mimari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mimari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2018 Pazartesi

Ankara Nasıl Şehirleşiyor (6)


Yayın tarihi:22.02.2017  

Milliyet - Ankara Gazetesi



TÜRKLER, NE ZAMANDIR ŞEHİR KURMAYI BIRAKTI

Başkent, yapılaşmada çılgınlık dönemini yaşıyor. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aydan Balamir, nitelikli mimariden niteliksiz çılgınlığa geçişin tarihini değerlendirdi.


Yaşadığımız evlerin, çalıştığımız işyerlerinin, sokağın, çarşının yaşanılabilir olması için şehir plancılığı ve mimarlık, birbirini tamamlayan meslekler. Omuz omuza verdiklerinde, çok güzel şehirler kuruluyor. Onların el atmadığı şehirler ise düğümleniyor, çözülemez bir kargaşaya mahkum oluyor.

ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aydan Balamir hocamızla Ankara’nın şehirleşmesine, mimarlık penceresinden baktık. Başkentin şehirleşmesinde tarihin akışı, bu pencereden de pek iç açıcı değil.

Ali İnandım- Aydan hocam, Cumhuriyet öncesi nasıl bir yapılaşması var Ankara’nın?
Aydan Balamir- Cumhuriyet öncesi küçük ama önemli bir kent Ankara. Roma Hamamı’nın büyüklüğü bir gösterge, Agust Tapınağı bir gösterge. Endüstri devrimi öncesi önemli bir gelir kaynağı olan sof kumaşı yerini makine üretimi kumaşlara bırakınca Ankara’nın ticareti kırılıyor ama şehir, kozmopolit yapısını sürdürüyor. Osmanlı dönemi yapı stoğu, kentteki Yahudi, Rum, Ermeni nüfus hakkında fikir verir. Küresel bir şehir. Osmanlı döneminde Roma ve Bizans döneminde olduğu kadar çok ilgilenilmiş bir şehir değildir. Kale içi ve etrafındaki yoğun dokulu mahallelerin yanısıra, bağ evleriyle yayılan dağınık, çözük bir şehir dokusu var. Sof ticaretinin zenginliği, konut yapılarına tam olarak yansımamıştır. Evlerden çok hanlardan okuyabiliriz şehri. Ticaret ve üretimin göstergesidir, şehrin canlılığı, bu yapılar üzerinden de anlaşılır. Çukurhan, Çengelhan, Safranhan, Mahmutpaşa Bedesteni (Anadolu Medeniyetleri Müzesi) daha sonra Suluhan, öne çıkan örneklerdir. Kamu yapıları, Osmanlı modernleşmesiyle birlikte 1890’lardan sonra başlıyor.
Arkamızda yıkılmak üzere olan İller Bankası

“Mahalle kültürü, denetimi de arttırıyor”

- Konutları nasıl?
- Küçük pencereler, geniş saçaklar, çıkmalar, cumbalarla Osmanlı ya da Anadolu ahşap konut geleneği hakimdir. Bu geleneğin önemli bir özelliğini, sokaktan avlu ya da taşlığa, oradan hayat ya da dış sofaya geçilen bir dizi açık ve yarı açık mekanlar ve nihayetinde iç sofaya açılan odalar olarak tanımlayabiliriz. Kalabalık aile yapısı da mekanların oluşma biçimini şekillendiriyor. Birkaç çekirdek ailenin bir arada yaşadığı, sofaya açılan çok odalı evlerdeki odaların her biri, bir evdir aslında. Ya da aynı avluyu, taşlığı, hayatı paylaşan birleşik evler şeklinde de olabiliyordu. Yarı mahrem diyebileceğimiz avludan kamusal sokağa açılan kapı önlerinde, mahalle kültürü hala gözlenebilir. Dayanışma, kadınlar arası yardımlaşma mahalle kültürünün bir parçası. Ama bu kültür, bir yandan da baskıcı bir kültür; sokağa, mahalleye gelen gidenin denetimi artıyor. Aslında bütün evler, tanımlanan ideal Anadolu ev tipine tam uymayabilir. Avlu yerine arka bahçeli, hayat yerine doğrudan iç sofalı evler de var. Yapı dili olarak ortak bir karakter olsa da tarz olarak çeşitlenmeye açık; her dönem kendi modernini oluşturuyor. Örneğin Cumhuriyet döneminde kente modern konutlar inşa edilmeye başlandığında, küçük pencerelerin ‘asri pencere’ denilen tarzda büyütüldüğünü görüyoruz.
Geleneksel Ankara evi

- Yapılaşma biçiminin mahalle dokusuna etkisi var mı yani?
- Fiziki çevre toplumsal yapıyı birebir etkiliyor diyemeyiz, bireylerle ve toplumsal düzenle ilgili bir şey mahallelilik duygusu. Mesela korunmuş Avrupa kentlerindeki yoğun konut dokuları da dip dibe yapılardan oluşuyor ama mahalle ilişkileri, sosyal ilişkiler, artık eski dönemlerdeki gibi değil. Apartmanlaşmayla beraber yapılan çok katlı ve çok daireli binalarda komşuluk olmaz demek de doğru olmaz; çatısında veya zemin katında yüzme havuzu gibi, lokali gibi, bahçesi, kameriyesi gibi ortak yaşam alanlarıyla sosyalleşme, komşuluk yapma fırsatı verecek alanı yaratabilmiştir bazı binalar. Modern konut tarihinin başarılı örnekleri, bakkal, berber, kreş gibi ortak mekanlarla birlikte tasarlanmış,bazen de bir avlu etrafında sağlamıştır bu ortamı.

“Güneş, hava,yeşil gözetilmiştir”

- Cumhuriyet’ten sonra nasıl bir değişim yaşanıyor?
-Cumhuriyet’in daha ilk yıllarında plan yapılıyor ve uygulanıyor. Jansen Planı, yeniyi yaparken eskiyi korumuştur. Şehrin yeni yerleşimlerinde herkesin güneşe, temiz havaya, yeşil alana sahip olmasını gözeten ‘bahçe şehir’ anlayışını benimsemiştir.
Şevket Pek kira ve sağlık evi
Binalar birbirinden uzaklaştırılmış, bir yandan da okulu, işyeri, camisi, çarşısı, sağlık merkezi gibi yapılarıyla yeni semtler oluşturulmuştur. Modern bir şehir, modern bir yapılaşma ama insani, mahalle ruhunu bir ölçüde sürdüren, kendine yeterli semtler oluşturulur. Cumhuriyet’le beraber Ankara’da doğan konut açığı nedeniyle önce küçük parseller üzerinde ‘kira evleri’ oluşmaya başlıyor. ‘Apartman’ sözü yerleşene kadar bir süre ‘kat evleri’ olarak da adlandırılan çok katlı kira evleri, zamanla egemen yapılaşma biçimi oluyor. Bir bölümü ‘aile apartmanları’ olarak inşa edilen bu yapı türü, bir anlamda geleneksel konakların değişime uğramış halidir. Konakta odalar bağımsız birer evken burada artık her dairede bir aile mensubu oturuyor. Örneğin Evkaf Apartmanı (Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü binası),
Vakıflar’ın kira geliri sağlamak için yaptırdığı çok katlı bir kira evidir. Yenişehir’deki kira evleriyse Evkaf Apartmanı’na kıyasla daha mütevazıdır.
Evkaf Apartmanı.. şimdi Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü
- Kamusal yapılarda durum ne?
- Kamusal alandaki yapılaşma, genellikle kimlik tartışmasıyla şekillenir. Yani doğulu mu batılı mı şeklinde bir kimlik gerilimi söz konusudur. Mimarlar Derneği 1927’nin Balo Gazetesi’nde, Ankara’nın mimarlık tarihini özlü biçimde anlatan 1952 tarihli bir karikatür yayımlanmıştır. Bu karikatürde dört üslup resmedilir: Önceleri ‘Birinci Milli Mimarlık Akımı’ dediğimiz yeni Osmanlı yapıları öne çıkar. Ziraat Bankası, İş Bankası, Türk Ocağı (Resim Heykel Müzesi) gibi yapıları örnek verebiliriz bu döneme. Sonra uluslararası modernizmin rüzgarıyla ‘kübik mimari’ye geçilir. Yurt dışında böyle bir tarz adı yok, bizim koyduğumuz özgün bir isimdir. Yeni rejim, her alandaki yeni düşünceyi yeni bir mimariyle vurgulamak istiyor. Bugün yıkılmak istenen İller Bankası da bu dönemin, Türkiye’de modern mimarinin en iyi örneklerinden biridir. 1940’larda revaçta olan ‘İkinci Milli Mimarlık Akımı’ döneminin ilham kaynağı ise Anadolu’nun sivil mimarisidir. Çıkmalar, cumbalar, geniş saçaklar sadeleşerek betonarmeye tercüme ediliyor ki örnekleri arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi binası da yer alır. Karikatürün son karesi, 1950’lerin mimarisidir; yine moderndir ancak bu kez Avrupa modernizmi yerine, Amerika kaynaklı modernizm gündemdedir.
1952 Balo Dergisi 5.sayısından

“Arazinin değeri, sınıf ayrımını da belirliyor”

- Yeni mimari, mahalle dokusunu etkiliyor mu?
- Cumhuriyet öncesinde semtleri, mahalleleri, sınıf ayrımı değil de dini gruplar belirliyor çoğunlukla. Bu nedenle fakir, zengin aynı mahallede yaşayabiliyor. Cumhuriyet’ten sonra kent merkezlerinde yükselen arazinin değeri, sınıf ayrımını da belirlemiş oluyor. Ya da aynı mahallede dikine katmanlaşma oluşmaya başlıyor; yani aynı apartmanda düşük gelirli alt ve en üst katlarda oturuyor, daha iyi durumdakiler ara katlarda oturuyor mesela. Diyelim Yenimahalle İşçi Blokları’nda işçi sınıfı, İkramiye Evleri’nde banka çalışanları, Saraçoğlu Mahallesi’nde memurlar oturmaya başlıyor. Böylece birbirinden ayrılmaya başlıyor belli kesimler.
Yenimahalle Mobilgaz işçi konutları

“Mimari nitelik düşmeye başlıyor”

- 1950’ler de bir kırılma dönemi. Ne tür bir değişim yaşanıyor bu dönemde?
- 1950’ler, liberal ekonominin ülkeye girdiği, özel sermayenin serpilip dünyayı takip etmeye başladığı yıllardır. Yeni yapılan fabrikalarla işgücü ihtiyacı doğuyor, asansörün de yaygınlaşmasıyla daha yüksek, daha geniş apartmanlar inşa edilmeye başlıyor. Bu arada gecekondulaşmanın da altyapısı oluşuyor. 50’lerde başlayan gecekondulaşma, 60-70’lerde devam ediyor. Kırdan kente göçün sonuçlarından biridir; kooperatifleşmeye gücü yok, devlet de sosyal konut yapmayınca kendi başının çaresine bakıyor vatandaş. Yapılarda da ‘küçük müteahhit tarzı’ bir yap-sat süreci başlıyor. Devlet, İngiltere, Hollanda gibi toplu konut yapmıyor. Halk, ya kooperatifler yoluyla ya da arsa üzerinden satış yapan müteahhitler yoluyla konut sahibi oluyor. Müteahhit, arsa halindeyken satıp, küçük birikimlerden sermaye yapıyor. Burada arsa kişiye, aileye özel olmadığı için inşa edilen konutlar anonimleşiyor. Bina yaptıranın prestij gibi bir derdi kalmıyor, mimari nitelik düşüyor tabii. Oysa ‘aile apartmanları’nda mal sahibi, özellikli bina yaptırmaya çalışır, şanına yakışır olması için mimari kaygı duyar. Diğerinde müteahhit konut sahiplerini tanımıyor, katılımcılarla bir ilişkisi, prestij derdi yok. Mimari bozulma başlıyor işte o zaman. Birikimi olmayan kişilerin müteahhit olduğu altyapı oluşuyor. 1960’lar, 70’lerde sonuçlarını görmeye başlıyoruz.
Aydan Balamir

- Ne gibi sonuçlar?
- Aslında asgari sermaye ile konutlandırma için müthiş bir sistem bu yeni oluşan ‘yap-sat’çılık ama bu sistemi doğru kullanmıyoruz ve yapıların niteliği bozulmaya, özelliksiz yapılar yapılmaya başlıyor. Sıradan apartmanlaşma yaygınlaşıyor. Yine de bu dönemde evlerin insani özellikleri, çevrenin mahalle dokusu, bir ölçüde devam ediyor. 1950’lerden sonra gecekondulaşma, öte yandan yap-sat usulü apartman kentler, konut kooperatifleri artıyor. Sermaye hala küçük, daha henüz çılgınlaşmıyor yapı üretimi.

“Devletin çalışmaları, iyileştirici değil artık”

- 1980’ler nasıl bir dönem?
- Küresel kapitalizmin yerleşme yılları 1980’li yıllar. Tüketim toplumuna dönüşmenin alt yapısı oluşuyor. İthalat serbestleşince yurt dışından yapı ve dekorasyon malzemeleri gelmeye başlıyor. Bu dönemde palazlanan müteahhit şirketler, pazarlamacı yöntemler, konut talebine arzı değiştiriyor. Nostaljik ‘mahalle’ görünümü ve yarı Türkçe yarı İngilizce adlarla pazarlanan bu konutların çoğu, ‘kapılı siteler’ ya da ‘kapalı cemaatler’olarak adlandırılan uluslararası uygulamanın yerel örnekleridir. Bir kulvarda da TOKİ (Toplu Konut İdaresi Başkanlığı) ile devlet giriyor devreye. Bu arada 1980’lerde kurulan Batıkent’e de bakmak lazım başarılı bir gecekondulaşmayı önleme projesi olarak. İyi bir şehirleşme örneği olmasa da Cumhuriyet’ten sonra kendi sermayesini oluşturarak bu kadar çok kişiyi konut sahibi yapması açısından başarılı bir konut edindirme projesidir, İngiltere’de ödül kazanmıştır bu özelliğiyle.
- Çılgınlaşma ne zaman başlıyor?
- 1980’lerde altyapısı tamamlanan, 1990 ve 2000’lerde holdingleşen müteahhit firmalar ile TOKİ, konut sektörüne egemen oldu. Son 15-20 yılda arsa üretip rant yaratmanın en garantili yöntemi, ‘kentsel dönüşüm’ kavramına sarılmaktır. Ama dönüşümün çoğu, dönüşecek bir yapı ya da yerleşim olmayan arazilerde yapılıyor nedense. Macunköy’de mesela; yaşam alanını iyileştirmek yerine kütlesel yapılarla bambaşka bir yere dönüştü. Çukurambar’da, Oran’ın bir kısmında, Çayyolu’nda, Şentepe’de, Eskişehir yolu üzerinde, aslında kentin dört bir yanında kentsel dönüşümden bu anlaşılmaya başladı; fiyakalı isimlerine karşılık, birbirinin benzeri, çok katlı, tekdüze yapılaşma. TOKİ ilk başta ihtiyaç sahiplerine nasıl insani bir konut çevresi sunarım derken azman bir sermaye oluşunca kar etmeyi hedefleyen bir kuruma dönüştü. Nitelikli yaşam çevreleri oluşturma, mevcut yerleşimleri iyileştirme gibi bir görevi varken kar amaçlı bir müteahhit gibi davranmaya başladı. İstisnalar hariç, devletin çalışmaları iyileştirici değil artık. Mamak Kusunlar Mahallesi’ndeki TOKİ Evleri çok iyi bir örnektir. Mahallenin adı bile yok, ‘TOKİ Evleri’ diye biliniyor. Yapıların tekdüzeliği bir yana, sosyal alan olarak felaket. Sadece bir cami, okul ve adı market olan bakkalı var. Üçünü yan yana getirip bir kamusal alan, merkez yaratmaya bile gerek görülmemiş. Çarşı, park, sinema, spor salonu gibi işlevlerden söz etmekse fantezi! Bu tür kamusal mekanlara uzak konutlar, insanların hem sosyalleşmesi hem de ihtiyaçlarını görmesi açısından sorun yaratır.
Mimari ve kentsel dönüşümün seyrini Dikmen köyünde izlemek mümkün (Foto: Ahmet Soyak)

“Doğduğunuz yeri yok ediyorsunuz”

- Şehirleşmeye aykırı bir yoğunlaşma mı bizimki?
- Yoğunlaşma ve yükselme kent içinde olur. Bizde tam tersi uygulanıyor, kentin dışında 15-20 katlı apartmana oturmaya gidiyorsunuz. Bunun için şehir kurulur. Biz, şehirleştirmeden toplu konutlar yapıyoruz. Türkler, ne zamandır şehir kurmayı bıraktı, şehir kültüründen uzak konut siteleri ile steril AVM’ler inşa ediyor. Hepsi için bir plan çiziliyor kuşkusuz, ama bunlar klasik anlamda ‘şehir planı’ olmaktan uzaktır. Ankara, garip bir ‘organik şehir’dir bu plansız yapılaşma özelliği nedeniyle.
Bentderesi'nde yıkılıp yapılan Ankara evleri, 4-5 kata çıkarıldı.. Ankara evi değiller artık tabii ki

- Bu kontrolsüz yapılaşma çılgınlığı, bazı semtlerde tarihi mahalleleri ezip geçiyor.
- Tarihi yapılar, mahalleler, kentin ortak hafızasıdır, geçmişin belgeleridir. Bunları sadece yok etmek değil, bozmak da suçtur; belgeyi tahrif etmek gibi bir suç. Tarihi miras, özgünlüğüyle korunmalıdır. Tescilli yapıyı yıkıp yeniden yapmak, koruma kurullarının yeni adeti oldu. Bir yapı tamamen yıkılıp yok olmuşsa planlarından yenisi yapılabilir ama hala ayakta duranı güçlendirmek varken niye yıkıyoruz? Marmara Köşkü sapasağlam duruyordu, neden yıkıldı? Hacıbayram, Hamamönü çevresinde bunun örnekleri oluştu. Eskiyi yok edip, yeniyi eski gibi yapma sanatı değildir mimarlık. Aksine, eskiyi gözümüz gibi koruyup, yeniyi ise zamanına uygun yapmayı gerektirir. Zamanını yansıtmak yerine eskiyi taklit eden yapıya mimarlık değil, sahne dekorasyonu denebilir ancak. Tabii ki modern yapı olacak, modern yaşam olacak ama belgenizi yok etmeyi gerektirmiyor bu. Annenizin, babanızın doğduğu, kendi doğduğunuz yeri yok ediyorsunuz.
Şentepe (Foto: Ahmet Soyak)

“Ev, yuva, konut, apartman, rezidans..”

- Yapılaşma biçimi, toplumsal ilişkileri de belirliyor diyebilir miyiz?
- Mimarlığı nicelik değil nitelik üzerinden tartışmak lazım; alçak, yüksek, beton, ahşap, modern, geleneksel olmasından önce niteliktir önemli olan. Gizlemek için makyaj yapabilir, maske takabilirsiniz ama bu, gerçeği değiştirmez. Çirkin olduğunu biliyorsunuz yani. Binalara Selçuklu ya da Osmanlı maske takmakla bir değer üretilmez. Bu, yapının kişiliksizliğini değiştirmiyor. İngiliz Başbakanı Winston Churchill’e atfedilen bir söz, “Biz yapılarımızı şekillendiririz,daha sonra yapılar bizi şekillendirir” der. Bazı semtlerin, yerleşimlerin, öfke ve yıkıcı duygular yaratması, oranın şehirleşme biçimiyle de çok ilişkilidir.  Ev, yuva, anonimleşmeye başladığında konut, derken apartman, rezidans oluyor evin adı. Gittikçe kavramlar sıcaklığını yitirmeye, anlamlarını kaybetmeye başladı mimaride. Mimari kimlik sorunu olan bir dönemdeyiz.

5 Kasım 2018 Pazartesi

ANKARA NASIL ŞEHİRLEŞİYOR? (1)


Yayın tarihi:18.01.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

“YAŞAMASI ZOR ŞEHİRLER KURUYORUZ”


Ankara, Cumhuriyet’ten bu yana sakinleriyle arasındaki gerilimi bitmeyen bir şehir. Bu yazı dizimizde, nedenlerini araştıracağız. 1950’lere kadar olan yaklaşık 2 bin yıllık şehirleşme sürecini, Prof. Dr. Mehmet Tunçer’e sorduk.



Bazı yerler hemen şehirleşir, köylük kasabalıktan hızlı geçer şehirleşmeye. Coğrafi durumu ya üretime ya alışverişe uygundur ya da yolların kavşağındadır. Ankara, coğrafi konumu nedeniyle öncelikle mecburi bir kavşaktır diyebiliriz. O yüzden en az 2 bin 500 yıl önce burada ilk düzenli şehirleşmeyi başlatan Frigler’in Hacıbayram Camisi’nin üzerinde olduğu höyüğe kutsal mekanlarını kondurmaları, uzun sürmemiştir. 2 bin yıl önce ise Roma İmparatorluğu’nun kimine göre 100 kimine göre 200 bin nüfuslu şehri oluşmuştur. 2 bin 600 yıl önce dünyanın en gözde şehri Babil’in 350 bin nüfusu olduğu düşünülürse “Romalılar Ankara’nın kıymetini bilmiştir” demek yalan olmaz. Bizans olanı korumaya çalışmış ancak sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar Selçuklu ve Osmanlı’nın Ankara’yı doğru değerlendirdiğini söyleyemeyiz. Bunu eserleri söylüyor biz değil; Konya, Bursa, Edirne ve İstanbul’a yapılanla kıyaslanamayacak kadar azdır Ankara’ya yapılan. Stratejik kavşak özelliği yaklaşık 900 yıl kavranamamış olsa da insan niteliğiyle adeta yeni devletin doğal başkenti olmayı başarmıştır Ankara.

Rant baskısına dayanamadı

İşte bu 2 bin yıl sonra Roma İmparatorluğu’nun bile gerisinde ‘30 bin nüfuslu kasaba’ haline getirilen Ankara’nın, bugün de süren en önemli derdi şehirleşmesidir. Selçuklu ve Osmanlı’da görmemiş, Cumhuriyet’ten sonra da yüzüne gözüne bulaştırmıştır şehirleşme girişimlerini. Devlet kendi evini toparlayamamış, rant baskısına 94 yıldır layıkıyla karşı koyamamıştır. O zaman “Nasıl bir şehir çıkıyor karşımıza, ne durumda, nasıl şehirleşmiş ve şehirleşiyor acaba Ankara?” soruları kemiriyor aklımızı. Konunun uzmanı hocalarımızla şöyle bir tepeden bakacağız Ankara’ya, tarihi süreci dahil, pek çok yönüyle ele alacağız şehirleşmesini.

Ankara’ya çok kafa yoran, onunla yatıp kalkan hocalarımızdan Gazi ve Ankara Üniversiteleri’nde Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Profesör Doktor Mehmet Tunçer hocamızla başlayacağız. Çok söyleyeceği var, uzatmıyor, sözü kendisine bırakıyoruz.

2 bin yıl önce planlı bir şehir

Ali İnandım- Mehmet hocam, ilk düzenli şehirleşmeye başladığı yıllarında, nasıl bir şehirleşmesi var Ankara’nın?
Mehmet Tunçer- Frig ve Galat dönemi çok iyi bilinmiyor. Kazılarda çıkanlar, Hacı Bayram Höyüğü’nde bulunanlar. Milattan Önce 25’inci yılda Ankara’yı yönetmeye başlayan Roma İmparatorluğu’nun İmparatoru Agustus’un, Ankara’ya çok önem verdiğini ve imar ettiğini biliyoruz. Milattan Sonra 395’den itibaren Doğu Roma olarak ayrılınca da Ankara’ya olan ilgi devam ediyor. O dönemde akropolü (en önemli yapıların ve tapınakların bulunduğu iç kale), tapınakları, tiyatrosu, odeonu (konser verilen basamaklı tiyatro ), agorası (devlet sorunlarının tartışıldığı halk meydanı), hamamıyla 100 bin kişilik bir şehir oluyor Ankara. Günümüze kalıntıları taşınmıştır bu eserlerin. Roma ve Bizans döneminden bulunan eserler ve yapılardan, aslında Ankara’nın müthiş bir mimari ve sanat şehri olduğunu görüyoruz. Mesela Roma Hamamı, Roma hamamları içinde dünyanın en büyüklerindendir, Roma’daki Caracalla Hamamı’yla yarışır. Roma Sarayı (Palatium), şimdiki Ulus Çarşısı’nın yerindedir. Hacı Bayram’a doğru giden Kral Yolu’nun kenarındaki su kuyusu ve hamam kalıntısı hala duruyor. Geçenlerde Hacı Bayram’da yıkılan Bizans duvarı, belki de Agust Tapınağı’nı koruyan Temesos Duvarı’dır. Bizans, Hristiyan olduğu için, Pagan (puta tapıcılık) Roma’nın tapınak ya da eserlerini put olarak görüyor, 7-8’inci yüzyıllarda Arap akınlarına karşı surlarda kullanmak üzere tahrip etmekte mahsur görmemiş. Birçok Roma eseri, yapıları, can havliyle Kale surlarını güçlendirmek için kullanılmıştır.
- Roma döneminde bir şehirleşme planı var mı?
- Roma dönemi şehir planlarını bir miktar biliyoruz. ‘Izgara plan’ dediğimiz planlı, her şeyiyle ihtiyacı karşılayan gelişmiş bir şehir görüyoruz. Izgara plan diye birbirini dik açıyla kesen yollar arasında kalan dikdörtgen ya da kare biçimli yapı adalarından oluşan kent planına diyoruz. Yapı adaları hep aynı büyüklükte, yollar, aynı genişliktedir.
 Fotoğraflar: Alp Eren Kaya

Merkez Suluhan’a kayıyor

- Selçuklu ve Osmanlı Dönemi’nde nasıl şehirleşme?
- Selçuklu dönemine ilişkin pek şehirleşme çalışması görmüyoruz. Kale’deki Alaeddin Camisi ve Akköprü dışında neredeyse Selçuklu eseri yoktur Ankara’da. Osmanlı geldiğinde her şey Kale içinde, dışı yıkılmış durumda. Selçuklu’nun çöküşüyle Osmanlı’nın kuruluş dönemleri arasında bir Ahi Cumhuriyeti kurulmuştur Ankara’da. Ahilik kurumlarıyla ekonomisi oturmuş bir şehirdir Ankara. Her zanaatkar kesiminin çarşısı var. Sof ticareti birinci üretim ve ihraç ürünü. Avrupa’da ve Osmanlı’da, saraylarda meviçli ve hareli denen kaftanları, softan kıyafetleri giyiyor krallar, padişahlar. İngiliz Kralı 8.Henry, Kanuni Sultan Süleyman’ı örnek verebiliriz bunlara. Kilim, halı, demir, bakır işleri çok gelişmiş bir zanaat merkezidir. 15’inci yüzyıldan sonra Koyunpazarı, Atpazarı, Samanpazarı gelişiyor. Osmanlı döneminde sur dışına çıkıyor yani şehir. Kale, konut alanı oluyor. Mahmutpaşa ve Kurşunlu Han’ın yapılışı(1459-60), ticaretin gelişme göstergesidir. 16’ıncı yüzyılda 102 odalı Suluhan yapılıyor. Çıkrıkçılar Yokuşu’dan Kale dışına yayılış başlıyor. Yokuş, Suluhan’a kadar Uzunçarşı olarak adlandırılıyor. Yukarıyüz’den Aşağıyüz’e inilen şehirde, 16’ncı yüzyıldan sonra Ahilik loncalaşıyor. Bedesten’de (şimdiki Anadolu Medeniyetleri Müzesi) ipek, değerli dokumalar, altın, gümüş satılıyor. Yukarıçarşı’da çanakçılar, çerçiler, Uzunçarşı’da kalaycılar, demirciler, tenekeciler, terziler, yorgancılar, eskiciler, külahçılar, saraçlar, semerciler gibi bazıları bugün de devam eden meslekler yayılmış. Suluhan çevresinde 2 hamam; Haseki ve Hasanpaşa Hamamları var. Hemen yanında İbadullah Camisi, Hallaç Mahmut Camisi, Tahtakale Hanı var. Sebze ve balık hali de etrafında. Kamusal bir yapı yok o dönemde çünkü şehirler kadılıkla yönetiliyor belli resmi merkezler dışında. 1511’de yapılan Suluhan’la ikinci merkez oluşturulur yani.

Yeni merkez de düzensiz
Mehmet Tunçer
- Ne zamana kadar sürüyor Suluhan’ın merkezliği?
- 1881’de, Bedesten çevresindeki hanlar yanıyor, terk ediliyor bölge. Ticaret, binalar gibi çöküyor, bitiyor o bölgede. Bu yangın, Tahtakale’nin (Taht al Kal’a= Kale dibi, Suluhan çevresi) gelişmesini hızlandırmıştır. 1892’de trenin gelişiyle Ege ve İstanbul’la ilişki sağlanıyor. Hızlı nakliye fırsatı doğunca buğday, üzüm gibi doğal ürünlerinin hem üretimi hem satışı artıyor. Kuvayı Milliye’nin Ankara’yı merkez seçmesi, bu açıdan da değerlendirilmiştir. Trenle beraber İstasyon Caddesi açılıyor ve bugünkü Ulus Meydanı yani Taşhan merkez olmaya başlıyor. 1890’larda Taşhan’ın yapımıyla çarşı, Karaoğlan Çarşısı’na yani Taşhan’ın bulunduğu bugünkü Ulus Meydanı’na doğru gelişmeye başlıyor. Hükümet Konağı yapılıyor, çevresine telgrafhane, İttihat Terakki Merkezi (Birinci Meclis), posta binası, Osmanlı Bankası kurularak yeni yönetim merkezi oluşturuluyor. Yeni merkezin oluşması da düzensiz gelişmedir. Bu şehir yapısı, 20’inci yüzyıl başına kadar geliyor Ankara’da.
- Bir şehir planı oluyor mu Osmanlı’da?
- Osmanlı’da, ‘organik doku’ dediğimiz kendiliğinden gelişen sokak dokusu vardır. Bu, dağınık bir şehirleşme biçimidir ama aslında mülkiyet dokusunu, eski dokuyu korur, sonrasına taşır dokuyu. Osmanlı şehirlerinde olduğu gibi Ankara’da da camiler çevresinde gelişir mahalle. Ahi camileri mesela... Yani merkez, ‘Cuma camisi’ denilen camilerdir. Osmanlı şehirlerinde meydan yoktur ama cami avlusundaki çınar çevresi, meydan işlevi görür. Çarşılar, camiye açılan sokaklarda kurulur. Konutlar, çeperlerde, dışta kalır.


Lörcher Planı

- Cumhuriyet’in kuruluşuyla nasıl bir değişim oluyor?
Lörcher Planı
- İlk şehir imar planı, Alman kökenli Carl Christoph Lörcher’in ‘Lörcher Planı’dır. 1924-1929 yılları arasında Yenişehir dediğimiz İtfaiye Meydanı’ndan Meclis Kavşağı’na kadar uygulanmış plandır. Eski şehre dokunmadan yeni bir şehir planlıyor Lörcher. 24 Mart 1925’de çıkarılan 583 Sayılı Yasa ile 4 milyon metrekarelik alan kamulaştırılır. En adil ve sosyal içerikli yasalardan biri olarak tanımlanır ama yeni şehrin yapılacağı yer, eski şehirdeki Ankaralılar’ın itirazıyla karşılaşır. Canıyla malıyla Kuvayı Milliye ve Cumhuriyet’e destek veren Ankaralılar’ın arazileri ve arsaları yerine boş araziler değerlenecektir ki bunun bir kısmı da bataklıktır. 583 Sayılı Yasa, bataklık alanların kontrol altına alınması, su çıkarılması, temiz hava sağlamak için yeşil alanların arttırılmasını hedefliyordu. İtirazlara rağmen bu yeni şehir planı, ‘Yönetim Şehri Çankaya’ (Yenişehir Planı) başlığıyla uygulamaya konur.
- İyi bir başlangıç mıdır bu yasa ve plan?
- Şehirleşme açısından, iyi bir başlangıç diyebiliriz. Eski şehri de korumuştur çünkü. Ancak arazi spekülasyonuna engel olamamıştır. Osmanlı’da arazi, kamunundur. Kişilere geçince spekülasyona da geçilmiş oluyor. Falih Rıfkı Atay ‘Çankaya’ kitabında, bunun şehre kötülük demek olduğunun farkında olmadıklarını söyler. Bu planla meydanlar korunur, Anafartalar Caddesi, Kazım Karabekir Caddesi, Denizciler Caddesi, Çankırı Caddesi, Egemenlik Caddesi, İstasyon Caddesi, Bankalar Caddesi (Atatürk Bulvarı Ulus kısmı) yeniden planlanmış ya da geliştirilmiştir. Kaleönü Mahallesi, istasyon nedeniyle İstasyon Caddesi iş bölgesi olarak planlanmıştır. Rüzgarlı Caddesi ve çevresi, Hamamönü, Hacı Bayram, Yenişehir, Kızılay ve Atatürk Bulvarı’ndan Meclis Kavşağı’na kadar uygulanmıştır plan. Bugün bu bölgelerdeki birçok resmi yapı, cadde ve sokak, o planın eseridir.

Jansen Planı

Hermann Jansen

- Arkasından 1932’de uygulanmaya başlayan Hermann Jansen’in planı nasıl bir plan?
- Jansen, Yenişehir’e dokunmuyor, onun dışında farklı bir planla geliyor; bahçe kent. Yeşil kuşaklar, parklar, mesire yerleri ile bahçe kent tasarlıyor. “Ben size, şehirciliğin en ileri ve seçkin örneklerini getiriyorum” der. İş bölgeleri, resmi kurumlar, cadde ve sokaklar arasını, boylu boyunca uzunlamasına parklar, yeşil kuşaklarla ayırır.
- Örneğin?
- Örneğin Bentderesi’nde Hatip Çayı üzerindeki bendin üst kısmını mesire yeri ve yüzme havuzu, dinlenme alanı olarak planlamış ama uygulayamamıştır. Gençlik Parkı’nda İncesu’yu park içinden akıtarak göllenme yapıp, çevresini doğal bir park olarak tasarlamış ama onu da uygulayamamıştır. İncesu ile Çubuk Çayı boyunca hep yeşil kalmasını düşünmüş ama uygulayamamıştır. Atatürk Orman Çiftliği’nde, Bahçelievler’de, Altındağ Esenpark’ta, 19 Mayıs Stadı çevresinde, Ziraat Mektebi Yerleşkesi’ndeki planlarını ise gerçekleştirebilmiştir.
Jansen ne planlamış..
Biz ne yapmışız!..
“Trafik yaya önceliklidir”


- Neyi uygulayabilmiş neyi uygulayamamış başka?
- Öncelikle Kale’yi, bir şehir tacı olarak görür ve bir müdahaleden koruyacak yasal düzenleme ister önce. Bütün şehir planında Kale, ana yollardan görülecek biçimde ve yapılarla kapatılamayacak biçimde tasarlanır. Bugün bir tepeye çıkmadan Kale’yi göremiyoruz değil mi? Hisarpark, Anafartalar Caddesi ve Bentderesi arasında 1917 yangınında tamamen yanan bölgeyi de planlamıştır ve o yapılaşma ve sokaklar, kısmen bozulsa da duruyor bugün. En az 8-10 caminin çevre düzenlemesini orijinaline uygun planlamıştır. Hacı Bayram ve İsmetpaşa Mahallesi’ni planlamış ama uygulayamamıştır. Hacıbayram açısından uygulanmaması iyi olmuştur diyebiliriz çünkü tarihi dokuyu bozacak yapılaşmalar vardır planında. Hanlar Bölgesi’ni (Anadolu Medeniyetleri Müzesi çevresi) planlanmış ama uygulayamamıştır. Kanalizasyonları, dereye atık su bulaşmayacak biçimde planlamış ama uygulayamamıştır. Trafiği çok öngöremez ya da belki bilinçli olarak yaya önceliklidir planı. Ana hatlarda yollar geniş, diğerleri trafiği yavaşlatacak biçimde dar tasarlanmıştır. Yaya trafiği, yürüyüş yolu önceliklidir planı.


Ekolojik-teknolojik şehir olacakken


- İyi bir plan mıdır Jansen Planı?
- Şu anda ekolojik-teknolojik mimari ya da kent planlamasının temeli aslında Ankara’da uygulanmak istenmiş ama rantçılarla baş edememiş ve nüfus artışına yetişememiştir Jansen Planı. Görevden çekildiği 1939’dan sonra 1957’ye kadar planı yürürlükte kalsa da bambaşka uygulamalarla çarpık kentleşme hakimiyeti ele geçirmiş, bugüne kadar da gelmiştir maalesef.
Jansen’in yeşil alan ve çocuk oyun alanı olarak tasarladığı
Arslanhane Camisi’nin avlusunu, bugün otopark olarak kullanıyoruz.
- Bugünkü düzensiz kentleşme tarzımız, eski bir alışkanlık diyebilir miyiz?
- Cumhuriyet’le rantı keşfediyoruz, plan değişikliğini de keşfetmiş oluyoruz. O zaman da plan falan işlemez oluyor. Bunu bir alışkanlık haline getirdik ve o yüzden yaşaması zor şehirler kuruyoruz diyebiliriz.
Yunus Yıldız'ın arkeolojik verilere göre oluşturduğu Ankara Gravürü