doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2017 Çarşamba

BAHARLARA DOYAMAZKEN



21.03.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Halk oylaması, silindir gibi geçiyor bütün gündemlerin üzerinden. “Karpuz gibi ikiye ayrıldık” demek karpuza hakarete girmeli; karpuz ikiye ayrılsa lezzet sunar, insanoğlunun bölünmesi ayrışma, çatışma, kasvet yaratıyor ruhlarda. Orta cılızlaşıyor, uçlara yığılıyor kitleler. 60 yıldır tecrübe ettiğimiz üzere, bir kez daha zayıf yerinden kırılmaya hazır hale geliyor bir millet ve onların ülkesi.

Kaçıncı bahar
Seçim havası, son 3 yılın baharlarını ağız tadıyla yaşatmadı, bu yıl dördüncüsü. Kendi kendine geldi geçtiler, yüzlerine, kıyafetlerine, coşkularına bakan, ilgilenen olmadı. Ha sonbahar ha ilk, bir mevsim eksik gidiyor dördüncü yıldır.

Baharın müjdecisi Ankara Çiğdemi
Ne Ankara’nın kardelenlerini ne de çiğdemlerini fark ettik, açtı, geçtiler kendi kendilerine. Müjdeci erik çiçekleri, tomurcuklar, taze gül yaprakları, kime haber veriyor baharın geldiğini, biz meşgulüz. Üçüncü cemrenin düştüğü gün saati çalmış gibi bahçemizde sık nefesi duyulan kirpimizin arz-ı endamı da uyandıramıyor, “Ha.. sen de vardın di mi?” diye kaba bir gözlem en fazla.

Kuşların müzikleşen, dirileşen ötüşlerini duyamayacağımız bir gürültü baskın; sonuna kadar açık çatlayan, kulakları yırtan sesli duyurularıyla seçim araçları geçiyor yukarıdan aşağı, bu yandan o yana. Kornalarla baharı korkutuyor, miting alanlarına yığılıyoruz kırlara yayılmak varken.

Süzgecimiz tıkanıyor
İnsanlığını dinleyemiyor, doğayı duyamıyor, varlığını hissedemiyorsun. Canlı vücuduna, cansız madde ruhsuzluğu zerkediliyor, muhakeme edemiyorsun.

Bir de asfalt ile betonun, karşıyageçirmez yolunun, reklam tabelasından, yolkesen büfelerine, senden daha değerli sayıldığı şehirde yaşıyorsan toprak için değil beton için park yapıyor, yeşili gökdelenle AVM’yle kapatıyorsan seçim olmasa da bahar kime gelecek, nefesi bile mangırla alıyorsun. Toprakla yeşil lüks değil hak, ruhun süzgecini tıkıyorsun.

Çıkasıca huyumuz
Bu memleketi hiç rahat bırakmayan ellerin artık kendini saklayamaz duruma düşen sahipleri, bir bir düşüyor gerçek ışığının vurduğu aydınlığın ortasına. Bizimse ortamız güçleneceğine, yeni kenarlar üretiyoruz dağılmak için. 60 yıllık çıkasıca huyumuzdan vazgeçmezsek kendimiz kıracağız tam ortamızdan kendimizi. 3-4 baharla kalmayacak o zaman, nice baharlara doyamayacağız kendi marifetimizin acı meyvesini dilim dilim yutmak zorunda kalırken.

1 Kasım 2014 Cumartesi

MERDİVEN ALTINA SÜPÜRÜLEN MEDENİYET



31.10.2014 Milliyet-Ankara Gazetesi

Doğaya kafa tutulmaz. “Doğaya kafa tutulmaz” diye cümle bile kurulmaz. Herkesi kendine güldürürsün. Ama hal hatır sorar gibi sık kuruluyor bu memlekette, aynı sıklıkta felaketler yaşadığımız için. Nefsimize kapılıp, doğaya kafayı tutuyor, sonra da günlerce nedeni bilinmez bir şeyden bahseder gibi ekranları, sayfaları, ilk kez karşılaşıyormuş edasıyla günlerce dolduruyoruz.



Savaş gibi

Soma’yı içimizde soğutmadan Karaman’ın Ermenek’i yaktı ciğerimizi. 1 yılda en az 354 maden işçisi hayatını kaybetmiş. 5 yılda inşaatlarda, bin 754 işçi. 2000-2012 yılları arasında 12 bin 686 işçiyi kazalara kurban vermişiz. Sel felaketleri,  göçükler, depremler, trafik kazaları derken topyekün savaşa girmiş ülke gibiyiz; savaşta daha az insan kaybetmezdik. Bu manzara karşısında maddi kayıpların hesabını tutmaya utanıyor insan.



Kazanç, insan hayatının önüne geçti çünkü. Son 20 yılda ayağını gazdan çekmeden çılgın hızlara ulaştı kazanç hırsı. Hatta aldı başını çoktan gitti, arkasından konuşuyoruz şu an.



10 liranın arkası daha sağlam

İnsan hayatı, bir maden maskesinden, birkaç kilo fazla çimento ve demirden, dere yatağındaki evden daha ucuz. Bir asansörün tamir masrafı, 10 adamın hayatından daha değerli. Yerel yönetimlerin ve resmi kurumların kar etmesi, toplumların düzeni ve huzurundan daha önemli artık. 10 liralık banknot olsanız arkanız daha sağlam; Türk Parası Kıymetini Koruma Kanunu, sizi korur çünkü!



Çığ gibi

Tanıdıklarıma göz yumayım” diye diye bu noktaya geldik. Artık baş döndürücü bir hızla gelişen olumsuzlukların önünde duramıyoruz. Halı altına, oradan merdiven altına süpürdüğümüz hatalar, çöp dağları gibi patlıyor birer birer. Hırs, doğaya ve topluma kafa tutarken, bir çığ gibi üzerimizden geçiyor, içinde kayboluyoruz felaketlerin.



İnsan, kendine değer verilmeyince değer oluşturmaz, olan değerleri tanımaz oluyor. Bunun ucu tam kaçmış haline kaos, Türkçesi kargaşa deniyor.



Dere yatağında, orman arazilerinde, üstelik bizzat devletin resmi kurumu TOKİ’nin de katılımıyla yapılaşıyoruz.

Deprem bölgesine, leblebi tozundan kolonları olan binalar yapıyoruz.

Köstebekler bile korunaklı tüneller açıp, yuva kurarken köstebeğin girmeyeceği madenleri, insanlara kazdırıyoruz. Trafikte ceza kesme hızımız, hiçbir zaman bilinçlendirme hızımızla kıyaslanamaz. Hiç ama. Hatta kazaların önemli bir kısmı da karayollarının ısrarla düzeltilmeyen kör noktalarında oluyor.



Medeniyet ince iş

İstediğin kadar uzat bu listeyi. Sorun çözmekte, insani değerleri korumakta değil, herkes kar etmekte var artık. Yeryüzü, Allah’ın yarattığı insana değil, insanın yarattığı paraya tapıyor. Doğaya da o yüzden kafa tutabilme cesaretini gösteriyor. Toplum kavramını bilmeyenlerin, cahil cesareti bu. İşyerini, bir hamlede 301 kişiye mezar edip, özür bile dilemeden hala ihale peşinde koşabilenlerin cesareti.


Gelişmişlik, Gayrisafi Milli Hasıla rakamları kadar aynı paralelde yürüyen medeniyet kurma çabalarını da içerir. Medeniyet de cahil cesaretiyle oluşturulamayacak bir ince iştir vesselam.

2 Mart 2013 Cumartesi

ANKARA TURİZMİ İÇİN TOPLANDILAR


01.03.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Haydi hayırlısı. Ankara’nın, elle tutulur bir turizmi olmasını dört gözle bekliyoruz. Hem yerel yöneticilerimizden hem de turizmcilerden, artan bir işbirliğiyle bu kapıyı açmalarını bekliyoruz. Tarihi ve kültürel değerlerin, kongre, fuar, sağlık ve eğitim turizmciliğiyle uyumlu yapılanmasını ve oluşumunu bekliyoruz. Gelişigüzel değil, planlı ve uyumlu. Yokolmaya yüz tutmuş ya da göz önünde görünmeyen değerleri, görüneceği bir vitrine koymak gerekiyor. Ankara’yı, yepyeni bir iş alanı ve gelir kapısına, artık açmak gerekiyor.



İkinci toplantı

Ankara Valisi Aladdin Yüksel, 26 Şubat günü, 2. Ankara Turizm Toplantısında turizmcileri, ikinci kez bir araya getirdi. Birinci toplantının bir faydası oldu mu, bu yönde bir yol alındı mı ya turizmcilerin yol almaya niyetleri var mı, pek belirgin değil henüz. Ortak bir iddialarının olduğu işaretini vermiyor elimizdeki resim. Çoğunun kongre ve fuar turizmciliğine, biraz da kaplıca turizmine odaklandığı uzaktan  anlaşılıyor ama düşünsel bütünlük, etkin bir işbirliği sağlanamamış gibi. Turizmi, her şeyiyle bütün bir proje olarak değil, herkes filin tutuğu yerinden anlamaya çalışıyor sanki.



Üzen rakamlar

Dev bir endüstri dalı artık turizm. Dünya Turizm Örgütü, dünyanın her yanında dolaşan turist sayısının 1 milyar kişiyi bulduğunu açıkladı. Turizmde dönen para 855 milyar dolara çıkmış. Türk parasına çevirince kafa beyin bırakmayan bir rakamlar dizisi! 2012’de koca Türkiye’ye, 1 milyar kişinin 32 milyonu gelmiş. Bu da koca Türkiye’nin, hala bir Paris’in yarısı olmadığını gösteriyor. Ankara’ya, 2012 yılında gelen turist sayısı ise 344 bin. Bunların da bir kısmı, bir ülkeden başkasına giderken geçici giriş yapanlar.



Yeni turizm ve turist tutumları

Bu arada dünya turizminde, hedef ve tavır değişiklikleri  oluyor. Dünya turizmcileri, yeni bir soru bulmuş, yanıtını arıyor; “Turizmin geleceği mi, geleceğin turizmi mi?” Günümüz turist davranışlarındaki değişiklikleri saptamış, geleceğin turizmini oluşturmaya çalışıyorlar. Örneğin; kısa süreli ama daha sık seyahat eden bir turist tipi öne çıkmaya başlamış.  Sosyal medyadan daha çok etkileniyormuş. Son anda karar verenler artmış. Hatta havaalanı, gar ya da otobüs terminalinde karar verenler var. Yerel kültürü ve mahalli yemekleri merak ediyor, özgünlüğünü koruyan yerleri tercih ediyorlar. Gittiği ülkede, ülkenin içindeki yerel turlara daha çok katılır olmuşlar. Müzeleri dolaştığı gibi sanat galerilerini de dolaşmaya başlamışlar. Bir de deniz-kum, tarih-kültür turizminden, çok öteye gitti tabii turist beklentileri. Yeni beklentiler içinde doğa ve özgünlük, iyice  belirginleşiyor.



2 günü bulamadık
Ankara’daysa bir turizm temeli oluşturma aşamasındayız henüz. Başkent’te, ortalama konaklama süresi 1 buçuk günü geçemedi. Turizmcilerin ölçüsüne göre en az 2 gün kalmalı turizm var diyebilmek için. Zaman kazanmak ve dünya turizmine hızlı uyum sağlamak için ortak bir hedefe, ortak bir iddiayla işbirliği içinde yürümek şart. Ancak ben hala çoğumuzun, fili tuttuğu yerinden anlamaya çalıştığı hissi ve izleniminden nedense kurtulamıyorum.

15 Şubat 2012 Çarşamba

KAYGAN ZEMİN


14.02.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

Yine geliyor kar. Tahminler şaşıyor, belki de gelmiştir. “Manimiz var, bu hafta müsait değiliz” diyemiyorsunuz, geliyorsa gelir her çeşit doğa hali. Örneğin Van’a, hem deprem hem kar hem don felaketi gelir, “gelme” demekten anlamaz doğa. Dünya’nın patronu odur, onun istediği olur. Doğaya kafa tutulmaz, ona uyacaksınız. Yaşamı ona göre uyarlayacak, koşullarına uygun yaşayacaksınız. Van’ı düşünüp, şikayet etmeye, kent caddelerine bakıp, keyif çıkarmaya uygun değil asabımız. Oysa çocukların yaptığı gibi düğün bayram, şen şakrak karşılanacak sağlıktır, berekettir kar. Bu yıl da haram Ankara’da kar keyfi yazmak.

Tek kamyon
Bir önceki yağışa gidelim. Gazeteden çıkıp, bir şeyler atıştırmaya gidiyoruz arkadaşımla. Tipinin rüzgarsız hali gibi yağıyor kar. Hava durumları, yoğun yağışı ertesi gününe verdiği için ciddiye almıyoruz. Yaklaşık 1 saat sonra yemekten çıkıyor, karın, aynı şiddetle yağmaya devam ettiğini görüyoruz. Her yer tutmuş. Kahve içmeye yer ararken “Gel, evlere dağılalım, bu havanın şakası yok” diyorum. İkiletmiyor ve yolculuğumuz başlıyor.

Önce Ayrancı’dan Oran’a çıkıp, arkadaşımı bırakacağız, sonra bendeniz Batıkent’e gideceğim. Cinnah ve Yıldız yokuşunu tırmandıkça karın şiddeti, araba camındaki buğu artıyor. Oran’ın merkezine zor girip, sonra zor çıkıyoruz. “Açıktır” diye geldiğimiz Konya Yolu, gayet karlı. Ağır ağır İskitlere kadar iniyoruz. Akköprü’den İstanbul Yolu’na dönünce açılıyor yol. Sincan sapağına kadar yol güzel ama Batıkent girişi, cetvelle çizilmiş gibi karlı. Üvey evlat muamelesine alışık Batıkent’te, kaya savrula eve ulaşıyoruz.

Haritayı alın, güzergaha bakın. Bu hat boyunca bir tane kar küreme kamyonu gördük. Konya Yolu’nda, Akpınar Mahallesi civarıydı. O da nedense Oran yolayrımından değil, ortadan bir yerden başlamıştı küremeye.

Kabak lastikli otobüs
Geçen kar yağışına gidelim şimdi. Cinnah yokuşu. Bir belediye otobüsü kaymış, yolu, olduğu gibi enine kapatmış. Arkasına, kimsenin bir yere kaçamayacağı trafik birikmiş. Her karda kabak lastikleri sorumlu tutan, her kar öncesi kabak lastiklileri uyaran Büyükşehir Belediyemiz, bu otobüs şoförünü atlamış. Derhal ‘kabak lastik eğitimi’ne almalı ve şiddetle uyarmalı kendisini. Trafik, Atatürk Bulvarı ve Tunalı boyunca uzamış çünkü.

Yürünemez mesafeler
Özel araçlarımızı bırakıp, toplu taşıma araçlarını kullanmamız önerilmişti. Gelmeyen toplu taşıma araçları yüzünden evlerine yürümek zorunda kaldı Ankaralılar. Sincan, Eryaman, Etimesgut, Batıkent, Oran, Gölbaşı, Çay Yolu, Bilkent, Mamak, Kayaş, Çubuk gibi semtler, ilçeler var bu şehirde. Neresi yürünür bu mesafelerin?

Başkent’in zemini kayganlaşırsa
Aynı gün MİT Müsteşarı Hakan Fidan, savcılığa ifade vermeye çağrılmış. Ortalık, siyaseten de karışık. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, müsteşarıyla görüşmek istiyor. Haberlerde, “Görüşme için yollar açılmaya çalışılıyor” diye anonslar yankılanıyor. Zemin kaygan, devlet, kendine bile ulaşamıyor!  Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ndeki muhabirler, haber yapmak için gazetelerine, televizyonlarına ulaşmaya çalışıyor yürüyerek. Birkaç vekilimiz de yürümek zorunda kalsa Meclisimiz, görürdü belki bu çaresizliği.

Yarım günlük “yoğun kar yağışı” yerine haydi “kar afeti” diyeyim. Ne afetler var, bu kar yağışına “afet” diyeni, dediğine misliyle pişman edecek. Burası başkent; Ankara. Geciken her yatırım, bir gün mutlaka devleti ilgilendirecektir!

Bizim elimiz varmıyor ama ‘Ankara’da kar keyfi’ diye dökülen yazılar ve haberler, Ankara’dan habersizliğin mührüdür ancak.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

YENİ RANT ‘DOĞA’DA


26.08.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Kafadan söyleyeyim: ‘Rant’ denen yüksek karlı getiri kitabında, Allah babanın yarattığına sahip çıkmak enayilik, saflık, insanın yarattığına dört elle sarılmak, akıl göstergesi sayılıyor. Oysa doğa, varoluşla başlar, bugün de varolabilmemizin tek nedenidir. Allah baba doğayı, insan ‘rant’ı yaratmış. Haydi çıkın bakalım içinden; acaba Allah baba mı yoksa insanoğlu mu daha akıllı?



Biraz düşününce hemen Allah babaya hak vermiştim ben. Doğa bitince insan bitiyor ama ‘rant’ bitince havası kirlenmiş, suyu azalmış aç insan, acı içinde yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden çıkarım olsa da olmasa da her zaman doğanın yanındayımdır. Doğa, içindeki canlılar ve insan arasında kurulan muhteşem yaşam zincirine, asla direnmem, gönüllü boyun eğerim. Yapacağımı, bu zinciri koparmadan nasıl yapabileceğime kafa yorarım. İyi geçiniriz.



Kararnamenin rüzgarı gibi

Geçtiğimiz Pazar günü, Ankara Haber Müdürümüz Serpil Çevikcan’ın, alarm nitelikli bir yazısı yayımlandı. Orman Genel Müdürlüğü’ne ait Gazi Yerleşkesi’nde, doğa için çalışmalar yapan kurumların taşınması ve o kurumların, çevresinde yarattığı doğal dokunun yokolması tehlikesinden yola çıkmıştı. Atatürk Orman Çiftliği’ni bekleyen tehlikeye değinmiş ve 17 Ağustos’ta çıkan ve çok tartışmalara gebe bir kararnameden bahsetmişti;  'Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'si. Türkiye'nin çevre, doğa ve kültür mirasının yönetimine ilişkin köklü  değişiklikler içeren bir kararnameydi ve rüzgarı kararnameden önce gelmişti sanki. Haftası dolmadan Ankara, tartışmalara garkoldu.



Betonla asfalt kapıya dayandı

Yaklaşık 1 yıldır, Çiftlik üzerinde yapılmak istenen uygulamaları, ara ara ama sıklaşarak tartışmaya başlamıştık zaten. İçinden geçirilmek istenen geniş yolu tartışıyoruz derken 17 Ağustos’un ertesine ardı ardına Gazi Yerleşkesi, ODTÜ içinden geçirilmek istenen yol, Eymir Gölü ve Botanik’le Seğmenler Parkı’ndaki yapılaşma tartışmaları gündeme geldi. Betonla asfalt, bir kez daha doğanın kapısına dayanmıştı. Haftasına kalmadan Ankara’nın gündemine oturan tartışmalar, Türkiye’yi bekleyen yoğun tartışmaların öncüsü gibiydi.



Çevre düzenlemesi diye taşlaştırılan, betonlaştırılan, gölgesinde oturmaya ağaç olmayan banklı meydanlar biliyorum. Adı ‘park’, beton ve taşlar arasına kıstırılan ağaçlar, çalılar, çiçekler biliyorum. Ortasından kapkara asfalt geçen bölünmüş araziler, ormanlar biliyorum. Gölgesi olmayan bankta oturmam, meydan zayi olmuş. Betonla taşa bulanmış parkta gezmem, beton ihtiyacımı evde görüyorum. Yolun öbür yanına geçemediği için zenginleşemeyen bitki, hayvan ve böcekler adına, yersiz kara asfalta karşı çıkıyorum.



Rant bile doğada artık

‘Rant’ kavramının, getirisi olmasa da biçimi değişti. Doğayı talan ve telef eden üretim ve rant sistemi bitti. Temiz hava, temiz su ve aslına en yakın gıda değerli bundan sonra. Parkın en doğalı, yolun en doğaya uygunu, binanın en çevrecisi değerli olacak, sanayide en doğaya uyumlu üreten kazanacak. Doğaya karşı kazanılmış bir savaş yok, onunla anlaşmaya karar verdi insanoğlu. Derdi ‘rant’ olan bile doğayla barışacak.



Bir de Ankara’nın gündemi ve Türkiye’yi bekleyen tartışmaya bakın. Gelmeden eskimiş bir gelecekle meşgulüz. Doğal değerlerimizin ve geleceğin rantını düşüren eski sistemin, göre göre, kurbanı oluşumuzu izliyoruz. Biz, rantsız da doğanın aklına inanmıştık. İnşallah birileri de uyanıp, duracak bir yerde.



SSK Binası, Bülent Tanık’ın sorusu
Büyükşehir ve Çankaya Belediyeleri arasında sorun haline gelen SSK İşhanı’nın yıkılmasıyla ilgili ‘Bir İleri Bir Geri’ yazımız üzerine Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık beyefendi aradı. Tartışma içeriği ve yıkılma sürecini, bir kez de sabırla bendenize anlattı. Hissettirmemeye çalışsalar da bir ‘bilek güreşi’nin tarafı olarak tanımlanmaktan incinmişlerdi. Sordu; “Biz alana kadar niye SSK binası, onu almak, yıkmak, yerine park yapmak kimsenin aklına gelmedi?” İşte bu soruya, bir şey diyemedim. Yeni bir öneriyle Büyükşehir’e gitme hazırlığı içindeler. İlgilerine teşekkür ediyorum.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

AKLIN SESİ


05.08.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Artık çay boyu, yol boyu fabrika kurulmasına izin verilmemeli. Fabrika yapmak için her yerde arazi üretebilirsiniz ama her yerde domates üretemezsiniz. Domates fidesi ekilen toprak, Hazreti Adem’den daha yaşlı” dedi Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir. Fayda sağlayacağım diye tarım arazilerine fabrika izni veren belediyeleri, ‘sanayi lekeleri’ oluşturmasınlar diye uyardı. Aklın ve geleceğin sesine, kulaklarımız her zaman açık olmalı.



Önümüzdeki çağ

Devam etti; “Eğer küresel kriz olmasaydı dünya, bugün gıda güvenliğini konuşuyor olacaktı. Toprağı kirlettiğimiz zaman biter. Afrika’nın durumu, yeterince anlatmıyor mu başımıza gelecekleri?” Bir paragrafa, büyük yanlışımızı sığdırmış Özdebir. Çevreyi ve insanı gözardı edip, günü kurtaran yatırımlar dönemi bitmiştir. Çağdışıdır. Önümüzdeki çağ, çevreye, doğaya uyumlu olma çağıdır.



Laf olsun diye değil

Bunları, laf olsun diye söylemiyor ASO Başkanı Nurettin Özdebir, uyguluyor aynı zamanda. Sincan’da, 954 hektar alana kurulu ASO 1’inci Organize Sanayi Bölgesi’nde, 235 fabrika üretim yapıyor. Parsellerin tamamı sanayicilere tahsis edilmiş durumda. Yeşil kuşaklar hariç, bölge genelinde, 1 milyon 25 bin metrekarelik yeşil alan ayrılmış. Çöpler otomatik makineyle toplanıyor, cadde ve sokaklar, otomatik makinelerle süpürülüyor. Kağıt, plastik gibi geri kazanılabilir atıklar, kaynağında, ayrılarak değerlendiriliyor. 40 bin ağacın yanı sıra 2 bin 200 bodur elma bahçesi olan bir sanayi bölgesi.



Türkiye’nin en büyük ‘çevre laboratuvarı’ burada. Atık su, içme suyu, baca gazı, hava kalitesi, gürültü ölçümleri yapılıyor. Ayrıca sektör araştırma analizleri, soğutucu gazların toplanması, geri dönüşüm ve iyileştirme çalışmaları, yine bu laboratuarın görevleri arasında. Yani artık sanayi bölgeleri, çevreyi kirleterek üretmek zorunda değil deniyor. Yani artık yeni teknoloji her şeye kadir, kullanın deniyor. Atıklar, değerleniyor. Üretimde başka bir çağ, başlamış bile.



Yeni üretim tarzı

Doğaya uyumlu yaşayan kazanacak bundan sonra. Güneş, su, rüzgar, deniz dalgaları ve atıklardan enerji üretilebiliyor. Suyu ve toprağı kirletmeden üretmek mümkün, hatta karlı. Doğaya ve insana kıyan yatırımlar, dünyayı dolaşmış belgesellerle aşağılanıyor artık. Dedelerimizin üretim tarzı, dedelerimizin zamanında kaldı. Yeni üretim tarzı, bizi de toprağı da suyu da havayı da korumak üzerine kurulu. Anlayanı taşıyacak geleceğe.



Neredeyse Çorlu’dan Adapazarı’na kadar tarım yapılacak topraklarımız, fabrikalarla doldu. Derelerimiz, çaylarımız, nehirlerimiz, atık akıyor. Özellikle son 20 yılda, tarım alanlarına tecavüzümüz hızlandı. Dünya’da gıda fiyatları, artıyor, artmaya devam edecek. Aç kalınca fabrika mı yiyeceğiz?



Ankara’nın ilerigörüşü
Daha önce de söylemiştik; 1 santimetrelik verimli yani humuslu toprağın oluşması için 100 ile 400 yıl, ekilebilir verimli toprak içinse 3 binle 12 bin yıl arası bir zamana ihtiyacımız var diye. “Domates fidesi ekilen toprak, Hazreti Adem’den daha yaşlı” diyen ASO Başkanı Nurettin Özdebir, boşuna etmiyor bu sözü. Ankara’nın, ilerigörüşüne yakışır, aklın, geleceğin sesi bu. Günü ve geleceği kavrayan Ankaralı sanayiciye, “Ağzınıza sağlık” diyoruz.