ahmet taner kışlalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet taner kışlalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2015 Cumartesi

BYYO-İLEF 51’İNDEN GÜN ALDI



10.11.2015 Milliyet-Ankara Gazetesi


1984’ün sonbaharı. Sağdan soldan gerçek aydınlarını bir tırpan gibi biçen 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin etkisi sürüyor. Ülkeye olduğundan daha çok Ankara’ya çökmüş sanki, cıvıltısı gitmiş, renksizlik ve kasvetin şehri olmuş başkent.

Yaşam emilmiş gibiydi
İnamıyor insan... Birkaç yıl öncesine kadar cıvıl cıvıl Sakarya Caddesi’ne, Tunalı Hilmi’ye, Gençlik Parkı’na, koyu gri bir örtü çekilmiş, koca şehir tadilata alınmış gibi. Hava kirliliğinden sokak lambalarının ışık veremediği, belirsiz saatlerde sık sık elektrik ve suyun kesildiği, Ankara ayazında otobüs, dolmuş kuyruklarının uzadığı, sosyal yaşamı sokaklardan neredeyse tamamen çekilmiş bir başkent.

Çocukluktan beri bazı yaz tatillerinde amcamızın yanına geldiğimiz bu Ankara’ya, inanamıyorduk. Mala cana zarar vermeyen ama kentin sokaklarında, sakinlerindeki yaşam coşkusunu emen bir bomba atılmıştı sanki. Bu ruhhalinde bir Ankara’da, üniversiteye başladık.


Çölde vahaydı hocalarımız
Ankara Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu o zamanki adı. Cebeci koyu gri, yerleşkemiz koyu gri, koridorlarımız, kantinimiz, patlamış floresanlardan koyu gri. Radyo Televizyon Bölümü’nü kazanmışız ama kameralar, ışık setleri depolarda, radyo stüdyosunun kapısında, kafamız kadar bir asma kilit sarkıyor. Birkaç hafta sürdü afallamamız.

Ama Mümtaz Soysallar, Ahmet Taner Kışlalılar, Nermin Abadan Unatlar, Ünsal Oskaylar, Korkut Boratavlar, Turhan Erollar gibi yangından kurtarılmış hocalarımız var. Çölde vaha hocalarımızdan biri de Emin Özdemir. Duru bir su berraklığındaki Türkçe’yle kendi dilimizi yeniden öğretiyor, edebiyatın arınmış dünyasında, grileri unutturuyordu bize. Gelişigüzel konuşunca kendimiz bile dinlemeyiz, güzel konuşunca başkaları kadar kendinizi dinliyormuşsunuz meğer. Dilimizden, lezzetli bir yemek, tereyağlı baklava gibi tat alıyorduk.

Uygulama nerede biz orada 
Sığınağımız Atila Cangır’ın fotoğraf atölyesiydi. Mesleğimize ilişkin en çok uygulama yapabildiğimiz yerlerden biri Görünüm Gazetemiz, bir de orasıydı çünkü. Radyo ve televizyonla ilişkimiz izlemek ve dinlemek, üretim ise temenni seviyesinde!

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nden Prof. Dr. Ferruh Dinçer Müdür olmuştu okulumuza. Bir gün Berk Ağlagül’le çaldık kapısını, radyo stüdyosunun durumunu anlattık. İlk bizle gördü, haberi bile olmamıştı stüdyodan. “Biz burayı temizler, derler toparlar, aletler çalışıyor, program bile yaparız” demiştik. Bir kere anahtarı araklayıp, girip bakmıştık çünkü ne var ne yok diye. “Haydi bakalım” dedi. Kapalı devre haber bültenleri, müzik programları, radyo tiyatroları yayınladık kısa sürede.


Nefes deliği açıyorlardı
Farkında olmadan, 12 Eylül’ün kasvetli gri tozunu alıyormuşuz aslında. Hocalarımız, 12 Eylül’ün gri örtüsünde bize bir nefes deliği açıyor, biz de o deliği büyütüp, güneşi, renkleri yeniden görmeye çalışıyorduk. Bir keresinde Ünsal Oskay derse geldi, sertçe “Ne yapıyorsunuz burada” dedi. “Hocam dersiniz var”. “Ulan genç adamsınız, bahar gelmiş, derste ne işiniz var” deyip bildiğiniz zorla sokağa attı bizi. Al sana nefes deliği!

Sol eğilimli diye bilinirdi okul. 1980 Darbesi’nden önce öyleydi; okullar bile sağcı-solcu diye ayrılmıştı. İlk gün ilk derste, her eğilimden arkadaşlarımızla biraradaydık. Ahmet Taner Kışlalı’nın Siyaset Bilimi dersi, bu yüzden hararetli geçerdi. Bir soru ya da fikir atar ortaya, serbest tartışmaya bırakırdı. Her görüş, bizzat yüzyüze tartışılmış olur, önyargıların da bir kısmı, bu tartışmalarda kırılırdı. İflah olmaz biçimde bölünmüş gençliğimizi, geri kazanıyorduk o tartışmalarda.

İşlerini iyi yaparlar
İLEF, 1965 yılında, Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın-Yayın Yüksekokulu olarak kurulmuş. Biz o yüzden BYYO-İLEF deriz eski mezunlar. Sayısız ünlü gazeteci, televizyoncu, sinemacı, reklamcı, yazar ve sanatçı kazandırmıştır ülkeye. Her görüşten verdiği mezunlar için birşeyi gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz; mesleğin hangi alanında, hangi görüşe yakın yapsalar da iyi yaparlar işlerini.

BYYO-İLEF, 50’inci yaşını doldurdu, 3 Kasım’dan itibaren 51’inden gün aldı. O zaman kayda değer, az sayıda öğrenci alınan 3-4 okuldu, bugün en son bildiğimiz 52 iletişim fakültesi var Türkiye’de. Yüzde 90’ına, öğretim görevlisi bile bulunamıyor. Bir bizim aldığımız eğitime bir de bu tabloya bakın. Olmayan işe adam yetiştirilemiyor resmen!

Çok haksızlık ettiğimizi bilerek, saymakla bitiremeyeceğimiz daha nice değerli hocamızın ellerinden öpüyor, nice sayamadığımız arkadaşlarımızı sevgiyle selamlıyoruz.

Atatürkümüz’ün de 77’inci ölüm yıldönümü bugün. Yolumuzu açan ulu öndere rahmet diliyor, minnet ve saygıyla anıyoruz.

4 Haziran 2013 Salı

SOKAK KARIŞIK


04.06.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Sokak karışıktır; her dilden, dinden, kökenden, görüşten insan gezer. Zengini, fakiri, okumuşu, cahili, iyisi, kötüsü diye ayırmaz sokak, herkes içindir. Bütün görüşler, sokakta yürür. Asla “Şöyle düşünenler, benim kaldırımlarımdan yürüyemez” demez sokak, onu insanlar der. Ne kadar kalabalık ve çeşitli insan olursa şanı artar üstelik. Herkesin sevdiği yer olmayı başarmıştır. Hoşgörülüdür çünkü. Herkes paylaşır hoşgörünün nimetlerini. Barış ve uyum vardır, hep de öyle yaşamak ister sokaktakiler. Bir ülke bedense onun sağlıklı hücresidir. Bütün sokaklar ona benzemek ister. Bir toplumun sağlığı için de karışık sokak makbuldür. İstanbul’daki Taksim, Ankara’daki Kızılay gibi…



Hastalandı hücre

3 yıldır Atatürk Orman Çiftliği üzerindeki yanlış uygulamaları anlatma çabasındaki biri olarak Çiftliğin yüzde biri kadarlık Gezi Parkı’na sahip çıkılmasını, içten içe kıskanmıştım başta. İstanbul, Gezi Parkı’na gelene kadar daha ne yeşillerini kaybetmişti İstanbul ama bir parkına sahip çıkmak istemesi güzeldi. Taksim’de, meydana yakın başka yeşil alan kalmadı çünkü soluklanacak. Düne kadar pek çoğumuz adını bilmezdi ama sessizce çok önemli bir işlevi yerine getiriyordu park. Taksim’den başlayıp, ülkeye yayılan adeta meydan muharebelerine kadar.



2-3 günde akla, izana sığmaz bir aşamaya geldik. 1 gün önce herkesin sokağı, birgün sonra bütün birleştiriciliğini kaybetmişti. Şöyle düşünenler ve böyle düşünenler, bir hançerle böldü, parçaladı sokağı. Sadece bizim değil, dünyanın her yanından gelen ziyaretçilerin de sokağı Taksim, bir günde  ters yüz oldu. Hastalandı sağlıklı hücre. Ağrısı, bütün ülkeye yayıldı. Toplumsal olaylar, parmağınıza batan iğneyi bütün vücudunuzun hissetmesi gibidir; olduğu yerde kalmaz acısı. Acıtmaya devam edilirse endişeye kapılan sağlıklı hücreler de paniğe kapılır, durduk yere hasta olur vücut.



Çok güzel başladı

İlkgün, 31 Mayıs Cuma günü akşam 7’de, Kuğulu Park’taki Gezi Parkı’na destek için toplandı Ankaralılar. Gece saat 10’a kadar sloganlar, şarkılar, marşlar söylendi, hiçbir aşırılık yaşanmadı. Kadın, çoluk çocuk, genç, yaşlı, bir şenlik havası içinde Gezi Parkı’na destek oldular. Bir ara Toplumsal Olaylarla Mücadele Aracı (TOMA) geldi, ana caddeden bir siren çaldı, Ankaralılar “Gelme” diyen itirazlarını topluca seslendirdi, TOMA gitti. Şarkılar, marşlar, sloganların ateşi düşerek devam etti gece. Saat 9 buçuk 10 gibi, Atatürk Bulvarı’nda, 15-20 kişilik bir grubun yolu kapattığı haberi geldi. Kuğulu Parkı’nın ateşi düşmüştü, zaten Milliyet muhabirleri olayı izliyordu, “Ne oluyor?” diye yanlarına ineyim dedim.



Boşluğa sıkılan su bile yetti

Akün Sineması’na inene kadar uzaktan bir kalabalık gördüm sadece. Sinema önünde bir TOMA uslu uslu duruyordu. Bir genç, kapısına vuruyor, taş atmaya çalışıyordu ama TOMA tınmıyordu. Sinemanın önüne gelmemle ensemden de bir serinlik geldi. Bizim uslu TOMA, arkamdaki boşluğa su sıktı birden, kimse yokken. Saniyeler içinde nerden çıktığını anlayamadığım gençlerin ve taş yağmurunun ortasında kaldım. Elimde çantamla zabıt memuru gibiydim, hiç ortama yakışmıyordum ama oradaydım. Ensemdeki serinlik dışında bir zarar görmeden sığınacak bir yer buldum. Yukarıdan, sokak aralarından biraz önce Kuğuluda hiçbir aşırılık yapmayan gençlik akmaya başladı. Olayın özü bu kadardı aslında; boşluğa sıkılan bir su bile ortalığı altüst etmeye yetti. Ve özellikle gece 11’den sonra, sabaha kadar sürdü çatışmalar. Kartopu’nun çığa dönüşmesi gibi birkaç günde bütün Ankara ve ülke çapına yayıldı olaylar.


Ahmet Taner Kışlalı’yla ilk Siyasetbilimi dersimizden aklımda kalmıştı; “Toplumlar balon gibidir, fazla basınç, balonu patlatır” demişti. Sokaklar karışıkken güzel, sokağı karıştırmak değil.