çankaya belediyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çankaya belediyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2018 Cumartesi

KUĞULU’NUN DOĞRANAN AĞAÇLARI



13.01.2018 Milliyet - Ankara Gazetesi 

Yeşillik, şehrin içinde olunca doğanın bir parçası olmasından öte süs muamelesi görüyor. İstediğiniz gibi kaba davranabileceğiniz plastik, naylon bir süs... Ya iklimi olmayan yere ekiliyor, ya park adı altında çimento deryasının ortası bir adaya hapsediliyor, ya beton ve asfalta gömülmüş yaşam savaşına terk ediliyor ya da bilinçsizliği elinde oyuncak edilip hırpalanıyor her gün. Doğal olan bitki mi, şehir mi? Hangisinin hangisine uyması gerekir?

Son 30-40 yıldır, atasında dedesinde olmayan bir yeşil duyarsızlığı baş gösterdi bizim millette. Şehir dışına doğanın içine gittiğimizde bile mağaza vitrini gezer gibi ilişki kuruyoruz yeşille. Bir parçamız değil, yapma, hoşumuza gitsin diye düzenlenmiş bir sergi gezmeye gitmiş gibi mesafeli ilişki kuruyoruz. Sözde seviyoruz onun bir parçası değilmişiz gibi.
Ağaca çimento vitamini, böyle verilir!..


Hoyratız yeşile
Doğal olmayan şehir, doğaya uyması, ona göre şekillenmesi gereken şehir oysa. Doğadan uzaklaşıp, sanal bir algıya dönüştükçe ilişkimiz, insanlığımızdan uzaklaşıyoruz aslında. Hırpalayan, eziyet eden uygulamalar, bizi doğadan olduğu kadar insanlığımızdan ediyor. Doğadışı bir şey sanıyoruz kendimizi, daha da çirkinleşiyoruz uzaklaştıkça.

Ağaçlar, çalılar, çiçekleri, etrafımıza serpiştirilmiş süsler gibi algılıyor, görmüyoruz bile bir süre sonra. Atatürk Orman Çiftliği’nde, ODTÜ Ormanı’nda olduğu gibi, hektarlarca alana yayılmış yeşil örtü ve ormanı, doğanın işleviyle kıyaslanamayacak gerekçelerle yok edebiliyoruz bir gecede. Mantık ilişkisi kopmuş çünkü, plastik süs gibi görüyor onu hoyratça yok edebilen.
Kuğulu kereste fabrikası!..
“Budamayla ilgisi yok”
Geçtiğimiz ay Kuğulu Park’ın ağaçları da benzer bir muamele gördü. Budama niyetiyle doğrandı Cumhuriyet’in ilk yıllarını görmüş ağaçlar. Uzmanlar, “Doğrama denir bu yapılana; kereste elde etmek için doğrama yapılır, budamayla uzaktan yakından ilgisi yok bu yapılanın” dedi sorularımızı yanıtlarken.

TMMOB Peyzaj Mimarları Odası, Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği ve Kavaklıderem Derneği’nden 7 kişilik bir uzman heyet, doğramadan sonra inceleme yaptı Kuğulu Park’ta. Ellerinde, 2006 yılında parkta yaptıkları 37 türden 231 odunsu bitkiyi tespit eden ağaç envanteri ve röleve planı da vardı.


Cumhuriyet’le yaşıt ağaçlar
O dökümle kıyasladılar, öncelikle 8 ağacın yerinde olmadığını gördüler. Doğrananların arasında yaklaşık 90 yaşında 36 akkavak, 96 yaşında bir akkavak, 83 yaşında saplı meşe ve 70 yaşında bir meşe de var. Sorsanız Cumhuriyet’in ilk yıllarını, Ankara’nın başkent oluşunu anlatacak yaştalar. Heyet, tek tek ağaçları ve odunsu bitkileri inceledi, usulüne uygun olmayan budama sonuçlarını kaydetti. Ayrıca konuyla ilgili açıklama yapan Çankaya Belediye Başkanı’nın yanlış bilgilendirilmesine ilişkin gerekçeleri de sıraladılar.

Raporun özeti: Ağacı süs sanan bir marangoz ekibi, Siteler yerine yanlışlıkla Kuğulu Park’a gönderilmişti!
Yeşil, bir sistemdir”
Bu arada hatırlayalım; 2006 Ağustos’unda yapılan kavşak-altgeçit çalışması, bulvara yakın servi kavakların 16’sı ile bir anıt alıç ağacını ağır yaralanmıştı zaten. Bu kavakların 14’ü kurudu. O kavşak-alt geçit çalışması parkın sınırlarını daraltırken ağaçları besleyen suyun akış düzenini de değiştirmişti. 

Şehrin yeşili süs değildir, bir avuç yerlere sıkıştırılan parklar içindeki bitki öbeği de aslında yeşilden sayılmaz. Duayen Peyzaj Mimarı Prof. Dr. Yalçın Memlük hocamız, “Yeşil, bir sistemdir; bu devamlılığın kesilmemesi, yok edilmemesi gerekir. Yeşil omurgaları geliştirip, büyütmek gerekir çünkü şehir de büyüyor ve gelişiyor” demişti Ankara’nın yeşilini değerlendirdiği söyleşimizde. Bırakın sistemi, bir avuç Kuğulu Park’ta bile yaşadıklarımıza bakın.

http://aliinandim.blogspot.com.tr/2017/05/sehrin-hapis-agaclari.html

25 Kasım 2017 Cumartesi

KUCAKLAŞMANIN ÜLKESİNDE KUCAKLAŞAMAMAK



25.11.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Ayrışmanın sınırlarını zorlamaya devam ediyoruz. Üstelik yaklaşık çeyrek yüzyıl bunun acısını kanırta kanırta yaşamış başkentte, hiç ders alınmıyor hatta sürmesi isteniyormuşçasına tarifsiz bir itiraz; yeni Büyükşehir Belediye Başkanımız Mustafa Tuna ile Çankaya Belediye Başkanımız Alper Taşdelen, hayırlı olsun ziyaretinde niye samimi kucaklaşmışlar?
Tepki gösterilen Mustafa Tuna ve Alper Taşdelen'nin kucaklaşması

Her siyasi görüş kendi bağnazlarını yaratıyor. Arkasındaki kitleyi koruma, bir arada tutabilme amacıyla bu bağnazlığa fazla göz yumuyor bazen o görüşün ileri gelenleri. Ancak bunun bir alışkanlık ya da kişilik haline gelmesi, toplumu birleştirilemez parçalara ayırıyor zamanla.

Hep başa mı döneceğiz?
Nasıl oluyorsa böyle ortak noktası kalmayan, hiçbir şeyde birleşemeyen bir toplumdan, sağlıklı politikalar, sağlıklı eğitim, sağlıklı ekonomi, sağlıklı ülke gibi safiyane beklentiler talep ediliyor. Gençler ediyor, sandığa gitmeyen 13 milyon ediyor, 70 yıldır bıkmış vatandaş ediyor... Gel gör ki memleketin siyaseti, ısrarla bu keskin çatışmalar üzerine inşa edilmekten vazgeçilmiyor.

7 yıldır bayramdan bayrama, birlik beraberlik meziyetlerimizi hatırlatmaya, uzun zamandır ona olan ihtiyacımızı vurgulamaya çalışıyoruz bu köşede. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ümitlenmiştik, olmadı. Neredeyse 4 yıldır seçim havasındayız, 16 Nisan’da yapılan halkoylaması öncesi ve sonrası ürkütücü bir ayrışmanın eşiğinde hissettik kendimizi. 1950-60 arasına, 1980 öncesine mi dönecektik yeniden?

Sonunda ne oldu?
Taraflar elinden geldiğince bu ayrışmayı kaşıyor, bir yandan elin oğlu bölgemizde ülkeleri bölecek savaş senaryoları uygulamaya sokuyor ama olağan zamanlar gibi kaşımalara devam ediyoruz bir yandan. İşte en çok o elin oğlu seviniyor bu keskin ayrışmalara, çatışmalara. Tek kurşun atmadan ülkede çok mevzi ele geçirdiler biz birbirimizi yerken. Biz ümitle güzel bir ülke umarken onlar da kötü, mümkünse en küçük parçalarına ayrılmış bir Türkiye ümidiyle yanıp tutuşuyor.

İktidar partisiyle ana muhalefet partisi başkanları törenlerde birbirinin yüzüne bakmaz hale geldiğinde sokakları şiddet teslim almış, 12 Eylül 1980 ithal darbesiyle iktidara asker oturtulmuştu. Yaklaşık 25 yıldır belediye başkanlarının çekişmesi, hizmetsizlik ve çarpık kentleşme olarak döndü Ankara’ya. Devletin başkenti, birçok ilden geri kaldı kayıkçı kavgaları içinde.

Bu kucaklaşma lazımdı
Tuna ve Taşdelen’in kucaklaşması, bu ülkede olur olmaz her şeyde ayrışmaktan bıkanların özlediği bir andı. Tokalaşıp öpüşerek, yakınlığı pekiştirmek için kucaklaşarak selamlaşanların ülkesi burası. Dokunarak insani, gerçek iletişim kuranların. O an lazımdı bize.

Doğruya doğru, eğriye eğri demeyi siyasette de uygulamalı, bir ülkenin ya da kentin ortak çıkarları ile siyasi görüşlerini ayırmayı öğrenmeliyiz artık. İktidar bildiğini okuma, muhalefet de her şeye karşı çıkmak demek değil siyasette. Ortak çıkarlar için ortaya gelmesini becerebilmeliyiz.

Yaklaşacağız
28 Ekim 2016’da, dünyanın içinde bulunduğu durumdan ülke olarak çıkabilmek için “..Herkes, durduğu yerden, kaç adım gerekiyorsa diğerine yaklaşacak. Ortak çıkarlarımızdır söz konusu olan..” demiş, sonrasında da yinelemek zorunda kalmıştık aynı ortam tekrar tekrar oluşunca. Yok herkes olduğu yerde durup, diğerinin gelmesini bekleyecekse şikayet etmeyeceğiz; her gün aynı Türkiye ve şehre uyanmaya devam edeceğiz. O yüzden önemliydi; bizi, o kucaklaşmalardı kurtaracak.

9 Şubat 2013 Cumartesi

ATATÜRK’ÜN ÖNÜNÜ KAPATAN TABELA


08.02.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Neredeyse hergün önünden geçip, iniyorum Kızılay’a. Ne kadar dalgın olsam gözüme iliştiğini fark ettim. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin karşısında, İçişleri Bakanlığı’nın dibinde, Atatürksüz Atatürk Meydanı’na bakan Emniyet Parkı’nın içinde, koca bir reklam tabelasının arkasında. 6 aydır bir Atatürk Anıtı var orada. Atatürksüz Atatürk Meydanı’na, Atatürk gelmişti 6 ay önce.



Olaylı Atatürk Anıtı

Gelişi olaylı oldu. Çankaya Belediyesi, 9 metre yüksekliğinde bir Atatürk Anıtı yaptırdı, yerine koymasına birkaç gün kala büyük bir reklam tabelası kondu önüne. Meclis, Çankaya ve Akay Yokuşu yönünden gelirken rahatça görülebilen anıt, sadece Meclis tarafından görülebiliyordu artık. Tabelayı koyan Büyükşehir Belediyesi’yle anıtı diken Çankaya Belediyesi’nin atışmaları eşliğinde açılış yapıldı. Büyükşehir Belediyesi, “Biz tabelayı dikerken anıt yoktu” diye savundu kendisini. Çankaya Belediyesi ise çok önceden saptanmış yere, tabelanın konmaması için bir ay boyunca görüştüklerini söyledi. Kim ne dedi, ne nasıl oldu diye tartışmanın bir anlamı yok, o tabela, Atatürk’ün önünü kapatıyor ya, şu anda görünen bu. Akşam iş çıkışı Meclis’in yanından Bakanlıklar’a inerken Atatürk’e değil, parlak ışığı ve albenili renkleriyle reklam tabelasına  bakıyorum. Gözler alıştı, reklam kurbanı Atatürk’ün, farkında bile değiliz artık.



Alışmamak lazım

Bir boynumuz kaldı asmadık, her yer reklam tabelası zaten. Bilmeyen biri gelse “Şu ne?” diye sorsa boş bulunup, “Tam buğday ekmeği” diyebilir insan. Gösterdiği yerde, önce ve daha çok, ‘tam buğday ekmeği’ reklamını görüyorsunuz çünkü. Hatta bazı açılardan tabela yüzü kapatıyor, Atatürk’ün bedeni, ‘tam buğday ekmeği’nin devamıymış gibi görünüyor. Alışmamak lazım. Devletinin kurucusu, iki belediye çekişecek diye bu durumlara düşürülüp, bir reklam tabelasının arkasına atılmamalı. Atıldığı gibi, normal bir şeymiş gibi aylarca kimsenin dikkatini çekmeden, bir ucube köşe olarak öylece bırakılmamalı. O tabelanın önünde durduğu adam, dünya tarihine kazıyarak imzasını atmış, hala gündemin ortasında bir lider. Bizim devlet büyüğümüz.



Bize yakışmıyor
Mustafa Kemal Atatürk, tabii ki tabelalarla gölgelenebilecek bir önder değil. Her gölgenin içinden, bir biçimde parlamayı becerdi bugüne kadar. Ancak şu manzara, ondan çok bize yakışmıyor galiba. O tabelayı oraya koyarken de hiç umursamadan önünden gelip, geçerken de.

5 Eylül 2012 Çarşamba

ÇANKAYA MUHAREBELERİ


04.09.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi


6 yüzyıl önce 1402’de aksak Timur’la Yıldırım Beyazid’in, Çubuk Ovası’ndaki Ankara Savaşı’nı idrak ettik. Ova olduğu için tam bir meydan savaşıydı. 1921’de Polatlı’da, Yunan Ordusu’yla Sakarya Meydan Muharebesi’ne girdik. O günden bu yana gelmiş geçmiş en çetin muharebe, 20 Yıl Savaşları gibi, Ankara Büyükşehir Belediyesi’yle Çankaya Belediyesi arasında icra ediliyor. Ankara’ya hiçbir yararı dokunmayan, 20 yıla yakındır süren, içi boş bir çekişme. En son Meşrutiyet Caddesi’yle Karanfil Sokağı birbirine bağlayan üst geçitin altına Çankaya Belediyesi tarafından yapılan, Büyükşehir Belediyesi tarafından yıkılan 6 metrekarelik çiçekliğe kadar inmişti seviye. Bildik çekişmeden Ankaralılar bir şey elde edemediği için, bu yöntemle idare biçimine “Hiç Hizmetler İdaresi’ demiştim. Seçim yaklaştıkça çekişme, yeniden şiddetleniyor.


Çukurambar’da hizmet aşkı
Bu muharebenin meydanı, duruma göre değişiyor sürekli. Yeni çatışma meydanı Çukurambar. Yenimahalle Belediyesi’ne bağlı Batıkent İnönü Mahallesi’nde de yaşandı ama Çukurambar Seymen Çim Amfi Park arazisindeki çatışma, açık ara öne çıktı şu aralar. Amansız bir Büyükşehir ve Çankaya Belediyeleri meydan muharebesi.

Çankaya park yapmak için çalışmaya başlıyor.. Büyükşehir,  Belediye Meclisi’nden ‘Bölge Parkı’ kararı çıkarıp, parkı  kendi yapmak istiyor.. Yapılan yıkılıyor.. Çankaya, park bölgesini kamyonlarla çevirip, yıkımı engellemeye çalışırken çalışmaya devam ediyor.. Onun kamyonlarını Büyükşehir kamyonları çeviriyor.. Sabahın 3’ünde kimliği belirsiz kişiler, parkı basıyor, yemeyip içmeyip, yıkıma kaldığı yerden devam ediyor. Ertesi gün Büyükşehir Belediye Başkanı, kimliği belirsiz kişiler muammasını aydınlatıyor, “Bizim ekip yıktı” diyor. Böyle hizmet aşkı, dünya yüzünde görülmemiştir. Aşkın ateşi, yine Ankaralı’yı yakıyor!

Hukuk devletine ters uygulama
Sabahın 3’ünde olup bitenler, ertesi gün çok normal bir açıklama gibi gazetelerin manşetinde yer alıyor. Aman neyse kimliği belirsiz değilmiş, belirliymiş. İçimiz rahatlıyor.

Şimdi efendim, yasaya aykırı bir durum varsa o ülkenin kolluk gücü, hukuk adamları vardır. Polis gelir, yasaya karşı gelen adamı gözaltına alır. Savcı, konuyu inceler, suç işlendiğine kanaat getirirse mahkemeye sevkeder. Hakim, suçluysa tutuklama kararı verir, cezasını çekmek üzere cezaevine gönderir. Suçu yoksa adamı, kendi evine gönderir. Bu düzenle idare edilen ülkelere, hukuk devleti denir.

Kişisel kanaatlere göre oluşmuş hukuk düzeni, Libya gibi aşiret devletlerinde uygulanır. Aşiretten aşirete değişir kurallar. Hatta işine geldiği gibi, saatten saate de değişebilir. Yaklaşık 90 yıl önce modern hukuka, 60 yıldır demokrasiye geçmiş ülkemizi, ‘hukuk devleti’ diye biliyoruz biz. Adaleti, devlet dağıtır, eline sopayı alan değil. O yüzden ürkütücüdür sabahın 3’ünde bir resmi kurumun, başka bir resmi kuruma tavrı. Türkiye Cumhuriyeti’nin 5 milyonluk başkentinde, hukuk düzenini devre dışı bırakan uygulamalar, düşünülemez. Kurumlarımız ve hukuk düzenimiz görevde, çözüm makamı yerindeyken.

AOÇ’un günahı ne?
Çankaya muharebeleri, particiliğin bu kente ve ülkeye verdiği zararlara en iyi örneklerden biridir. O semt, başka bir ülke sınırları içinde olsa sakinleri, daha az etkilenemezdi. Bu muharebe, Çukurambar’da, park bahanesiyle rayından çıkmak üzere.

Bir de bu park ve hizmet aşkı, şu soruyu da kafamın içinde çın çın yankılandırıyor: Parklar için çekişiyor, birbirinden büyüklerini yapmaya çalışıyorsunuz ama zaten bu iş için bağışlanmış Atatürk Orman Çiftliği’nde, niye aynı hassasiyeti göstermiyor, kıtır kıtır dilimlere parçalayıp, küçültmeye çalışıyorsunuz? Hazırı dururken olmayanın kavgasına giriyorsunuz. Bu yaman çelişkiler, aklı, mantığı zorluyor anne!

2 Ağustos 2012 Perşembe

PARKTAN BAHANE

31.07.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

Ağğğlamak istiyorum Ankaralılar! Hizmet için, gerekirse göğüs göğüse vuruşur hale geldik çünkü. Düne kadar “hizmet” diye inleyen memleketin başkenti, “Vallahi olmaz, ben yapacağım” diye yarışan belediyelerin muharebelerini izliyor şaşkınlıkla. Hizmet vermek aşkıyla yanıp, tutuşan Büyükşehir ve ilçe belediyelerimizin, birbirine girişine şahitlik ediyoruz. Ne saadet yarabbim!

Hizmet muharebeleri
En son Batıkent İnönü Mahallesi’nde karşı karşıya geldiler. “Vay efendim bu parkı ben yapacağım, yok efendim katiyen bırakmam, en çok ben yapacağım” tarzında, polis nezaretinde, bir hizmet tartışması yaşandı. Daha önce de Çukurambar’da ve Kızılırmak Mahalleleri’nde yaşanmıştı benzeri. Daha daha önceleri, neler neler yaşanmıştı. Laf parklardan açıldı diye  iç bayıltan sayısız muharebelere girmiyoruz.

Mücadelesinden hizmete güç kalmadı
Ne oldu bu muharebelerin sonucu? Dünyanın en ilgiye muhtaç başkentlerinden birine sahip olduk. Hizmet verme mücadelesinden, hizmete gücü kalmıyordu belediyelerimizin. Aynı anda hem haklı hem haksız, kendine has, açıklanamayan koşulları vardı Ankara’nın. Yasalar karşısında aynı anda hem haklı hem haksız nasıl olunabiliyor, çözemedik yıllardır. Örneğin Akpınar’da, evler kayıyor ama hem Büyükşehir Belediyemiz hem de Çankaya Belediyemiz aynı anda haklıydı. Ama aynı anda haksız!.. Devletin göbeğinde, çukurda, bir adam kayboluyor, kaderiyle baş başa kalıyordu. Haklı ve haksız yoktu çünkü. Daha çözebilen yok bu muammayı. Çözsek yerimizde saymayı bırakıp, dünya başkentleri arasına karışmış olurduk zaten. Nasreddin Hoca yaşasa “Sen de haklısın Aliciğim” derdi!

Yürümeyen arabanın içinde
İnsan, iki ayağıyla araba kullanabiliyor. Yola göre, gaza ve frene basıyor hatta üçüncü pedal debriyaja bile yetiyor iki ayak. Ancak bir ayak gaza diğeri aynı anda frene basınca istop eder araba, yürümez. Ankara, bu yüzden yürüyemiyor. Yol almaya  uygun görev almıyor ayaklar. Yetkiler ve kurumlar, ortak çıkarlara uyumlu hareket etmiyor. Hele seçimler yaklaşırken iyice sert basılıyor pedallara. Yürümekte zorlanan arabanın içinde, oturuyoruz sessiz sedasız.

Yerel Yönetimler Yasası yolda. Yasaya ilişkin ilk duyumlar gelmeye başladı. Halimizden ders çıkarıp, ayakların yerini ve hareketini, iyi ayarlamak lazım. Mümkünse bu ülkenin başkentini, kollayıcı önlemler almak lazım. Cumhurbaşkanlarının, başbakanların, bakanlar ve milletvekillerinin yaşadığı kent, duramaz. Burası yürümezse ülke durur.

Sevinçten değil dertten
Ağğğlamak istiyordum Ankaralılar ama sevinçten. Parktan bir bahaneyle geldiğimiz noktaya bakılırsa ağlamaya devam ama  bıktığımız bir döngü başa sarmış, derdimizden ağlayacağız. İstop ettirilen bir arabada, yolculuk etmek zorunda bıraktırıldığımız için ağlayacağız. Bu kent hiçbir zaman hak etmedi ama ısrarla bu muameleye layık görüldüğü için!..

1 Şubat 2012 Çarşamba

KİM İLGİLENECEK?


31.01.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

Bala’da, deprem konutlarına giremediği için Sibirya soğuklarında, derme çatma barakalarda barınmaya çalışan Ankaralılar. Dikmen’de, yılan hikayesine dönen kentsel dönüşüm, Sibirya soğuklarında yıkım kavgası. Yine Dikmen’in Akpınar Mahallesi’nde, heyelan nedeniyle bu soğuklarda evlerini terk etmeye zorlanan ev sahipleri. Birbirini suçlamakla ya da muhatap bulamamakla gözümüzün önünde, sürüyor da sürüyor tartışmalar. Kim “Dur” diyecek?

Bala villaları
2007 yılı Aralık ayında, 5.7 büyüklüğünde bir deprem olmuştu Bala’da. Yıkılan ya da zarar gören evlerin yerine yeni konutlar yapıldı. Ancak 4 yıldır çoğu hak sahibi, TOKİ’nin yaptığı bu evlere girmedi. Bir televizyon haberinde, detaylı görüntülerini gördüm; köylük yere, Çayyolu’ymuş gibi, çiftkat villa tipi evler yapılmış. Elektriği, suyu, gazı bağlanmamış. Çok güzel, çıplak evler. Oysa evlerde ahır düşünülmediği, hayvanlarını da bırakamadığı için evlere giremiyor köylüler. Bir de tabii tandır, köylük yerde ciddi bir ihtiyaç. Çayyolu sokağı sanki, villaları koymuş gitmişler.

Milliyet Ankara Gazetesi’de, manşet oldu derme çatma barakalarda yaşayan Balalılar. Ama tam derme çatma. Bu soğuklarda, Van depremzedelerinden farkları yok. Biri ülkenin bir ucunda, diğeri Ankara’nın dibinde. Gerçeklerden uzak bu planı yapanları, ‘köysel dönüşüm’deki devrimleri için kutlamak lazım!

Dikmen kördüğümü
Gelelim Dikmen Vadisi’ndeki yer kavgasına. Kentsel dönüşüm planı çerçevesinde, gecekonduları yıkıp, modern binalar, siteler yapmak istiyor Büyükşehir Belediyesi. Gecekondu sahipleri, haklarını alamadığına inanıyor ve direniyor. Tartışma kavgaya dönüşüyor, aylardır Ankara gündeminden düşmüyor. Sibirya soğuklarında, sinirler ısınıyor. Hatta Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, gazetemize verdiği söyleşide “Gireceğiz, yıkacağız ve kendi işimize bakacağız. Hiçbir direniş, devletin gücünü aşamaz” diyor ısınmış sinirleriyle. “Devlet’le gecekonducular, karşı karşıya” gibi yanlış bir anlam çıkıyor. Gecekonduya izin veren, yol, elektrik, su, gaz bağlayan, tapu veren kendisi değilmiş gibi.

Akpınar heyelanı
Akpınar Mahallesi’ne de bakalım: Koca koca, hem de yeni yapılmış binalar, inşa edildikleri yamaçtan kayıyor. Belki de daha borcu bitmemiş ev sahiplerine, “Çıkın” deniyor. Çıkamıyorlar. Soğukların azdığı günlerde, Büyükşehir Belediyesi’yle Çankaya Belediyesi’nin, voleybol maçı gibi, topu birbirine atmasını izliyoruz. Sorun acil, daha sorumlusu belli değil.

İlgisizliğin başkenti
Detaylarına girmeden anımsattığımız, gündemden düşmeyen üç sorun bunlar. Ankara’ya ilgisizliğin tescili gibi sündükçe sünen, sünmesinden rahatsızlık duyulmayan sorunlar. Hatta Atatürk Orman Çiftliği, Ankaragücü gibi ekledikçe ekleyebiliriz arkalarına. Devletin merkezinde, devletin ve Ankaralılar’ın, maç izler gibi izlediği çözüm bekleyen sorunlar. Başkent sınırları içindeki ilgisizliğin, ürkütücü sessizliği. Ankara’ya gareziniz yoksa uzaktakilerin halini düşündürüyor insana.

O halde soralım; Ankara’da, çözülemeyen sorunlar varsa lastik gibi uzayan sonuçsuzluğu izleyeceğine, kim ilgilenecek?

10 Eylül 2011 Cumartesi

BİR ÇILGINLIK TA TARIMDA YAPSAK?


09.09.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

10 tonun üzerinde satış bekliyordu Akkuzulular. Çubuk’un mahallesi Akkuzulu. Organik sebzecilikte iddialılar. Akkuzulu Kalkındırma, Yaşatma, Dayanışma ve Kültür Derneği’nin öncülüğünde bu yıl, 2’inci Geleneksel Domates Şenliği’ni düzenlediler. 10 ton beklerken 40 tona yakın sebze satıldı bir günde. Ankara havaları eşliğinde şenlik meydanını, Akkuzulular şenlendirmesin de kim şenlendirsin!

Kent ve Tarım Projesi
Çankaya Belediyesi’nin, ‘Kent ve Tarım Projesi’ hazırlığı var. Göç dolayısıyla üretemez hale gelen 7 köyümüze, ekonomik etkinliğini yeniden kazandırmayı planlıyorlar. Ankara Üniversitesi’nin, Ziraat ve Veterinerlik Fakülteleri’yle beraber üretimden pazarlamaya, ağaçlandırmadan sosyal olanaklara kadar baştan aşağı tasarlanan bir proje. Atıl topraklarımız bel görecek, göç tersine dönecek. Akkuzulular gibi, o köy meydanlarında da Ankara havalarına el çırpacağız inşallah.

Eksiğimiz
Ankara için hepimizi heyecanlandıran ‘çılgın projeler’ açıklandı biliyorsunuz. Seçim rüzgarı dinip, ortalık sessizleşince  projeleri, yeniden değerlendirmeye zaman oldu. Çılgın ama betonla asfalt muhteviyatı ağır basan projelermiş. Eksik var. Tarıma ya da hayvancılığa ilişkin çılgınlığımız eksik. Bir gelişme göstergesi saydığımız beton ve asfalt tüketiminden daha önemli bir gelişmişlik göstergemizi gözardı ediyoruz. Karnımızı doyuracak, onu da sağlıklı besinlerle becerecek kudretimiz zayıflıyor.

Diğerlerinin neyi eksik?
Akkuzulu, domatesi, biberi, salatalığı ve taze fasulyesiyle organik tarımın zorluğuna katlanıyor ama verdiği güvenle sattığı ürünlerin keyfini, festivallerinde sürüyor. Ankara’nın, diğer ilçelerinin, beldelerinin, köylerinin neyi eksik? Niye özendirmiyor, yol göstermiyor, desteklemiyoruz? Niye göçtükleri kentte, niteliksiz işgücü olarak sürünmelerine göz yumuyoruz? Çiftçilik ve hayvancılık, az bir meslek midir, kentlere sürüp, erbabını telef ediyoruz?

Tohum ve aykırı üretim
Bir de tohum konusu var. Tarım organik bile olsa tohumun kaynağı önemli. Doğası bozulmuş ama verimi artırılmış tohumlar alıyoruz dışarıdan. Bir kez ekebiliyoruz bu tohumları. Ayarını yapmışlar, ertesi yıl verimi yüksek tohumları, kısır olduğu için ekemiyor, yine dışarıdan almak zorunda kalıyoruz. Yani Ankara’nın, kendine has üzümünü, armudunu, vişnesini, kayısısını, elmasını, domatesini, yuva kavununu, arpasını, buğdayını, Ankara’da yaşayıp, yiyemiyoruz. Ağız tadına düşkünlükten çok, doğaya aykırı üretim yozlaşmasına anlam veremiyoruz. Ankara’nın toprağı, kendisine uymayan bir şeyler üretiyor.

Güç doğayla barışmakta
Dünyanın çok bilmişlerinin ağzından düşmeyen iki laf: “Gıda fiyatları daha da artacak. Gıda, yeni savaşların nedeni olacak”. A be adam, madem açlara hayrı dokunmayacaktı, niye oynadın o zaman gıdanın doğasıyla? Doğanın şakası olur mu?

Demek ki önümüzdeki dünyada güç, halkını, sağlıklı ve ucuz besinlerle besleyebilen ülkelerin olacak. Toprağına aykırı şeyler üretmeyen ülkelerde. Grip gibi yaygınlaşmış kanser vakaları olmayan ülkelerde. Doğayla uyumu kavramış, toplumu sağlıklı ülkelerde.

Ah Akkuzulular, şenliğinizle aklımızdan neler geçirdiniz! Doğayla barışık tavrınızla ne güzel örnek oldunuz. Onu diyoruz ya efendim, eğer doğaya dönüş artık bir çılgınlıksa niye bir çılgınlık ta tarımda yapıp, sorun derinleşmeden özümüzle barışmıyoruz?

27 Ağustos 2011 Cumartesi

YENİ RANT ‘DOĞA’DA


26.08.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Kafadan söyleyeyim: ‘Rant’ denen yüksek karlı getiri kitabında, Allah babanın yarattığına sahip çıkmak enayilik, saflık, insanın yarattığına dört elle sarılmak, akıl göstergesi sayılıyor. Oysa doğa, varoluşla başlar, bugün de varolabilmemizin tek nedenidir. Allah baba doğayı, insan ‘rant’ı yaratmış. Haydi çıkın bakalım içinden; acaba Allah baba mı yoksa insanoğlu mu daha akıllı?



Biraz düşününce hemen Allah babaya hak vermiştim ben. Doğa bitince insan bitiyor ama ‘rant’ bitince havası kirlenmiş, suyu azalmış aç insan, acı içinde yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden çıkarım olsa da olmasa da her zaman doğanın yanındayımdır. Doğa, içindeki canlılar ve insan arasında kurulan muhteşem yaşam zincirine, asla direnmem, gönüllü boyun eğerim. Yapacağımı, bu zinciri koparmadan nasıl yapabileceğime kafa yorarım. İyi geçiniriz.



Kararnamenin rüzgarı gibi

Geçtiğimiz Pazar günü, Ankara Haber Müdürümüz Serpil Çevikcan’ın, alarm nitelikli bir yazısı yayımlandı. Orman Genel Müdürlüğü’ne ait Gazi Yerleşkesi’nde, doğa için çalışmalar yapan kurumların taşınması ve o kurumların, çevresinde yarattığı doğal dokunun yokolması tehlikesinden yola çıkmıştı. Atatürk Orman Çiftliği’ni bekleyen tehlikeye değinmiş ve 17 Ağustos’ta çıkan ve çok tartışmalara gebe bir kararnameden bahsetmişti;  'Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'si. Türkiye'nin çevre, doğa ve kültür mirasının yönetimine ilişkin köklü  değişiklikler içeren bir kararnameydi ve rüzgarı kararnameden önce gelmişti sanki. Haftası dolmadan Ankara, tartışmalara garkoldu.



Betonla asfalt kapıya dayandı

Yaklaşık 1 yıldır, Çiftlik üzerinde yapılmak istenen uygulamaları, ara ara ama sıklaşarak tartışmaya başlamıştık zaten. İçinden geçirilmek istenen geniş yolu tartışıyoruz derken 17 Ağustos’un ertesine ardı ardına Gazi Yerleşkesi, ODTÜ içinden geçirilmek istenen yol, Eymir Gölü ve Botanik’le Seğmenler Parkı’ndaki yapılaşma tartışmaları gündeme geldi. Betonla asfalt, bir kez daha doğanın kapısına dayanmıştı. Haftasına kalmadan Ankara’nın gündemine oturan tartışmalar, Türkiye’yi bekleyen yoğun tartışmaların öncüsü gibiydi.



Çevre düzenlemesi diye taşlaştırılan, betonlaştırılan, gölgesinde oturmaya ağaç olmayan banklı meydanlar biliyorum. Adı ‘park’, beton ve taşlar arasına kıstırılan ağaçlar, çalılar, çiçekler biliyorum. Ortasından kapkara asfalt geçen bölünmüş araziler, ormanlar biliyorum. Gölgesi olmayan bankta oturmam, meydan zayi olmuş. Betonla taşa bulanmış parkta gezmem, beton ihtiyacımı evde görüyorum. Yolun öbür yanına geçemediği için zenginleşemeyen bitki, hayvan ve böcekler adına, yersiz kara asfalta karşı çıkıyorum.



Rant bile doğada artık

‘Rant’ kavramının, getirisi olmasa da biçimi değişti. Doğayı talan ve telef eden üretim ve rant sistemi bitti. Temiz hava, temiz su ve aslına en yakın gıda değerli bundan sonra. Parkın en doğalı, yolun en doğaya uygunu, binanın en çevrecisi değerli olacak, sanayide en doğaya uyumlu üreten kazanacak. Doğaya karşı kazanılmış bir savaş yok, onunla anlaşmaya karar verdi insanoğlu. Derdi ‘rant’ olan bile doğayla barışacak.



Bir de Ankara’nın gündemi ve Türkiye’yi bekleyen tartışmaya bakın. Gelmeden eskimiş bir gelecekle meşgulüz. Doğal değerlerimizin ve geleceğin rantını düşüren eski sistemin, göre göre, kurbanı oluşumuzu izliyoruz. Biz, rantsız da doğanın aklına inanmıştık. İnşallah birileri de uyanıp, duracak bir yerde.



SSK Binası, Bülent Tanık’ın sorusu
Büyükşehir ve Çankaya Belediyeleri arasında sorun haline gelen SSK İşhanı’nın yıkılmasıyla ilgili ‘Bir İleri Bir Geri’ yazımız üzerine Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık beyefendi aradı. Tartışma içeriği ve yıkılma sürecini, bir kez de sabırla bendenize anlattı. Hissettirmemeye çalışsalar da bir ‘bilek güreşi’nin tarafı olarak tanımlanmaktan incinmişlerdi. Sordu; “Biz alana kadar niye SSK binası, onu almak, yıkmak, yerine park yapmak kimsenin aklına gelmedi?” İşte bu soruya, bir şey diyemedim. Yeni bir öneriyle Büyükşehir’e gitme hazırlığı içindeler. İlgilerine teşekkür ediyorum.