iftar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iftar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2016 Perşembe

TATİL BAYRAMI



05.07.2016 Milliyet - Ankara Gazetesi


İstanbul, Ankara’dan sonra İzmir de boşalmış. En kalabalık 3 şehrimiz. Ne kadarı bayramlaşmaya memleketine, ne kadarı yakınlarıyla bayramlaşmadan tatile gitti acaba? İnternette aramak için ‘bayram’ yazınca ‘kaç gün tatil’ ya da ‘tatil turları’ listesi çıkıyor sayfalarca, bayramın kendisine sıra gelmiyor. Millisi dinisi fark etmeden anlamından oluyor, işlevinden uzaklaşıyor bayramlarımız.

Hah baykuş!..
“Hah baykuş, bayramın ilk günü son söyleneceği söyle, boğazımıza diz bayramı!” diyorsunuz. Müsterihiz; hakkını verene zaten dokunmaz, bayramının sefasını sürüyor, kaynaşıyordur. Bayramla tatilin yer değiştirdiği zihinlere sözümüz; ayrılık değil beraberlik günüdür, beraber kutlanmayı bilme günüdür. Yükü paylaşma, derdi, küslüğü hafifletme,  ümitleri tazeleme günüdür.

Hiç olmazsa bayramlaşma işlemini tamamlasaydınız da gönüller hoş edilse sonra ayrılsaydınız. Tatil geçer biter, ailesi dostları, yakınları baki kalır insanın, onlara ayrılmış günde onlardan kaçmasaydınız bari. Hayatta geriye fazla gün kalmıyor çünkü yakınlarla paylaşmak için. O kalan da zaten birlik olmaya yetmiyor.

Nasıl öğrenecekler?
Ailemizle akrabalarımızla mahallemizle kalabalık, şenlikli kaynaşık bayramlar yaşadık biz, insanı ne kadar güçlendirdiğini çok iyi biliyoruz. Bayramlara sadece tatil olarak bakan nesiller nasıl öğrenecek, onu merak ediyoruz.
Üstü üste yaşadığımız patlamalar, her gün kaybettiğimiz vatan evlatları, siyasetin keskinleşmesi, karamsar bir gelecek tablosu çiziyor o nesiller için. Zaten bilişim çağının çocuklarıyla aramızdaki mesafe bilenlerin bilmeyenlere anlatamayacağı kadar hızla açılıyor, bayramlarımızı da kaybedersek ne zaman, nasıl birlik olacağız acaba?

Tutkalımızı kurutmayalım
Bütün Ramazan boyunca şehirlerde kalabalık iftarlar, sahurlar yapıldı. Sanki her yıl biraz daha kalabalıklaşıyor. Eh güzel, artar inşallah. Ancak işte kalabalık yetmez, tutkalımız olup, birbirimize yapışmamız da lazım.

Değer verdiğimiz, bayramlarımızı paylaştığımız kadar güçlü olabiliriz. İster dini ister milli olsun. Bayramlarda da ayrışır, bir araya gelemezsek tutkalımız kurur, parçalara ayrılmamız kolaylaşır.

Güzel bayramlar yaşadık biz, hepsi aklımızda. Çocuklarımıza, gençlerimize de yaşatmalı, öğretmeliyiz. Bayram, beraber olabilmek için tatil olur, tatile gitmek için değil.

Tahtaya cetvelle vurarak konuşan bu yazının aksine, içimizdeki coşkulu bayram hisleriyle çocukların şeker, büyüklerin Ramazan Bayramı’nı, içtenlikle kutluyoruz.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

İSTESEK TE İSTEMESEK TE


26.07.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Bir yönetim anlayışıdır. Yöneticinin tercihidir. “Yöneteyim diye seçtiniz, ben böyle yöneteceğim” der. Bu yönetim tarzı bazen olumlu sonuçlar verir bazen de olumsuz. O da yöneticinin niyetine kalmıştır. Bir düşünceye ya da projeye “olumlu-olumsuz” demek kişiye göre değişeceği için, orta yolu bulmak gerekebilir böyle durumlarda. Yoksa sevdiği kadar sevmediği de olur o işin. Genel kabul görürse herkes destekler, görmezse  gerginlik konusu olur. Her konu açıldığında, gerginlik iğnesi yakmadan kapanmaz. Gerginlik, hep dik duran bir iğnedir. Törpülemezseniz sonsuza kadar batabilir. Çok ‘o’ ‘bu’ dedik ama bir ifade düşünmeye sevk etti bunları.



Bir cümleyle başlar düşünce

Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Yenimahalle’de katıldığı Halk İftarı’nda, “Allah’ın izniyle isteseler de istemeseler de Şentepe teleferiğini, nasip olursa seçime kadar bitireceğiz” demişti. Otobüslerde ve metrolarda dağıtılan Büyükşehir Ankara dergisinin 23-30 Temmuz sayısını okurken bu cümle tekrar gözüme ilişti. Gerekli gereksiz işler düşünme memuru olarak istesem de istemesem de bir düşünce aldı beni. ‘İsteseler de istemeseler de’ tabirini sık duymaya başladık, “Yeni bir yönetim tarzımı gelişiyor ya da bir seçim taktiği mi acaba?” diye düşüneyim dedim. Taksim Gezi Parkı gerilimi de benzer bir cümle üzerine başlamıştı çünkü.



Zorla hizmet

Tabii isteyen olunca bir de istemeyen oluyor. İsteyen-istemeyen, siz-biz, teleferikçiler-baloncular diye bir ayrım oluşuyor. “İsteseniz de istemeseniz de bu kanalizasyonu yapacağım. İsteseniz de istemeseniz de bu bozuk kaldırımları, yolları, metroyu, merdivenlerini, parkları yapacağım” derseniz “Bravo vallahi, zorla iyiliğimiz için çalışıyor Başkan” diye düşünür insanlar. Örneğin zorla(!) yapılan yenilikler, bir turizm kentine çevirdi Eskişehir’i. Ayrıca gençlerin, okumak için can attığı tam bir öğrenci kenti oldu ucuz, yaygın ulaşım ve sosyal olanaklarıyla. Her görüşten insanın ortak kullandığı hizmetlerde ya da mekanlarda yapılan düzeltmelere, en azından bir şey yapılması gerektiği için zorlamaya gerek olmaz. Ancak her hizmet böyle değil, bazılarına itiraz edebilir kent sakinleri.



Böyle olacaksa seçilmesin

İtiraza, ikna edici bir yanıtınız olmalı. İkna olmuyorsa kitleler, düşünceyi ya da projeyi gözden geçirmek gerekir. Bütün şehir olması şart değil, bu itiraz, bir mahalle ya da sokaktan da gelebilir. İtiraz varsa demek ki gerginlik olacak. Dinlemek lazım o sokakta, o şehirde yaşayan insanı. O yaşıyor çünkü kolaylıkları da zorlukları da.



İstesek te istemesek te otomobil öncelikli bir trafiğimiz oluyor, toplu ve raylı ulaşım ihmal ediliyorsa

İstesek te istemesek te buraya park yapıp, öbür taraftaki yeşile zarar veriliyorsa

İstesek te istemesek te Atatürk Orman Çiftliği hayvanat bahçesine indirgenip, amaç dışı yapılaşmaya açılıyorsa

İstesek te istemesek te koca sanayi bölgelerinin alt yapı ve yol çalışmaları, ilk kazma darbesini bekliyorsa

İstesek te istemesek te mecbur olduğumuz her türden turizm için ağırdan alınıyorsa

İstesek te istemesek te belediye meclislerinde parti temsilcileri parmaktan ibaret, etkisiz kalıyorsa

İstesek te istemesek te olacaksa…


Muhtardan Cumhurbaşkanlığı’na kadar tüm kamu yöneticileri atansın, seçilmesin. Belki o zaman ‘size’ ve ‘bize’ göre karar verme, hizmet alma derdi biter, isteyenle istemeyenle uğraşmak zorunda kalmaz, gül gibi idare eder yönetici.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

ERKAN TAN’LA RAMAZAN

14.08.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

1989-1990’lar… TRT’de, Kavaklıdere’deki eski yerindeyiz.  Bizler, çiçeği burnunda yapım-yönetim yardımcıları, Erkan Tan, taze spiker adayı. Biz, Haber Dairesi’ndeyiz, Erkan, henüz yeni yeni radyo haberleri okuyor. Yaşıtız, kafamız uyuşuyor o zamanlar. Bazen yayında olduğu ya da başka bir haber okuduğu için, acil haber seslendirmeye spikere sıkışırdık. Koşa koşa zemin kattaki radyoya iner, orada, mutlaka birini bulurduk. Bir kez bile kırmadı, haberimize koştular. Genç spiker adayı Erkan Tan, 4 çarpı 4 tırmananlardandı merdivenleri!

İstanbul’dan nihayet Ankara’ya
Sonra biz TRT’den ayrıldık, üstüne uzun yıllar İstanbul’da sürdürmek zorunda kaldık işimizi. Arayı açtık yani. Bir gün Sultanahmet Meydanı’nda, yeni tarz bir Ramazan programıyla karşımıza çıktı Erkan. Çok tutuldu ve yıllarca oradan sürdü programı. Tüm ülke, iftar saatinde, programa kilitleniyordu. Sırf bu program için İstanbul dışından gelenler, Sultanahmet Meydanı’nı, günden güne daha da kalabalıklaştırıyordu. Program tarzı da Erkan Tan’da bu ilgiyi hak ediyordu.

Derken bana göre “nihayet!” Ankara’dan yayına başladılar. Bu ekrana Ankara’nın, İstanbul’dan kat be kat daha çok ihtiyacı vardı. Çok şükür Ankara’dan da tuttu program.

Şimdi müsaade isteyip, televizyoncu gözüyle bazı değerlendirmeler yapmak istiyorum:

Programın püf noktaları
Öncelikle her mikrofon uzatan televizyoncu, halkla tam iletişime geçemez. Çok zordur o iletişimi sağlamak. Bazen 30 santimlik mikrofon mesafesi, yüzlerce, binlerce hatta nesillerce uzağa düşürebilir sizi. Bazıları da dilini, kültürünü, halkını iyi bilir, konuştuğu kişinin adeta içine akar. Değil 30 santimlik mesafe, mikrofon unutulur. Bu samimiyet, katlanarak geçer ekran başındakilere. Ekranın, samimiyet kadar samimiyetsizliği de aynı oranda büyüttüğünü unutmayın. Halkla söyleşen program sunucuları, genellikle bir süre sonra ipin ucunu kaçırır, şımarır. Ekran, onu da katlayarak büyüttüğü için ayar kaçar. Kaçırınca, izleyici  kaçar. Kaçmazsa yıllarca izlenirsiniz.

İkincisi; bir kalabalığın içinde saatlerce hatasız ya da az hatalı canlı yayın yapabilmektir. Çok zordur. Onca kalabalıkta, herkes bir olmaz. “Akım” demek isteyen biri, ucunu kaçırıp, “sakın!” dedirtebilir size. Zordur denetimi. Bu ayarı tutturmak, gerçek bir başarıdır.

Üçüncüsü; programa katılan konukları ağırlamaktır. Sazı eline alıp, programı esir etmeye meyillidir konuklar. Ekranda, kıvamında sohbet tatlıdır, çok konuşmak değil. Halk söyleşileriyle konukları dengelemek, programın ömrünü uzatır.

Bir de Ramazan, gevşeyen ya da kopan bağların birleştirilmesi için fırsattır. Fark olmaksızın her kesimden insanın, belli mekanlarda, bir araya gelmesi, birleştiriciliği önemlidir. Her kesimden insanı, aynı mikrofona, iyi dileklerini sunarken duymak önemlidir. Her kesimin sesini, duyabiliyoruz ‘Erkan Tan’la Ramazan’da.

Derdimiz zihinlerdeki Ankara
“Adama bak, ne biçim arkadaşının reklamını yapıyor” diyorsanız hiç demeyin. Programın, reklama, hele benim reklamıma hiç ihtiyacı yok. Derdim başka.

Tüm ülkede ilgiyle izlenen böyle bir program, kendi turizmini yaratıyor. Oysa Ankara, herkesle beraber izliyor ama o ekranı değerlendiremiyor. Bu eksikliğin yarısı programa, yarısı kentin yöneticilerine ait. Akıllara kazınacak bir Ankara görüntüsü, özelliği göremedik henüz. Aynı konuda Behzat Ç.’den de şikayetçiyim. O görüntü ve özellik var ama maalesef zihinlere  kazıyamadık. Gün doğarken ya da kıpkızıl batarken ne güzel pozlar verir oysa Kale ve oradan Ankara. Çok değerli bir kısmeti, hoyratça savuruyoruz.

‘Erkan Tan’la Ramazan’ı kutluyor ancak memnuniyetimi sizlere, şikayetimi Erkan’a ve kentin yetkililerine aktarmak üzere, önümüzdeki yıllar için, şimdilik dikkat çekmek istiyorum.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

HAMAMÖNÜ BAHANESİYLE

21.08.2010 Milliyet-Ankara Eki

Ankara’da yeni, eskiyi gölgeler, sıkıştırır, boğar. Punduna getirirse yıkar. Kaleiçi’nde, 800 yaşındaki Alaeddin Camii, göze batmamak için, bir köşeye sinmiştir sanki. Eski hanlar, değişime ayak uyduruyormuş gibi yapıp, güzelim taş dokularına sıvalar çeker, hiç yakışmadığını bile bile çirkin tabelalar asar kapılarına. Zamanında birbirine çok yakışan karşı komşular, Eski Millet Meclisi ile Ankara Palas binası, kabus gibi kapkara bir asfalt ve yükselen kaldırımlarla koparılır birbirinden. Resmi kurumların eski binaları, ya bedenine yapıştırılan ya da dibine yerleştirilen betonarme eklerle tehdit edilir, görkemi gölgelenir.

Huyumuz; tarihle aramız soğuktur hep. Tarihi eserlerimizi, gözümüzün önünde can çekişirken “vah vah”la izler, bir çivi çakmaya kalkınca da aslından bambaşka bir esere dönüştürürüz. Arasını bulduğumuz zordur ama istisnalar vardır; Safranbolu, Eskişehir’in Odunpazarı, Ankara’nın Beypazarı gibi.

Hamamönü’yle Devam
Ankara, yeniden düzenleme konusunda bir adım attı ve önce At Pazarı civarı, Kale girişiyle başladı işe. Altındağ Belediyesi, Hamamönü’yle devam etti. Hangi hamamın önü: Karacabey Hamamı. 570 yaşında. Göçmek üzere olan mahalle arkadaşlarının, tekrar ayağa kalkmasına seviniyordu ben gördüğümde. Eski Ankara’ya sahip çıkılmaya başlanmasına da biz seviniyorduk. Bir adım, bir adımdır.

İstanbul’un tarihi yarımadası gibi Ankara’nın da Ulus çevresi, yanlış yapılanmalar, çirkin uygulamalar ve başıbozukluktan kurtarılmalı. Taze Cumhuriyet’in, taze başkenti Ankara sokaklarını alt üst etmiş arkeolojik kazı fotoğrafları gördüğümde çok şaşırmıştım(*). “Yeni devletin, yeni başkentin harcamaları yanında, Osmanlı’nın  borcunu devralmış Cumhuriyet, buna para mı ayırıyormuş?” diye. Şaşırmamdan utanmam bir oldu. Tarihe saygısı olan, sahip çıkar; Dünya’nın, çocuklarımızın hafızası o tarih. Aklımdan geçeni duysalar Ankara’ya sokmazlardı beni!

Yeni adımlar sıradaymış. Hacıbayram bölgesinde, yeniden düzenleme çalışmaları başlamış, kapsamlı olarak devam edecekmiş. Ulus Meydanı ve çevresine doğru ilerlese keşke. Hamamönü,’yle Kale arası bağlansa. En önemlisi birkaç binayı toparlamakla façası düzelmeyen Kaleiçi’ne el atılsa.

İstenirse Kaybolmuyor
Geçtiğimiz hafta, Aslı Küçükkömürcü hanımefendinin, TRT’deki radyo programına davetliydim. Hamamönü Ramazan Etkinlikleri dolayısıyla stüdyodan çıkıp, bir hava değişikliği yapmayı düşünmüşler. Programı, bir konağın bahçesinde yaptık. Programa girerken iftar okunmak üzereydi, ortalık sakindi. 2 saat sonra bambaşka bir sokağa çıktık: Cıvıl cıvıl kalabalıkların aktığı, kantoların, şiirlerin, türkülerin, fasılların yankılandığı bir sokağa. Her köşesinde bir etkinlik, her evin önünde kendi tezgahları. Caddeden, sokağa akın akın yeni katılanları görüyordum. Çökmek üzere olan evleriyle kaybolmak üzere olan eski semt, burası mıydı?

Yolun karşısına geçerken Karacabey Hamamı gülümsüyordu. Belinden yukarısı sıvanmış, cepkeni sıvalar altında kalmış, cazibesini gösteremiyordu ama arkadaşlarıyla ömrünün uzadığına seviniyordu. Metro saatini kaçırma telaşım olmadığı bir zaman, dünya gözüyle bu gülümseyen hamamda yıkanmak istiyorum!

(*) Ankara Ankara- Yapı Kredi Yayınları-1994-s.54