dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2017 Salı

ÇINAR HOCAMIZI VE AĞAÇLARI KAYBETTİK



12.09.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi
Türkçe’nin berrak kaynaklarından biri daha kurudu, 1 Eylül’de Emin Özdemir hocamızı kaybettik. Okuyuşuyla konuşmasıyla duru, berrak akan bir su sesi dinler, dilini dinlerken dinlenir, dilinizi severdiniz. Yemeğin lezzetlisi nasıl oluyorsa dilin de oluyormuş, kaba iletişim için bile çıkan sesleri doğru kullanınca kulakta ve akılda tat bırakabileceğini öğrenirdiniz. Türk dili ve edebiyatına akan su kesilirken biz bütün öğrencileri, okurken de yazarken de hep başımızda duran 86’lık çınarımızı yitirdik.

Titreye titreye
1931’de Erzincan Kemaliye’nin Ençiti/Topkapı köyünde doğmuş, Sevgi seviyesi hep düşük köy yaşamının tüm acımasızlığı ve kavrukluğunu yaşamış,
Kışın incecik yırtık pırtık kıyafetiyle titreye titreye Sivas-Tokat arasındaki Pamukpınar Köy Enstitüsü’ne gidip, yeni kıyafeti ve açlığını duyduğu bilgiyle ısınmış,
Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1957’de mezun olmuş,
Amerika’ya göndermişler, Columbia ve Indiana Üniversiteleri’nde eğitim görmüş,
Dönünce öğrendiklerini ülkesine uyarlamış,
Eğitimciliği yanında Türk Dil Kurumu’nda çalışmaya başlamış,
Dil ve edebiyat üzerine birçok baskı yapan kitaplar yazmış,
Yeni adı İletişim Fakültesi (İLEF) olan Ankara Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu’nda hocamız olmuştu.

Emin Özdemir, boş çuvalı gösteriyor!
Boş çuval dik durmaz” sözü, hepimizin kulağında küpedir, boş laf etmemeye, gelişigüzel okuyup yazmamaya çalışır öğrencileri. İlk tanışmasından beri nerede olursa olsun ne yazarsa yazsın hep başındadır öğrencilerinin. Öğretmen gibi öğretmen, adam gibi adamın birleşimi, gönlümüzde ve aklımızda yerini hakkıyla doldurmuş, izlemekten vazgeçemediğimiz, içtenlikle sevilen kahramanımızdır.

Türkilizce
2013 Mayısı’nda Cumhuriyet Kültür Merkezi’ndeki söyleşisinde, “O dönemde Osmanlıca, Türkçe’nin yatağını öyle bir doldurmaya başladı ki bir insan kendi dilinde bile düşünemez hale geldi. İşte bu nedenle o dönemde bilim adamları yoktur. Bu kısırlığın altında yatan dildir” demiş, bir zamanlar Arapça ve Farsça’nın etkisinde olan Türkçe’nin, şimdi de İngilizce ve Fransızca’nın etkisi altına girdiğini belirtip, “Duygumuzu, düşüncemizi anlatabilmek için, bir dilin bizi birbirimize bağlayabilmesi için, o dilin yabancı ögelerle doldurulmaması gerekir.. Bugün ne yazık ki Türkçe değil, Türkilizce konuşuyoruz..” diye eklemişti. Dil, gelişmek için önemli yani.

Hayatı kitap oldu
Anadolu’nun ücra köyünden başlayan başarı hikayesini okul arkadaşımız Hatice Aydoğdu, bir nehir söyleşiyle ‘Göğüne Sığmayan Bulut’ (Akılçelen Kitaplar Yayınevi) kitabında topladı, hak ettiği tarihe düştü hocamızı. Kendi kitapları da başka ülkelerin uyuşturan ‘çok satarlık’ formülleri aksine, her biri ucundan berisinden mutlaka dokunulası birer kılavuz olarak, aynen dizili raflarda.

Nur içinde yatın, mekanınız cennet olsun Emin hocam, bizim aklımızdaki ve gönlümüzdeki yeriniz her zaman baki, hep başımızın ucunda olacaksınız.


ODTÜ Ormanı’nın yolu açıldı!
Amaca az kaldı, Atatürk Orman Çiftliği gibi ODTÜ Ormanı’na da girildi nihayet. 17 yıl bitmiş metro duraklarını açamayan irade, bir gecede arabalar için 4 buçuk kilometre yol açtı orman içine. “Yol” dedin mi dünyanın en hızlısı arabasever Ankara! Çiftlik gibi arkası gelir artık.
ODTÜ ve Büyükşehir Belediyesi arasındaki anlaşma maddeleri ile gördüğümüz, anlatılanlar, ölçüler her ne kadar birbirini hiç tutmuyorsa da 24 yıldır geçirilemeyen yol, orman içine açıldı sonunda. Amaca yaklaşıldı. Amacın ne olduğunu da her şey bittikten, iş işten geçtikten sonra öğreneceğiz aynı Çiftlik’teki gibi. Çiftliği de film gibi izleyen muhalefet, artık seçime 10 gün kala çıkar sahneye adet yerini bulsun diye.

Yerimiz dar, şimdilik giriş olsun bu kadarı.

18 Haziran 2016 Cumartesi

SOĞUTACAĞIMIZA ISITMAYALIM



17.06.2016 Milliyet - Ankara Gazetesi


Frene dokunma ihtiyacı duymadan ayrımları keskinleştirici bir siyaset yürüyor ülke gündeminde. Yani ortaya doğru gelerek ortak çıkarlarda birleşip işbirlikleri oluşturmamız gereken bir zamanda, herkes daha fazla kendi köşesine çekilmeye çalışıyor günden güne. Çekildikçe de sertleşiyor ortam. ‘Ortak çıkarlarımız’ı, gerçekleştiremeyeceğiz bu durumda.

Dünya görüşlerimizin uzlaşmaz noktalarını öne çıkarıyor, belki yaşam boyu uzlaşılamayacak konuları ısrarla kaşıyor, başka çare yokmuş gibi işin sadece bu yanına meylediyor, hakaretlere vardırarak viraja girmeye çalışıyoruz sonunda. Hiçbir toplum, böyle girilen virajları dönemez.

Beraberlik lazım
Meclis’te, siyasetçiler arasında ağızdan çıkan kelebek kanadı esintisi kadar söylemler, istenirse fırtınaya dönüştürülebiliyor.
Fikir adamları, görüş belirtmekten öte mahalle kavgasına çeviriyor tartışma ortamlarını. Gençler, öbürünün sesini bastırmayı, kavga etmeyi, tartışma tarzı olarak öğreniyor.
Ayrımcı ifadelerle ayrımcılığa karşı olunuyor, ayrımcıyla aynı safa duruluyor bilerek ya da bilmeyerek.
Yenmek ve yenilmek var, beraberliği çıkardık mücadeleden. Oysa milletin ve ülkenin hayrı için bazen berabere kalmak, hatta bazen yenilmeseniz de sessiz kalmak gerekiyor karşı tarafa.

Topyekün mücadele şart
Uluslararası mücadeleler ise topyekün verilir; bir siyasi görüşün, birkaç kurumun, her heyecanlananın istemesiyle olmaz. Bir devletin diğer devletten en korktuğu şeydir; milletinin, devletinin arkasında durması.

İşte dünyanın, böyle döngülerinden birinden geçtiğimiz dönemdeyiz. Yeni dünya kuruluyor, bu dünyadaki eski hakimiyetini korumaya çalışanlar, kapı komşularımızdaki savaşlar üzerinden bizi de hizaya getirmeye çalışıyor ki hatta artık açık açık terör dahil bizi zora sokacak işlerin arkasında durduklarını göstermekten de çekinmiyorlar. Ve biz, onlarla mücadeleye girip, masadaki yerimizi hak edeceğimize, içeri dönmüş, ayrışma ateşleriyle dans ediyoruz. Ateşle oyun olmaz.

Yol alamıyoruz
İçeride kim kazansa da dışarıda daima kaybedeceğimiz bir oyun  bu. Yeni dünyaya hangi sınıf ülke olarak gireceğimizin altyapısını oluşturacağımız zamanda, boşa alıyoruz çarkları. Daha önce benzettiğimiz gibi; motor çalışıyor ama araba gitmiyor. Çıkan ses, kuru gürültü. Yaklaşık 70 yıldır yaptığımız gibi.

Yeni dünyanın masasına, teknoloji üreten ülkeler oturacak. Ve bu ülkelerin arkadakilerden kopuşu eskisi gibi de olmayacak, gece gündüz koşsanız bin yıl yakalayamayacaksınız. Çoktan sistem değişikliğine başladı, bizi bizim ayağımıza dolamaya çalışıyorlar şimdi.

Biz de oyuna geliyor, “Şunun inancı, şunun mezhebi, şunun kökeni, şunun dili, yok şu hayvandır, yok kadını ayıralım, yok onun başındaki bunun belindeki kumaş” diye değirmenlerine su taşıyoruz. Soğutacağımıza, ısıtılanı körüklüyoruz alevlensin diye.

Bin kere fark etmeliyiz
Türkiye’nin çatlasa son 30 yılı; ya masaya oturacağız ya da masadakilerin artıklarıyla yetineceğiz.

Bizim ‘ortak çıkarımız’, aralıksız bu altyapıyı oluşturmak ve yeni masaya oturacak üretim seviyesine erişebilmektir. Boşa alınmış çarkların sesleri, bizi hiçbir yere götürmeyecek. Aklımızı başımıza alalım, bu çarkları çalıştırmaya odaklanalım. Kuru gürültücüler bize yol göstermiyor, yolumuzdan alıkoyuyor, bin kere fark etmek zorundayız artık.

14 Mayıs 2013 Salı

KAYMAKLI DİL KADAYIFI


14.05.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Metroda gidiyoruz, kafa karıştıran ilana ilişti gözüm; “Osmanlı Türkçesi Öğretiyoruz” gibi bir şeydi. Bir vakıf öğreten. “Niye ‘Osmanlıca’ denmemişki?” diye düşündüm.  Neredeyse Türkçe yok ki içinde, varmış gibi “Osmanlı Türkçesi” diyelim. 6 yüzyıl boyunca günden güne Arapça ve Farsça’nın ağır basıp, Türkçeyi ezip, yok ettiği, çok ağdalı bir dil olmuş Osmanlıca. Halk anlamıyor, günlük yaşamda kullanılmıyor. Saray ve seçkinler kullanıyor, içinde kalan numunelik Türkçe de halkın anlamasına yetmiyor. Halkı, kendi sarayından, yöneticilerinden koparmış, dar bir çevrenin dili. ‘Türkçe’yi arkasına ekleyince herkes konuşuyormuş gibi anlaşılıyor. Değil ama…



Sadeyken de güçlü dil

Dilbilimci Emin Özdemir, Ankara Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu’ndan (şimdi İletişim Fakültesi oldu) hocamızdı. Türkçe’nin, ekmek kadayıfı gibi, dilin üzerinden lezzetle kayarak konuşulabildiğini, doğru sözcükler arka arkaya dizilince kulağa melodisi çok zengin bir müzik gibi geldiğini onda gördük, onunla öğrendik. Zihnim dinlenirdi dersinde; duru, sade anlatır ama gösterişsiz tarzının, akılda çok kalıcı bir etkisi olurdu üzerimizde. Birgün, “Emin hocam, tarzınıza, ‘kaymaklı dil kadayıfıdemek istiyorum” dedim. “Oo güzelmiş, tamam, diyebilirsin” diye şakalaştık. Doğru kullanılınca sadeyken bile güçlü bir dilmiş Türkçe, dilimizi sevmiştik.



Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde, ‘Dil ve Yurttaşlık’ başlıklı bir söyleşi yapmış Emin hocamız. Ne yazık, haberimiz olmadı, kendi ağzından dinleyemedik. Hala her konuşmasından bir şeyler öğrendiğimiz, dil konusunda yetkin bir isimdir. Türk Dil Kurumu’ndan sonra Dil Derneği’nde hiç ara vermeden  çalışmalarına devam ediyor. Yine ağzından bal damlamış hocamızın, çeri çöpü gösteren berrak dereler akmış.



Türkilizce

O dönemde Osmanlıca, Türkçe’nin yatağını öyle bir doldurmaya başladı ki bir insan kendi dilinde bile düşünemez hale geldi. İşte bu nedenle o dönemde bilim adamları yoktur. Bu kısırlığın altında yatan dildir” demiş.

Bir zamanlar Arapça ve Farsça’nın etkisinde olan Türkçe’nin, şimdi de İngilizce ve Fransızcanın etkisi altına girdiğini belirtip, “Duygumuzu, düşüncemizi anlatabilmek için, bir dilin bizi birbirimize bağlayabilmesi için, o dilin yabancı ögelerle doldurulmaması gerekir” demiş.

Bugün ne yazık ki Türkçe değil, Türkilizce konuşuyoruz” deyip, vermiş örnekleri: “İnsanlar, sevincini anlatmak için ‘süper’, hayranlıklarını anlatmak için ‘vaav’ diyor. ‘Check-up(çekap)’ yaptırmak için ‘international hospitallere’ (uluslararası hastane), ‘weekend (hafta sonu)’ geçirmek için ‘the hotel’lere gidiyorlar. İçki içmiyor, ‘drink’ alıyorlar. ‘Kritik, ajitasyon, asimilasyon’ gibi sözcükler, seçkinciliğin belirtisi oldu” demiş. Ben daha fazla söylediğini biliyorum,  hocam yine az söylemiş. Fazlası ‘Sözcüklerin Vicdanı’ kitabındaydı.



Berrak dere akar

Emin Özdemir hocamız, emekli oldu ama hala okulun en sevilen hocalarındandır. Türkçeyi sever, sevdiği gibi de sevdirmesini bilir. Her öğrencisi, zorla değil, gönüllü sevmiştir dilini. Dil Derneği’nde, güzel ve temiz Türkçe’nin peşinde koşmaya devam ediyor. Her fırsatta konuşmalarını, sade, duru, berrak anlatımını dinlemeye çalışırım. Kulağı yormayan pırıl pırıl bir dere akar o konuşurken. İyi hissederim, iyi olurum o gün. Mübarek elleri öpülesi, hoca gibi hocadır Emin hoca.


Osmanlıca öğrenmeyecek miyiz peki? Öğreneceğiz tabii, yüzlerce yıllık koca bir Osmanlı arşivi bizi bekliyor çünkü. Ama uzmanı lazım bize. Osmanlıca, sokakta kullanılan bir dil değil. Yeterince kopukluk var, dilimizde ve aramızda bir gedik daha açmanın hiç zamanı değil.

15 Eylül 2012 Cumartesi

DİL YARASI

14.09.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi


Böyle şeyler ancak sömürge ülkelerinde var. Değiştirmemiz lazım. Almanya’da, İngilizce tıp duydunuz mu? Ya da Fransa’da? Böyle bir gariplik olabilir mi?” diye soruyor ve “Olmaz” diye yine kendisi yanıtlıyor Hacettepe Üniversitesi Rektörü Profesör Doktor Murat Tuncer hocamız. Ben de “Olmaz tabii, olmaz!” diye 6 Eylül Milliyet Ankara Gazetesi’deki haberi, parmağımı sallayarak yanıtlıyorum. “Sadece tıp mı? İngilizce okuyup, Türkçe inşaat yapıyor mühendisler!” diye bilgilendiriyor, gazeteyi uyandırıyorum. Parmak sallayarak gazeteyle konuşan adam, ev halkını düşündürüyor. “Türk Dili dersi de İngilizce verilir yakında” diye azalarak bitiyor homurdanma.

Zihni bulandırmadan yabancı dil
Murat Tuncer hoca, yukarıdaki sözleri, öğrencileriyle dertleşirken söylemiş. Seçtiği bölümde yüzde 70 Türkçe eğitim alacak genç, hazırlık sınıfına takılıyor, geçemiyormuş. Hoca da konunun özüne inmiş, çözümü özetlemiş. Dil öğretilmesine  değil, bir mesleğin kendi ülkenizde, tamamen yabancı bir dille yapılmasına karşı. Yabancı dil, amaç olmasın ama bir yandan yürüsün diyor. Ben de öyle diyorum. Çünkü her dil, kendi  düşünce tarzıyla gelişir. Sen, önce en kısa yoldan, en iyi bildiğin dille konuya, mesleğine hakim ol, yeri gelince yabancıyla da anlaşırsın. Ancak daha başında dil ve meslek  arasında bocalarsan ne mesleğe ne dile hakim olabilirsin. Kafa bulanır, erken yorulur zihin.

Bak şimdi.. geçen yıl çıkan “Anaokulunda çocuklar, İngilizce öğrenecek” haberleri geldi aklıma. Haydi homurdanma.

Yahu daha kendi dilini öğrenemeden ‘İngiliççe’ öğrenecek de ilkokulda, astronot mu olacak çocuk? Oluyordu da niye şimdiye  kadar öğrenmişlerinden olamadı?

Kafası karışık program
TRT Radyosu, İzmir, Erzurum, Diyarbakır gibi bölge radyolarına bağlanarak o yörenin sanatçılarıyla kültürünü öne çıkaran yayınlar yapıyor. Erzurum ya da Diyabakır Radyosu, birine denk geldim. Telefondaki konuk, belli bir yaşın üzerideki herkesin anımsayacağı birşey anlattı. Sunucu hanımefendi, “Ah efendim yeniler bilmez ama bizim jenerasyon çok iyi hatırlar” gibisinden heyecanla konuyu destekleyen cümleler kurdu. Yalnız o kadar çok ‘jenerasyon’ dedi ki büyük ihtimal o an anımsayamadı sözcüğün Türkçesini. “Bizim kuşak”  ya da “bizim nesil” diyemedi. Farkında bile olmadıysa eğer durum daha ciddi.

O an ülkenin herhangi bir yanında, yavaşlamış köy yaşamı içinde, radyonun başına oturmuş bir nine geldi gözümün önüne. “Jenerasyon jenerasyon” dedikçe sunucu, “Ninem anlamış mıdır?” diye düşündüm. Kızmış olabilir; “Aman ne ceneratörmüş, anlata anlata bitiremedi!”

Yine aynı program… Dinleyici, memleket sevgisini anlatan şiirini yollamış. Sunucu, azıcık yankılı bir sesle okumaya başladı. Program, yerel sanatçıların da konuk edildiği bir türkü programı. Şiir, memleket sevgisini anlatıyor. Ancak şiir okunurken altta batı müziği çalmaya başladı. Her şeyiyle Türkiye’yi anlatan türkü programı, memleket sevgisini anlatan şiirin altına batı müziğini dayadı. Algımızın bilyeleri dağıldı. “Ne kadar güzel memleketmiş hangisiyse o?” diye dinledik!

Dil ve kültür karmaşası
Ya televizyonlar? TRT’yle özel televizyonlar arasında bir fark kalmadı. Bazen kullanılan dili, bırakın taşrasını, şehirlisi anlamıyor. Yabancı sözcükler, anadilimiz gibi uçuşuyor. Anlamıyor, bakıyoruz sadece. Bakıyoruz, anlamadığımız şeye. ‘Aptal kutusu’ diye boşuna dememişler. Yoksa anlamadığı şeye, niye ısrarla baksın insan?

Haydaaa.. ne diyorduk nereye geldik! Nasıl geldik?

Kendi dili ve kültürü üzerinde yükselmeyen bir milletin düşüncesi, gevşek mi oluyor acaba? Bir işi, başladığımız gibi bitiremeyişimiz bu yüzden mi? “Türk gibi başla bilmem kim gibi bitir” sözü, boşuna nam salmamış demek dünyaya.

Düzenin ve kararlı duruşun anahtarı, dil ve yarattığı kültürdür. Yaşadığımız dil ve doğurduğu kültür karmaşasını, bu yüzden ben de destekleyemiyorum.

25 Nisan 2012 Çarşamba

ÇOCUKLARIN EN BİRİNCİ HAKKI

24.04.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

Çocukluğunu yaşamış biriyim ben. Çocukluğumu paylaştığım, beraber büyüdüğüm arkadaşlarımla her buluşmamızda tazeleriz çocukluğumuzu. O günden kalan şakalara, çocuklarımızın şaşkın bakışları arasında, bugün hala aynı çocuksu coşkuyla gülebiliriz. O şakalar ya da anılar, kirlenmiş yetişkinliğimizi yıkar, arındırır. Masumiyeti yeniden köpürtür, içine dalarız. O yüzden ruhumuzun bir parçası hiçbir zaman kir tutmaz, tümüyle kirlenmeyiz yani. Başkasını parçalayarak değil, beraber varolmaya çalışırız. Vahşileşmemek için, çocukluğun yaşanması şarttır.

Arkadaş mı rakip mi?
Bir çocuğun en temel hakkı, çocukluğunu yaşayabilme hakkı olmadır. Yapılmaya çalışılan yeni anayasaya bile öneriler sunan çocuklar, önce kendi anayasalarını yazmalılar bence. O anayasanın birinci maddesi, “Her çocuğun en temel hakkı, çocukluğunu yaşayabilme hakkıdır” diye yazılmalı. Apartmanda ya da sokakta, kendi gibi birkaç yaşıtıyla arkadaş olacaksa bu maddeyi yazmalılar. Yoksa ‘arkadaş’ yerine hep bir ‘rakip’leri olacak; paylaşacağı arkadaşı yerine, yenmek zorunda olduğu rakibi.

Bu maddeyi yazmalı, çocukluğunu yaşamalılar çünkü yaşanamayan çocukluk, en yetişkin göründüğünüz zamanlarda, umulmadık çocuksu kararlar almanıza neden olabilir. Karar da siz de komik duruma düşebilirsiniz. Belki çocukken gülünüp, geçilebilir pişmemiş bir karar, bir yetişkin tarafından alındığında tüm milleti, acı vererek ağlatabilir. Eksiğini kapatmayı, geç bir zamana ertelemenin bedelidir bu.

Çocuk değirmeni
Çocuklar, yenilgi ve kötüyle eğlenerek öğrendikleri, kindar olmadıkları çocukluk zamanında tanışmalılar belki. Çocuk saflığı ve enerjisi, hepsini öğütmeye kudretli bir değirmen gibidir; kin tanelerini, un ufak eder. Çocuklukta öğütülemeyen, sindirilemeyen bazı tohumlar, içimizde yeşerir, dallanır. O dalları kırmayı, birbirimizin canını yakmayı marifet sanırız. Yeşeren, huzursuzluktur oysa.

Çocuk, fabrika işçisi gibi çalışır, mesaisi oyundur. Oyunda öğrenir her şeyi. Arkadaşlarıyla oynarken beraber çözerler yaşamı. Okul, sınav, dershane kafesine kapatırsanız çocukluk  ertelenir. Bir yetişkin gibi acımasız koşulların içine atarsanız yine ertelenir. Çocuk, çocukluğunu yaşamalıdır.

Daha kendi dilini konuşamadan başka dillere zorluyor, dildaşıyla öz kültürüyle bağlarını zayıflatıyoruz. Günden güne değişen, düzeni olmayan bir eğitim sistemine kobay ediyor, kıyma gibi kıyıyoruz yaşamı kavrayacak kanaatlerine. Çocukluğunu yaşatmadığımız gibi çok acı veriyoruz çocuklarımıza.

Hormonlu meyveler mecliste
Sonra 23 Nisanlar’da, koltuğa oturtup, boyundan 10 metre yüksek laflar ettiriyoruz. O koltuklara, gelecekte oturacaklarını bilmeleri için oturtuyoruz ama çocuk gibi değil, hormonlu meyve gibiler; 10 yaşında 40 yaşındaki adam cümleleri kuruyorlar.

Ankara, 20 Kasım 2011’den bu yana, Çocuk Dostu Şehir İl Meclisi ve Büyükşehir Belediyesi Çocuk Meclisi’ni kurdu. Kararlar aldılar ve bir kısmını uygulamaya geçirmek üzereler. Kent bilincine sahip, Ankara’ya sahip çıkacak çocuklar yetişiyor. Dünyanın tek çocuk bayramını hediye eden kentin, bu öncülüğüyle de gurur duyduk. Ancak bu meclisteki çocuklarımızdan ilk beklentim, önce çocuk gibi yaşama haklarını haykırmalarıdır. Çocuksu kararlar veren yetişkin olmasınlar diye. Sonra 23 Nisan’ı, ısrarla tekrar kendi evi Ankara’ya çağırmalarını bekliyorum.

Çocukluğumdaki heyecanımla 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutluyor, çocuklarımızın, çocukluğuna doyarak büyümelerini diliyorum.