kovalamış, 18 Eylül 1922’de son Yunan askerini Erdek’ten memleketine yolcu etmişti Mehmetçik. Hangi azim ve inançla 10 gün koşulur, zerre kadar anlamamız mümkün mü acaba bugün? Aksine böyle bir savaşın olmadığını söyleyebilen milletvekilleri dolaşıyor Meclis koridorlarında. 

Kurtuluş ve Zafer Yolu
Yarın 30 Ağustos Zafer Bayramı. Büyük Taarruz’un ve zaferin 92’inci yıldönümü. Ancak biz, ne Çanakkale Savaşı’nın ne Sakarya Meydan Savaşı’nın ne de Büyük Taarruz’un kıymetini bilen bir nesil yetiştiriyoruz. Büyükler kıymetini bilmeyince küçükler ne yapsın, verileni alıyor onlar.

Yaklaşık 3 yıldır Kurtuluş Yolu ve Zafer Yolu projelerinden bahsediyoruz. Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz’un gerçekleştiği toprakları kapsıyordu. Kurtuluş Yolu; Ankara Garı’nda başlayacak, Alagöz Karargahı, Malıköy’den sonra Polatlı Duatepe ve Kartaltepe’de bitecek bir gezi programı olacaktı. Yeri gelmişken bu güzergaha mutlaka Haymana’yı da eklemek gerektiğini söyleyelim. Zafer Yolu ise bu güzergahı Afyon üzerinden İzmir’e kadar uzatacaktı.

Beceremedik.

Bir gezi hattı düzenlemeyi, çocuklarımıza, yaşayarak tarihimizi anlatmayı, hatırlatmayı beceremedik. Kuru kitap bilgisi ve mat ekranlardan öğrendikleriyle hiç dokunmadıkları bir tarihe sahip çıkmalarını bekliyoruz. Üstelik okudukları, gördükleri de gayet yavan, azmış gibi bir de bıktırıyoruz.

6 yıldır bitmedi
Daha 2 ay olmadı Polatlı-Kartaltepe’de 6 yıldır bitirilemeyen ‘Dur Yolcu Mehmetçik Anıtı’nın düştüğü durumlarını yazmamız. Kaba inşaat halinde bekliyor 6 yıldır. En son kaidesindeki kabartmalar çalınmıştı. Bizim zaten tarihine sahip çıkmak diye bir derdimiz yok galiba. Cümleten hepimize yuh olsun! İlgilenmeyen kurumlara ve yetkililere de yazıklar olsun. 

Adamlar kaybettiği savaştan bile kendine özel günler çıkarırken biz, birer birer zaferlerimizin izleri solarken izliyor, hatta kalanı da bizzat kendi ellerimizle siliyoruz.

30 Ağustos 2013 Cuma

30 AĞUSTOS BAYRAM MIYMIŞ!


30.08.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



30 Ağustos’ta, balon alın, bayrak verin çocuklara ki bu günün bayram olduğunu anlasınlar ” diye mesajlar dolaşıyor internette. Vay başıma gelenler! Dünya tarihini değiştiren zafer günü, bayramlıktan çıkmış demek, çocuklarımızın haberi olmadığına göre?



Façayı fena çizdirdiler


Dünyanın hiç de hoşlanmadığı bir zaferdir; parçalayıp, bölüşemedikleri, ağızlarının suyu, aktığıyla kaldığı için. Çevre ülkeler de dahil, bütün bölge için yapılan hesaplar altüst olmuş, bir de ayağı çarıksız askerler tarafından Afyon’dan İzmir’e, 10 gün boyunca aralıksız, 550 kilometre kovalanmıştır en son silahlara, araçlara sahip Yunan ordusu. Görünen Yunan ordusu ama onu cepheye sürenler o zamanın süper güçleri. Çanakkale’dekinin benzeri, façayı fena çizdirdikleri bir yenilgi olmuştur. Onlar, bu yenilgi içinden bile anacak günler çıkarmış, zafer bizim, kutlayacak bilincimizi günden güne kaybediyoruz.



Başkalarının olmasın bu zafer?


Geldiğimiz noktaya bakın; çocuklarımızın haberi olmuyor artık. “Balon, bayrak” çağrısı yapılır olmuş. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Afyonkarahisar - Dumlupınar Meydan Muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos Muharebesi, Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder. Tarih-i millîmiz, çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada ihraz ettiği zafer kadar netice-i kat'iyeli ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, cihan tarihine yeni cereyan vermekte kat'i tesirli bir meydan muharebesi hatırlamıyorum” diye vurguladığı zafer, başka bir 30 Ağustos mudur acaba? Bu savaşın sonunda Yunanistan’da, askeri darbe olmuş, harekata katılan komutanlar ve Başbakan Gunaris dahil, hükümet üyeleri kurşuna dizilmiştir. İngiltere’de hükümet istifa etmiş, Başbakan Loyd Corç (Lloyd George) Parlamento’ya hesap verirken “Yüzyıllar nadiren dâhi yetiştirirler. Şu talihsizliğimize bakın ki 20’inci Yüzyıl’da bu dâhi, Türkiye’den çıktı. Mustafa Kemal’i yenemedik” demiştir. O da başka bir Türkiye’nin Mustafa Kemal’i midir acaba? Dökülen, başkalarının dedesinin kanı mıdır da unutmaya bu kadar çabuk başladık, zafer daha yüzüncü yılını dolduramadan.



Unutturduğumuz gençlere


Yukarıdaki sözlerini, 30 Ağustos 1924'de, Dumlupınar'da Meçhul Asker Anıtı’nın açılışında söylemiştir Atatürk. En sonunda da gençlere seslenmiştir:

Gençler!

Cesaretimizi, takviye ve idame eden sizsiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil, istikbâl sizindir! Cumhuriyeti biz tesis ettik, onu ilâ ve idame edecek sizsiniz.



Seslenilen de başka ülkenin gençliği olmasın! Başkasının uşağı, kuklası değil, kendimizin efendisi olalım diye verdik bu savaşları. Bir zaferi, liderlerini, şehit dedelerini bu kadar kolay unutabiliyorsa bir millet, olay başka bir ülkede geçmiş olabilir.



Milli ve dini bayramlarımızı, aynı coşkuyla kutlamak dileğimi tekrar ederek Mustafa Kemal’in Dumlupınar’daki bitiriş sözlerini aynen taklit ediyorum:
Arkadaşlar, bu gaza ve şehadet diyarını terk ederken ‘Şehit Asker’i hep beraber hürmet ve tazimle selâmlayalım.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

TARİHİ DERS 90’LIK

28.08.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

Kağnı tekerlerine, onları çeken öküzlerin, ihtiyaç atların, eşeklerin toynaklarına, hatta insanların ayaklarına çaputlar bağlanmış, yürüyorlar ay ışığında. Ses çıkmıyor. Gündüz ağaç gölgesi, çalı diplerinde dinleniyor, keşfe çıkan düşman uçaklarına görünmüyorlar. Yürümekten su toplamış tabanlarını  patlata patlata koca bir ordu, düşman hattı Yunan Ordusu’nun karşısına diziliyor. En son model silahları, gıpta ettiğimiz kamyonları, otomobilleriyle karnı tok, sırtı pek bir ordu karşıdaki. Sırtını, üzerinde güneş batmayan imparatorluk, İngiltere’ye dayamış. Mehmetçik için pek lüküs hoşaf, bükme (börek) ve tahinden kahvaltımızı yapıp, 26 Ağustos 1922 sabahı ateşliyoruz topları. Tarihin en büyük askeri derslerinden biri başlıyor.

İpi kesilmiş kukla
İngilizlerin üç ayda aşılamaz dediği hatlar, başarılı topçu ateşiyle üç saatte aşılıyor, Yunan mevzilerine giriliyor. Düşman, üç koldan Akdeniz’e sürülüyor. ‘Ege Denizi’ yok, adı Akdeniz o zamanlar. “İlk hedefiniz Akdeniz” komutuyla 18 Eylül 1922’de, İzmir dahil, vatan topraklarında Yunan askeri kalmıyor.

Çanakkale’de solmaya başlayan İngiliz güneşi, Büyük Taarruz’la Anadolu’da batıyor. Yunanistan, boyundan ne kadar büyük bir işe kalkıştığını, kayıpları ve borçlarıyla baş başa kalınca anlıyor. Önüne konan sihir gibi ‘Anadolu’ hayalinin ortasında, gerçek bir kabusa uyanıyor. Fedai, ipi kesilmiş kukla gibi çöküyor.

Yine bir 26 Ağustos’ta, 1071 Malazgirt Zaferi’yle  kazandığımız Anadolu’yu, 850 yıl sonra, kanımızın her damlasında, vatanıyla devletiyle yeniden hak ediyoruz.

Sadece bıdı bıdı
‘Kurtuluş’un önsözü Çanakkale’yse sonsözü de Büyük Taarruz’dur. Bu tarihi ders, 90 yaşında. 90 yıl önce dünyaya verdiği dersi bilmeyen, anlamayan, anlatamayan beceriksizlik sayfaları gibiyiz 90 yıl sonra. Bıdı bıdı edip, geçiştiriyoruz. Her yıl 15 bin kilometre öteden Çanakkale’ye, dedelerini ziyarete gelen Avustralyalılar ya da Anzaklar, “Niye geliyor?” demiyoruz.

Sakarya Meydan Savaşı’nın merkezi Polatlı, Ankara’ya 80 kilometre. 25 dakika sürüyor yeni yolla. Büyük Taarruz’un simgesi Dumlupınar, 270 kilometre. Değil 15 bin, bin kilometre bile değil. Her cephede, her kökenden dedelerimizi, minnet duygusunu yitirdiğimiz için anmadan, saygıdan sözedemiyoruz.

Son birkaç yıldır Sakarya Meydan Savaşı için Polatlı Duatepe’de ve Büyük Taarruz için Afyonkarahisar Şuhut ilçesi Çakırözü Köyü’nde, kilometrelerce gece yürüyüşleri, kalabalık  anma törenleri yapılıyor. Gün ağarana kadar sürüyor törenler. Dedelerimizin asker kıyafetiyle yattığı siperlerde, 3 dereceye kadar düşüyor sıcaklık. Paltolar, battaniyelere sarınıyor ziyaretçiler. Bir gece dayanabiliyorlar. O dedelerimiz, su toplamış ve patlamış ve yine toplamış tabanlarıyla 20 gün koşarak düşmanı, İzmir’e sürüyor. Gerçek, isteseniz de daha fazla abartılamaz.

Taarruza denk bakanlık
Bu yıl Çakırözü Köyü’nden başlayan Zafer Yürüyüşü’ne, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu öncülük etti. Orman ve Su İşleri… Bakanı ve Bakanlığı, eleştiri dışı tutuyor, sormadan edemiyorum; ne alaka?

Askeri Şurayı sivilleştirme başarısını göstermiş bir hükümet,  Orman ve Su İşleri Bakanlığı’yla Büyük Taarruz arasında nasıl bir bağ kurmuş olabilir de Zafer Yürüyüşü’ne timsal etmiş olabilir? ‘Orman ve Su İşleri’ diye yeni bir savaş bakanlığı mı kurulmuştur? İçinde milliyetçi sözcüğü geçen partiyle o taarruzun kadrolarının kurduğu partinin üst düzey temsilcilerinden eser yoktu Zafer Yürüyüşü’nde. Bu irade, kimin temsiline bırakılmışsa değeri odur.

Geçen yıl Ramazan Bayramı’yla Zafer Bayramı, çok hoş tesadüf,  aynı güne denk gelmişti. Ben de “İki Bayramın Su verdiği Çelik’ diye yazdığımı beğendiğim bir coşkuyu paylaştım. Bu yıl da dini bayramda duyulan coşkunun, milli bayramlardan esirgenmemesini diledim. Çeliği kırılmaz yapan çifte su, daha nasıl diyeyim?

4 Ocak 2011 Salı

GÜVEN DİNÇER SÖYLEŞİSİ-4


03.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Şehircilik tarihimizin çok yeni olduğuna dikkat çeken Güven Dinçer, “Metropolitan planlama, bununla ilgili düzen yeniden kurulmalı ve bir bütün olarak ele alınmalı. Yalnız Ankara için değil, İstanbul için, İzmir için, Konya için…” diye bitirmişti dün. Kaldığımız yerden devam ediyoruz bugün:

Ali İnandım- Genel bir problem diyorsunuz.

Güven Dinçer- Tabii genel bir problem. Bir de şöyle bir şey var. Türkiye’de, bölge planlaması yok. Türkiye, fiziksel olarak bir planlamaya tabi tutulmuyor. Bakıyorsunuz; Ankara’dan Eskişehir’e kadar, bir Polatlı var büyük merkez. Şeye kadar birazcık Aksaray var, Konya’ya kadar hiçbir şey yok.

Ali İnandım- Mersin, Adana’ya kadar yok.

Güven Dinçer- Yok yok. Neden yok? Çünkü böyle bir planlama yok. Türkiye, plansız yatırım yüzünden Ankara, İzmir, Bursa, İstanbul, Konya, Denizli, Antalya ve Erzurum… Herkes oraya yığıldı. Aynı bölgenin yerleşim alanları içinde, 3-5 binde kalmış ilçeler var. O zaman biz, bir fiziksel planlama yapıp, bir defa büyük merkezleri arttırabiliriz. Mesela Sivrihisar, büyük merkez olabilir, Polatlı, büyük merkez olabilir. Göller yöresinde, Isparta Konya arasında oralarda Beyşehir, mesela Aksaray büyük milyonluk merkezleri olabilir oraların. Bunu yapmıyoruz.

Ali İnandım- Niçin olması gerekir?

Güven Dinçer- Çünkü bu yükü, İstanbul taşıyamaz, Ankara taşıyamaz. Her şehrin bir kapasitesi var. O kadar anormal bir büyümeye tabiyiz ki ne caddeler yetiyor ne… Geçenlerde adadaydım, üç dört gün kaldım Büyükada’da. Orada insanlar adayı görmeye geliyorlar. Bütün İstanbullular geliyor. “Bu ne, bu ne?” diye hayretle bakıp, seyrediyorlar. Yani öyle bir İstanbullu yapısı meydana çıkmış ki İstanbullu, gördüğü zaman şaşırıyor. İstanbul, bu insanları hemşehri olarak özümseyememiş. Ankara’ya, civardan olduğu için Orta Anadolu’dan, biraz daha sıcaktır Ankara onlar için. Daha kolay intibak edebilir ama ona rağmen Ankara’nın da etrafında bir varoşlar gerçeği var. Yani şimdi demek istediğim; Türk toplumuna entegre olmuş insan, onun içinde kaynaşmış, bütünleşmiş insan değil de ondan ayrıştırılmış bir insan kitlesi yetiştiriliyor bu göç sayesinde. Halbuki biz, Anadolu’da, bir takım cazibe merkezleri yaratırsak zaten çevresinden gelecektir büyük çapta ve oraya daha kolay ısınacaktır. Kültürel yapı, daha kolay, kendi kendini yenileme şansına sahip olacaktır. Ama İstanbul’da, Ankara’da, hele İstanbul’da hiç bu şans yok. Antalya’da hiçbir şans yok. İzmir’de de öyle. Ben, o sonradan gelenlerin, İzmir’de kaynaşmalarının çok daha vakit alacağı görüşündeyim. Bütün mesele insanları birbiriyle kaynaştırıp, daha mutlu yaşamın içine sevk etmek. Onun için Türkiye, yeniden fiziksel planlamaya tabi tutulmalı, büyük ve orta merkezler yaratılmalı. Ve devlet yatırımları oraya olmalı. Bakın Türkiye’nin bütün parası, İstanbul’a yatırılıyor, kuleler kuruluyor. Böyle saçma şey olur mu? Kimin parası kimin imkanıyla? Bu toplumun imkanı. Bizim, kimsenin cebindeki paraya karışacak halimiz yok ama imkan verirsen İstanbul’a toplanır, İstanbul, yaşanmaz hale gelir. Halbuki devletin kanunlarıyla teşvikleriyle bir takım öngörüleriyle yöneltmeler olabilir. O zaman bütün Anadolu’da olur.

Ali İnandım- Şöyle “Aman ne güzel, keşke o zamanları görseydiniz” dediğiniz zamanları kıyaslayabilir misiniz?
Güven Dinçer- Tabii. Ankara, 60’lı yıllarda öyledir, 50’li yıllar, en güzel yıllarıdır belki Ankara’nın. Dengeli bir şehir; ulaşımı dengeli. Şehrin kenarına kurulmuş semtlerle otobüs bağları var, onlar da dengeli. Herkes kendi semtinde mutlu yaşıyor. Mesela bir Yenişehir’in hayatı var. Yenişehir, tabii bizim çocukluğumuzda, Samanpazarı’nın icat ettiği yahut eski Ankara’nın icat ettiği bir kelimedir. Yeni bir bina ve şehirleşme olduğu için Yenişehir deniyor. Fakat imkanı olanlar oraya gidiyor, ev yaptıranlar oraya gidiyor. Eskiden Ankara’da tur, Adliye’den Ulus Meydanı’na kadardı. Bir de Ulus civarındaydı. İnsanlar, akşamüzerleri turu orada atarlardı; ilkbahar, yaz, sonbahar. Orada herkes birbirine randevu verirdi. 50’den sonra bu, yavaş yavaş Kızılay’a doğru geldi. 1959-60’daki Menderes istimlakleriyle Ulus Meydanı’nda çok yer birdenbire yıkıldığı için hemen oradaki güzel mağazalar, perakende ticaret düzeni, Yenişehir’e doğru kaydı. O zaman Yenişehir’deki tur çıktı meydana. Kızılay’da tur atılırdı, 1960 yılında, benim Danıştay’a başladığım yıllarda mesela. Bu şekilde yaşam devam etti fakat kalabalık ve 1957’deki imar planının uygulaması başladı. O Uybadin Planı, çok kötü bir plandı. Ankara’nın yıkımına sebep olmuştur. Yenişehir’in 4 buçuk katlı planları, 8 kat, 9 kata çıktı. Aynı altyapıyla aynı fiziksel imkanlarla bir anda ikiye, üçe katlandı oranın nüfusları. Şehrin bir-iki katlı evlerinin olduğu o güzel mahalleler, birdenbire dev apartmanlarla donatıldı. Yenişehir, birdenbire kalabalıklaştı. O zaman tabii eski zarafeti kalktı. Yavaş yavaş Tunalı’ya kaydı. Sonra Köroğlu’na kaydı. Köroğlu olmadı, yine şimdi Tunalı… Eh diğer yerlere göre biraz daha iyi.

Ali İnandım- Cumhuriyet’in değişim sürecinde, “Şu aklımda kaldı, çok güzeldi” diyebileceğiniz hem de o geçiş döneminden aklınızda kalanlar…

Güven Dinçer- Şimdi geçiş dönemi şöyle: O zaman geçiş dönemi, hem maddi bakımdan hem de duygu bakımından çok kolaydı. Eski Ankara’da oturanlar, Ankara’nın yerlisi olan, maddi imkanı varsa veyahut tasarrufuyla Bahçelievler’de ev yaptırdı, Çankaya’da ev yaptırdı, Esat’ta ev yaptırdı, daha sonra Yenimahalle’de ev yaptırdı. Eski semtler o tarafa doğru ağır ağır kaydı. Hiç kimse oralardan rahatsızlık duymadı; eski evlerini bıraktı diye. Eski evlerimiz bizim, korunmadı. Çünkü eski evleri korumak çok büyük maddi güç istiyor. Gayettabii kültür istiyor. Bu eser eski evleri korumayla ilgili böyle bir kavram yoktu Türkiye’de. Yani SİT olarak bir alanı bırak, SİT kelimesini falan sonradan duyduk biz. Burayı bırak aynen, yenilensin, şehrin eski haliyle orası yaşasın. O evleri büyük bir bölümü, Ankara’nın bir numaralı güzellikteki değildir; onların çoğu gitti.

YARIN: Kaleiçi, yeniden nasıl düzenlenir?

Fotoğraflar; Atila Cangır’ın, 'Cumhuriyet’in Başkenti' albümünden.

22 Aralık 2010 Çarşamba

EN RAHAT KURULTAY’IN NOTLARI

21.12.2010 Milliyet-Ankara Gazetesi

Tecrübeli gazeteci dostlarımızın, ortak kanaatine bakılırsa gazeteci, televizyoncu camiasının yaşadığı en rahat ve sakin geçen kurultayına şahitlik etmek nasipmiş. 15. Olağanüstü ama 49. Kurultayı’na. Kargaşa olmayınca gözlem de kolay oldu. Önümüze hoplayıp, davul, zurna çalarak kısmetini arayan Roman müzisyenleri geçip, köfte, kokoreç tezgahları arasından salona girdik.

Salon
Gönül rahatlığıyla 12 bin kişilik Arena Çok Amaçlı Spor Salonu, 27 bin kişi olarak açıklanan katılımcılara karşın, ilk kurultay sınavını başarıyla verdi diyebiliriz. Çok kapılı ve geniş girişleri, kantini, yemek salonu, geniş tuvaletleriyle 27 bin kişinin trafiğini rahatça kaldırdı. Ankara’nın, bu medeni salonlara, fuar ve kongre merkezlerine olan ihtiyacını bir kez daha anımsamış olduk. Gar gibi tarihi mekanları, gölgeleyecek yakınlıkta yapmamak koşuluyla  tabii.

Kemal Kılıçdaroğlu
İçeri girmesiyle salonu, ayağa kaldırdı. Selamlama ardından salon yerine oturdu, bir daha da pek kalkamadı. Konuşması sırasında, izleyiciler slogan atmaya başlarken Kılıçdaroğlu, lafına devam ederek sloganları kursağında bıraktı partililerin. Kılıçdaroğlu’nun, tezahürat beklediği bazı yerlerde de izleyiciler geç kaldı. Ayarı tutturamadılar. Kılıçdaroğlu mütevazi, izleyiciler kararsız, birkaç denk düşme dışında, ağız tadıyla coşamadı salon. Ancak Gandi’nin, siyasi etkisi, salonun her yerinde konuşuldu.

İzleyiciler
Salonda yerlerini aldıklarında, gayet düzenli bir görüntü verdiler. Kurultayın, ne başında ne sonunda hiçbir aşırılık ya da olumsuzluk yaşanmadı. Kılıçdaroğlu’ndan sonra en çok Sabih Kanadoğlu’nu alkışladılar. Sarı baretleriyle Zonguldak’lı partililer, en kolay seçilebilendi. Bir de her delegesine, belediye başkanına ve milletvekiline tezahüratiyla dikkat çeken İzmir’li partililer. Kılıçdaroğlu’nun, konuşması sırasında salonun ortasına doğru salladırılan “68 Ruhuyla Halkın İktidarını Kurmaya Geliyoruz” yazılı bez afişe, bütün salon coşkuyla karşılık verdi.  


Düzen içinde coşup, efendi efendi liderlerini dinleyip, sessiz sedasız salondan ayrıldılar.


Gazeteciler, televizyoncular
Kurultay rahat, salon da sakin olunca gazeteci, televizyoncu arkadaşlarımıza yöneldi dikkatler. Ne çok gazete ve televizyonumuz varmış; salonun göbeğini olduğu gibi, tıka basa kapladılar. Sadece Milliyet ekibi olarak biz, 12 kişiydik. Konuşmaları ve gözlemleri anında yazan muhabir arkadaşlarımız dışında, nöbetleşe paylaştık sandalyeleri.






Bu gazeteci, televizyoncu takımı bir acayiptir: Bir bakarsınız birinin sırtında dolaşıyor, bir bakarsınız birini sırtına almış geliyor. Sırtında dolaştığı bir partili ya da parti yetkilisidir; bilgi almak için biner tepesine, istediğini alana kadar da bırakmaz peşini. Sırtında partili getirense genelde televizyoncudur;  yayına katılması için, yakalayabildikleri en popüler isimleri sırtlar, kameranın önüne oturtuverirler. Kolundan çekiştirilmekten sersemlemiş partililer, konuğu diğer kanala kaptırmış olduğu için kızgın ve ağlamaklı sunucular, sakin kurultayda, kaçamıyordu gözlerden!

Bu gazeteci ve televizyoncu takımı bir de şöyle gariptir: Aynı anda haber yazarken telefonla konuşur, önündeki parti meclisi listesine göz gezdirir, o sırada geçmekte olan partiliyi yakalar, bacakları masanın altında tango figürleriyle dans eder gibi kıpırdanırken benim, Ankara’dan taşınmaya çalışılan finans kurumlarıyla ilgili “Torba Yasa, genel kurula ne zaman geliyor?” sorumu yanıtlar, iki ayrı yöne açık kulakları, her iki yönden gelen en ufak fısıltıya tam kapasite açık, kumanyasından atıştırmayı becerebilirler.
Milliyet ekibi, 12 kişiyle izledi kurultayı

Tarifi imkansız, acayip bir şeydirler yani. Bir süre sonra gazetecileri ayıran şerit açılınca, elleri arkada, onları izleyen, beraber fotoğraf çektiren, sorular soran partililer doluştu alana. Gazeteci ve televizyoncuların, artık mesleğini uygularken bile temaşa sanatındaki yerini aldığı fikri oluştu bende.

En son teknoloji, kendini, muhafazakar demokrat ya da mukaddesatçı muhafazakar olarak tarif eden arkadaşlarımızdaydı. İleri teknoloji de muhafazakarlık tanımıyorlardı. Gazetecilik ve televizyonculuk alanındaki son teknolojiyi, maharetle kullanıyorlardı. Bizim piyasada son teknoloji, her zaman kıskanılır; onlar da bunun farkındaydı!


Kapanış
Oylar sayıldı, sonuçlar açıklandı. Gece 21:30 civarıydı. Tuvalette, 7-8 kişilik bir gurubun, onca arazi içinde yer yokmuş gibi, kimi duvara yaslanmış, barda muhabbet ediyorcasına söyleştiğini gördüm: “Şu teşkilattan şunu tanıyor musun.. siz nerede kalıyorsunuz.. o adam iyiydi il başkanı olarak” diye sesleri yankılanıyordu içeride. Kameralar sökülmeye,  muhabirler toplanmaya başladı. Canlı yayın arabalarına uzanan yüzlerce kablonun üzerinden salondan ayrıldık. Eve geldiğimde ‘Son Dakika’ haberi, “Kurultay’da Son Dakika Krizi” diye geçiyordu. Ya sabır!..

Tüm günden aklımda kalan en etkili cümleyi, Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından sonra dışarıda, yanımızdan geçen bir partili sarfetti: “Boşver, coşkusuz olsun, coşkulusunu da gördük biz. Belki bu sefer, böylesi işe yarar!”

Fotoğraflar: Ali İnandım