karagöz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karagöz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2014 Pazar

NEREDE O ESKİ RAMAZANLAR!


25.07.2014 Milliyet-Ankara Gazetesi

Diyecek kadar yaşadık çocukluğumuzda. Ucundan yakaladık o ‘eski Ramazanlar’ı. Tarifi çok zor, şimdiki çocuklara, gençlere, mümkün değil anlatmak. Hem değişen günlük yaşam hem dünyadaki gelişmeler, bilene bile unutturuyor eski Ramazanlar’ı. O günleri yaşatanlar, başka bir insanlık sanki. 

Anlatamayız

Bu Ramazan’ı da bayramını da önce yangını körüklenmiş çevre ülkelerin çığlıkları, sonra kendi içimizde tırmandırılmak istenen gerginlik içinde geçiriyoruz. Niyeti bozuklara, Ramazanlar kar etmiyor artık. Hırs, gözü dönmüş bir  sabırsızlıkla isteklerine mola veremiyor. Ruhuna has saygı, hoşgörü kalmayınca Ramazan’ın da alelade aylardan farkı kalmıyor.

Çocuklara ve gençlere, eskisini belki anlatabiliriz ama Ramazan’a, oruç tutanıyla tutmayanıyla kendiliğinden hoşgörüye zorlayan nasıl bir beraberlik duygusunun sindiğini anlatamayız. 

O duygu kaybedilince

Varlıklıyla yoksulun aynı sofrada karıştığı, küslüklerin bittiği ay. O duyguymuş bize Ramazan’ı da bayramları da sevdiren. O duygu hissedilmeyince yavanlaşıyor, ruhuna geçmiyormuş insanın. O hissi kaybedince her yandan fışkıran uzmanların telkinleri, tekdüze bir uyarıya dönüşüyormuş. İçinde olacakmış, içinden gelecekmiş insanın.

Ramazan ayını, Suriye’de, Irak’ta, müslümanın müslümanı tavuk gibi katletmesiyle geçirdik. Bayramına da Gazze felaketiyle giriyoruz. Birkaç yıldır Hacı Bayramlar’da, Hamamönleri’nde, toplu iftarlarda, “O duyguyu yeniden canlandırabilecek miyiz acaba?” diye beklerken içeride de seçim sürecinin ayırıcı dili ve yan etkilerine maruz kalıyoruz. Bir ay nefeslenemiyoruz, herhangi günler gibi geçiyor Ramazan.

E insan, haliyle özlüyor tabii eski Ramazanlar’ı.



Tadını özünden alıyormuş 

Şimdi her şeyin alası var ancak Ramazan’ın bu yavanlığıyla beraber. Hacıvatı, Karagöz’ü, çadır tiyatroları, pamuk helvası, atlı karıncası o duyguyla güzelmiş. Şimdi 50-100 lirayı beğenmiyor çocuklar ama 25’er 50’şer kuruştan 1’er lira harçlıkları o yüzden bereketliymiş. Tatlılar tatlı, ikramlar o yüzden lezzetliymiş. Şimdi bir araya gelemeyen adamların, o gün akla karayı karıştırmadan, oturup kalkmasındaymış keramet. Hacıyatmazları, sadece oyuncakmış!

Enseyi kararttık biraz ama yaklaşırken uzaklaşmayalım, püf noktası kaçmasın diye. Birlik beraberlik duygusu veriyormuş her şeyin tadını. O yüzden eski Ramazanlar’ı anlatmak bir şey ifade etmiyormuş; özü varmış meğer.

Biz yaşayabildiysek niye aktaramıyoruz? Artık çocuklarımız, hiç tanışamayacak mı bu duyguyla? 

Eski Ramazanlar’ın tadında, bayramınız kutlu olsun.

11 Ağustos 2013 Pazar

BAYRAMIN TADI TUZU


09.08.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Çocuklar, senin çocuk bayramlarının tadını bilsin istiyorsun. Çocukluğunun heyecanı, coşkusu olsun istiyorsun. Yaş aldıkça değerleniyor, şimdiki çocuklar “Ya hiç tanımadan büyürlerse?” diye bir kuruntu duruyor aklının köşebaşında. Katkısız, hormonsuz heyecan, “Güzel şeyler oluyor” coşkusu, bir kez olsun tanısınlar hayatlarında. Bir kez tanışsa yeter, her anne-babanın çocuklarına yaşatmak isteyeceği bir duygu, geleceğe güzel bir şey devreder. Ahtapot gibi her yanından sıkarak saran sanal dünyada, asla öğrenemeyeceği insanca bir şey. Böyle heyecan, böyle coşku, insana hastır, insanlığını hatırlar, saflığını çağırır zor zamanlarda.



İçimizden niye çıkardınız?

Yaşı ilerledikçe geçmişi övenlerden sanıyordum kendimi. “Nerede şimdi, kaybettik o eski bayramları” diyordum. “Çocukların günahı neydi aldık ellerinden, yaşayacakları en saf, en içten, en çocukluk duyguları” diyordum. Çocuklara niye diyorsun, babası kaybetmiş, anası kaybetmiş, onlar bulsunlar bir önce. Hesabını sorsunlar, “Niye çıkardınız bu duyguları  içimizden?” diye. Her şey yerli yerinde ama üzerini çöp düşünceler, duygularla örtmüşler, o yüzden görünmediğini fark ediyordum. Kaldırsak şu çöpü, eski saflıklar, dostluklar, komşuluklar çıksa altından, yaşadığına değse hayat. Olmaz mı? Olur.



Karamsarlığı atmak üzere

2 Nisan 1992’de yazmış ‘Başkentizm’ diye:



Bu yalnızlık bir karanlık

Gün ağardıkça da bitmiyor

Bu ne biçim bayram günü

Dönüşü yok Ankaralık



Başkentimiz bir hastalık



Nasıl karartmışsa içini, dayaktan beter etmiş Ankara’yı da bayramını da Can Yücel. Bir zaman ben de öyleydim ama artık bu satırlardaki karamsarlığı taşımıyor, atmak üzere Ankara.



Hatamızdan dönüyor muyuz?

Zor günlerden geçişi bitmeyen bir ülkeyiz. Bazı bayramlarımızdan soğuyor bazılarından uzaklaşıyoruz. İnsandan soğumak, insanlardan uzaklaşmak demektir bayramdan soğumak, bayramdan uzaklaşmak. Bizim millette iğreti durur bu don, kalabalığı, onun içine kaynamayı sever tabiatımız. Orada bulur kendini, orada ‘biz’ oluruz. 

Ümitlerim artıyor, eski bayramların ucunu görür gibi oluyorum. Tatile kaçmıyoruz hemen, yeniden önce anamızın, babamızın, büyüklerimizin ellerini öpmeye, kardeşimiz, arkadaşımızla bayramlaşmaya başladık. Hacivat-Karagöz, yeniden bayram eğlencelerinin en güzel atışmalı çifti. Bayram alışverişinde kalabalık oluyor çarşı yeniden. Belki biraz biçim değişiyor ama en büyük hatalarımızın birinden dönüyormuşuz gibi geliyor. Aynı dönüşü, milli bayramlarımız için de görmeyi diliyoruz.



Tadı tuzu bu ses

İyi bir Ramazan geçirdi Ankara. Birkaç siyasinin bazılarına miting muamelesi yapması dışında, çok kalabalık iftarlar, beraber sahurlar yapıldı. Kalabalık olduk, yan yana oturduk. Şimdi bayramına geldi sıra.



Aynı kalabalık, yan yana, bayramı kutluyoruz beraber. Bayramda, beraberliğin sazı kulağa hoş geliyor, ayırıcılığın değil. Bayramın tadı tuzu, bu sazın sesidir, çocukluğumuzun heyecanı, coşkusu, bu sesle beslenir. Geleceği ümitle dolduran en güzel nağmeler, işte bu sazın sesinde titrer.


Hep beraber nice güzellerini görmek üzere büyüklerin Ramazan, çocukların Şeker Bayramı kutluyorum.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

HACİVATLAR KARAGÖZLER

17.08.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

Bayram alametidir Hacivat’la Karagöz. Bayramla aklıma düştü, “gazeteye misafir edeyim, Ankara konuşalım” dedim. Geç kalmışım; “Çok meşgulüz, bayram” dediler. Başka bayrama artık. Ankara’nın Hacivat, Karagözleri’ne kaldık. Kaldık ya onlar da eğlenceli değil!

Orta okul değildim, eminim. İlkokuldayız demek. Karadeniz Ereğlisi’ndeyiz, Erdemir Lojmanları’nda oturuyoruz. Apartmanda bir komşumuz, kendi bodrumunda temizliğe girişti. Böyle kutular, kitaplar, süs eşyaları… Yardıma gittik. İstenmesi beklenmez, gördüğümüz gibi giderdik yardıma. İlkokul çocuğuyken bilincindeyiz yani. Hiç ummadığım bir şey çıktı eşyaların arasından; sapasağlam ve gerçek deriden bir Hacivat-Karagöz çifti. Arkadaşım Tombik’le (adı Mahmut ama öyle çağırmaktan adını unutmuştuk) fark edip, ayırdık kenara. Temizlik bitti.

Mıknatıs kadar güçlü bağ
Temizlikten, nur topu gibi bir Hacivat-Karagöz çifti doğmuştu. Hacivat’ı o, Karagöz’ü ben aldım. Karagöz’ü severdim çünkü. Tek Hacivat’la tek Karagöz, bir hiçmiş meğerse. İkisinden biri olmayınca olmuyormuş. Bir gece ayrı tutabildik ikisini, ertesi gün buluşturduk. Sonra da ayıramadık. Mıknatıs da bu güçle çekebilirdi karşı kutbunu.

“Oynatalım işte” dedi Tombik. Dünden razıyım. Ne kitabı var piyasada, ne de internet o zamanlar. Elimizde bir metin yok oynayacak. O gece çocuk aklıyla çocuklara komik gelecek bir metin yazdım. Hacivat-Karagöz açılışları ve kapanışları, bazı kavgaları kazınmıştı aklımıza. Arasını doldurdum.

Ertesi gün çıtalar arasına beyaz bir tülbent gerdik. Arkaya iki mum yaktık. Ve mucizevi bir olaydı bana göre; kenarı zilli bir tef bulduk. Kim buldu, nereden buldu, o yaşıma kadar  mahallede görmemişim, nasıl bulundu, hala bilmiyorum. Hacivat-Karagöz’den daha çok şaşırtmıştı beni. Tahtadan, uzun oturma tabureleri vardı, onları topladık diğer bodrumlardan.  Tellallar gibi yayıldık, “25 kuruşa Hacivat-Karagöz gösterisi buradaaa, şu apartmanın bodrumundaaa” diye gösterimize çağırdık herkesi. Anımsadığım kadarıyla bir simit parasıydı 25 kuruş.

Ağzına kadar doldurduk bodrumu. Birçok yerde toplu gülüşmeler, cesaretlendirdi bizi. Hiç hesaplamadığımız bir hasılat yaptık. Ertesi gün yine çıktık tellallığa. Önceki günün yarısı kadar doldu. Üçüncü gün, 5 kişi geldi. Çok sonra fark ettim; hergün çağırdığımız gösteride, değişiklik yapmayı akıl edememiştik!

Hacivat-Karagöz farkı
Hacivat, gündemi takip eden, mürekkep yalamış ama Karagöz’e yardımcı olmaya, onu, güne uydurmaya çabalayan bir adamdı. Karagöz, işsiz, güçsüz, saman alevi sinirlenmesiyle her fırsatta Hacivat’ın tepesine hoplayan ancak işine gelince Hacivat’ın sözünden çıkmayan, hazırcevap bir ülke evladıydı. Genelde parlamasıyla Hacivat’a zıplaması bir olan Karagöz, zararlı çıkar, yediği sopayla “Vay anam, yandım anam! Kolum ezildi, burnum çizildi. Seni gidi idare fitilli, çöp bacaklı, sivri sakallı mikrop adam! Beni evirdi çevirdi, yerlere devirdi. Ah belim.. büküldü elim! Ay kepçe kulaklarım, vay balon oldu yanaklarım!” diye uzun uzun inler, medeniyete yenik düşerdi.

Dayanışma derinliği
Farklı mahallenin çocukları çatışır ama tüm zıtlıklarına karşın ahbaplıkları bozulmazdı. Ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi “Haayy hak, yar bana bir eğlence medettt!” diye kapısına dayanır Hacivat, tekme tokat kavga pahasına, yine karşılardı kendisini Karagöz. İtişmeleri, kakışmaları gibi ahbaplıkları da bitmezdi. Yüzlerce yıl sürdü. Şimdi bunu hiç anlayamayacak bir nesil yetişiyor, Anadolu’da bile kaybettiğimiz.

Şimdiki Hacivatlar’la Karagözler, çatıştığı gibi düşman oluyor. Çatışmayı bir arada tutabilen derin kültürü, gölge oyunu sanıyorlar.

Hacivat-Karagözler’i, mutlaka izletin çocuklarınıza. Bu ölümsüz kültürle tanıştırın. Tanışsınlar ki bayramlarımız, sonsuza kadar bayram olsun. Ramazan Bayramı mübarek, Şeker Bayramınız akide, lokum olsun!