etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2017 Perşembe

“İŞİMİZE BAKALIM”



18.04.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Ağızdan ‘seçim’ sözcüğü çıktığında bu cümleyi kuracağı günü iple çekmeye başlar, üretici, tüccar, esnaf. Seçim demek, kimin gelip ne yapacağını bilmediğimiz belirsizlik süreci, bürokrasinin işleri durdurması, ellerin cüzdana az gitmesi, tahsilatların zorlaşması hatta durması demek bizim memlekette. Siyasi çekişmeler kadar büyük kaybı, seçim sürecinde yaşar iş camiası. O yüzden ilk günden, “İşimize bakalım” demek için can atar seçimler bitene kadar. Dördüncü baharı geride bıraktık seçim havasından çıkamadan.

Bütün ayaklar frene
Yüksek Seçim Kurulu’nun sonuçları kesinleştirmesine kimsenin tahammülü yoktur. Hemen, dün de halkoylamasından sonra olduğu gibi, “Artık işimize bakalım” demeçleri gelmeye başlar. Seçimler, ekonominin gidişatını ve devletin işleyişini durduracak bir süreç olmadığı için makine çalışmaya devam eder gelişmiş ülkelerde, gelişme durmaz. Bizde ise her seçimde bütün ayaklar frene çullanır, bu arada birçok kazanım kaybedilir, çoğu zaman başa dönülür yeniden başlamak üzere.

Hep söylüyoruz; “Dünyadaki değişim döngüsüyle Türkiye’nin değişim talebi üst üste geldi, çifte doğum sancısını bir arada yaşıyoruz” diye. Aslında Kurtuluş Savaşı yıllarının dünya ve Türkiye koşulları yeniden oluştu neredeyse ve herkes kendi çıkarını kendi koruyacak. Her ülkenin altından kalkabileceği normal bir dönem değil bu, baş edemeyenler küçük parçalara bölünüp siliniyor haritadan.

“Sen bu merdiveni çıkma”
Kurulu düzenin rehaveti içindeki Avrupa Birliği, NATO, Birleşmiş Milletler gibi ittifaklar, temel ilkelerinden uzaklaştı, dönüşüme uyum sağlayamıyor, bir anlamda çöküyorlar. ‘Şehir ya da şirket ülke’ kavramları sıkça ortalıkta dolaşmaya başladı, teknoloji kasırgasının biçimlendireceği, enerjinin baş hammadde olduğu yeni bir dünya yapılanması kapıda. Öte yandan ekonomik olduğu gibi siyasi eksenin merkezi, bir enerji kavşağına dönüşecek bölgemize kayıyor.

Yani boşuna terör sınırımıza taşınmıyor, toprağımıza tecavüzlerde bulunulmuyor, bombalar patlatılıp, darbe girişimleri ve belaltı ekonomik müdahaleler yapılmıyor. İletişim çağında saklanamayan yalanlara bulanmış buyruklar, silahlı silahsız müdahalelerle en kaba haliyle tebliğ edilmeye boşuna çalışılmıyor. 100 yıl önce olduğu gibi,”Sen bu merdiveni çıkma, aşağıda kal” diyorlar.

Ancak bir kez daha değişim talep eden dinamik toplumun dip baskısıyla çakıştı müdahaleleri. Önünde durulamıyor. Üstelik Kurtuluş Savaşı koşullarından çok başka, 100 yıldır gasp edilen ve çiğnenen haklarını da talep eden bir Türkiye var artık.

İşle seçimi yürütemiyoruz
İçeride ise varlığını seçim frenine borçlu koca bir siyaset ve bürokrasi prangası ayağında. Her seçim, iş camiası için bir kazık fren. Duruyor her şey. Seçimlerin ertesi sabahı, laf olsun diye “Artık işimize bakalım” demiyorlar. İkisini bir arada yürütemeyen bir devlet ve bürokrasi işleyişi hakim. Her seçim, önünden arkasından 1 yılı aşkın zamana maloluyor, işten kaybettirdiğinin hesabını yapamazsınız.

Yeni dünyanın ülkeleri, kimseye yaslanmadan, güvenmeden kendi bileğinin hakkıyla alacak masadaki yerini. Şu yukarıda çizdiğimiz Türkiye, 4 yılını seçimlere kilitleyerek bekleyecek zamanı ve sabrı olan bir ülkeye benziyor mu? Bakan değişse “Başa dönüyoruz” diye yerinden hoplayan iş camiası, 4 yıldır dudaklarını ısırıyor. Halkoylamamız da bitti çok şükür, bürokratların rahatını bozalım da hakikaten işimize bakalım artık!

4 Mart 2015 Çarşamba

ÜRETİMİN TIKACI AÇILAMIYOR (MU?)



03.03.2015 Milliyet-Ankara Gazetesi


21 Şubat 2001 krizi öncesiydi. Özellikle 1 yıl öncesi. Yaklaşık 2 yıl önce hafiften başlamıştı ama o 1 yıl boyunca krize kadar artarak devam etti. Üniversiteli gençler, gitmek istiyordu. Nereye gideceğini soruyoruz, “Yurtdışına” diyorlardı. Eskiden Avrupa’nın bazı ülkeleriyle, Amerika, Kanada gibi ülkelerin adını çok duyuyorduk, yeni listeye Rusya ile Uzak Doğu ülkeleri eklenmişti.



Gitmemeleri için

İşte bu “Gideceğim”lerin en yükseldiği günlerde patladı 21 Şubat 2001 Ekonomik Krizi. Krizden sonra yaklaşık 1 yıla yayılarak azaldı, herhalde bir şeyler düzeliyordu ki zamanla duymamaya başladık. Hatta tam 1 yıl önce Mart 2014’de, dünyanın ünlü üniversiteleri ve firmalarından tersine beyin göçü olduğu haberini yayınlamıştık.



Ankara ve Anadolu sanayisi doygunluk noktasına ulaşmış, yaklaşık 5 yıldır kabuğunu kıracak atılımlar ve işbirlikleri peşinde koşuyordu. Üniversiteleri, meslek okullarını üretimin içine çekmeye çalışıyor, Araştırma-Geliştirme yatırımlarına pay ayırmaya başlıyordu. Bu arada Anadolu Raylı Ulaşım Sistemleri Kümelenmesi ARUS gibi ya da tıbbı aletler,  alternatif enerji kümelenmeleri gibi ciddi yapılanmalara gidiyordu.



Tuzağa düştük mü?

Başbakanlar, bakanlar destekleyici mesajlar veriyor, gereğinin yapılacağını söylüyor, teşvik edici ekonomik paketler açıklıyor ancak niyetle uygulama, birbirini tutmuyordu. Herkes “Yeni ve kendi teknolojilerimizi geliştirmeli, her şeyi üretebilmeliyiz, kurtuluşumuz buradadır” diyor, öte yandan yasal ve bürokratik engeller yerli yerinde duruyordu. Bu arada 6 yıldır kişi başına düşen milli gelir, birkaç yüz dolarlık oynamalarla 10 bin dolar civarında takılmış, oradan  kurtulamıyordu. Böyle devam etmesi kendi teknolojisini geliştiremeyen, sanayisine, ticaretine yeni açılımlarla yön veremeyen ülkelerin düştüğü tuzağın eşiğinde olduğumuz anlamına geliyordu; orta gelir tuzağı.



İş varsa niye gidiyorlar?

Belki daha önce başladı ama biz fark edeli son 6 aydır diyebiliriz, gençlerin yurtdışına gitme istekleri yeniden gündemlerine oturmuş görünüyor. Bazı yöneticilerimizin “İş var, beğenmiyorlar” sözleri kifayetsiz kalıyor, bir şey ifade etmiyor demek onlara. Gençler, yine gitmek istiyor. Sanayide ve ticarette yarın iş sahibi edilecek yüzbinlerce nitelikli insan ihtiyacı varken gençlerimiz, başka kapı arıyor. Bir terslik yok mu bu işte?




Böyleyken Türkiye’nin her yanından 82 firmanın birleşerek kurduğu ARUS, son 2-3 yıl içinde metro ve hızlı tren yapımına talip oldu, olduğuyla kaldı. “Yap” diyen yok. Tıbbi aletler ve alternatif enerji kümelenmeleri, kendi çabasıyla emeklemeye çalışıyor; emekleyecek de yürüyecek daha. 1001 Gece Masalları’na dönen Malıköy’deki 5 büyük organize sanayi bölgesinin, 14 yıldır yolu ve suyu yok. 2 yıldır süren yol ihalesi, hiçbir açıklamaya gerek duymadan 4’üncü kez iptal edildi. Üniversiteler, sanayicilerle işbirliğine hala mesafeli, yıkamadılar duvarları. Resmi kurumlar içinde yerli üretime en ciddi destek Savunma Sanayii Müsteşarlığı’ndan geliyor. Ee gerisi?



Ümitleri tıkıyorlar

Geçtiğimiz hafta Yazı İşleri Müdürümüz Ömür Ünver’le yaptığı söyleşide bürokratik engellerden yılan Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir “Her daire, her bakanlık ayrı bir cumhuriyet sanki. Birbirleriyle bilgi paylaşmazlar, ortak veri tabanı oluşturmazlar. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir anlayış yok” demişti. Ankara, bırakın üretmeyi, bürokrasinin ve bazı yerel yönetimlerin keyfiliğiyle meşgul. Başbakanların, bakanların, sanayicilerin, ekonomistlerin, akademisyenlerin ne söylediği ne yaptığıyla ilgileniyor, bildiğini okumaya devam ediyorlar.


Yerli üretimin ve orta gelir tuzağından kurtuluşun önünde bir tıkaç var sanki. Topyekün bir güçle o tıkacı söküp atacak basıncı yaratamıyoruz. Bu tıkacın sorumlularını, bir an önce  tespit etmek lazım belki. Ülkenin olduğu kadar, gençlerin ümitlerini de tıkıyorlar çünkü.

30 Kasım 2013 Cumartesi

İŞE RAĞMEN İŞSİZLİK


29.11.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Zor bulursunuz böyle ülkeyi; olan işe çalışacak adam bulamıyoruz. Sanayi şikayetçi, ticaret şikayetçi, işsiz şikayetçi. Nasıl iş bu, anlayamadık gitti.


Ortada, üretebilirken üretilemeyen, iş varken çalışılmayan koca bir boşluk var. Herkesin gözlerinin önündeki bu boşluk, takviye edilemedi, sinir uçları birbirine bağlanamadı bir türlü. Bağlananların bazıları da bir plan ve düzen içinde yürümediğimizi gösteriyor. Binlerce iş ve işsiz, o boşlukta duruyor, sadece şikayet üretiyor boşluk.



Bir ortak şikayet

Çok değişik iş çevrelerinden dinlediğim ortak bir şikayeti paylaşmak istiyorum. Daha doğrusu “Ortak bir şikayette  toparlamaya çalıştım hepsini” desem daha doğru.

Örneğin teklif edilen maaş 2 bin-2 bin 500 lira civarında.



Çalışacak kişi, usta olmasa da işinde iyi. Firmanın o elemana çok ihtiyacı var. Birkaç kez talep ediyor ancak kabul ettiremiyorlar, çalışmayı reddediyor. “Niye?” dediklerinde arkasından toplumsal bir yaraya dönüşmeye başlayan yardımlar çıkıyor. Nasıl mı?



Bir şeyler yanlış
Eleman, yardım alarak barınacak bir yer buluyor ya da komşular, ailenin kirasını aralarında topluyor. Günlük ihtiyaçlarını, belediye, valilik ya da kaymakamlık gibi resmi kurumların yardımlarından karşılıyor. Üstüne de “Rahatım yerinde, niye çalışayım?” diye firmayı reddediyor. Kolunda altın bileziği olan, eli iş tutan birilerinden bahsediyoruz.



Benzer şikayetleri, birbirinden habersiz, değişik iş çevrelerinden, buna küçük esnaf da dahil, dinlediğim için anlatma gereği duydum. Çalışmaktan kaçanların çoğunun genç insanlar olması, daha da ürkütücü tabii. Yanlış bir şeyler yaptığımız kesin.



Planda 4 eksen

Çarşamba günü Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, Ankara Sanayi Odası’nın(ASO) Kasım ayı Meclis Toplantısı'na katıldı. Burada, çeşitli kesimlerden 10 binden fazla kişinin görüşleri sonucu  hazırlanan Kalkınma Planı'nı anlattı.



Plan için 4 eksen belirlenmiş:

1- Nitelikli insan, güçlü toplum

2- Yenilikçi üretim, istikrarlı yüksek büyüme

3- Yaşanabilir mekanlar (doğru şehirleşme de diyebiliriz)

4- Uluslararası işbirliği



Birinci maddeye dikkat; “Nitelikli insan, güçlü toplum.” Bir de bizim sözünü ettiğimiz boşluğa ve yarattığımız çalışma algısına bakın. Daha birinci maddenin gereğini yerine getirmeden gerisini nasıl getireceğiz? Ülke çapında bir planlama yapmadan, ihtiyacı gözetmeksizin gelişigüzel yetiştirdiğimiz gençlerle nasıl olacak bu iş?



Ekmek elden su gölden nesli

Meslek okullarını ihmal ederek, üniversite sanayi işbirliğinde ve teknokentlerde ağırdan alarak, hayati teknolojik yatırımları bazen siyasete kurban ederek, getirisi yüksek ürünleri nasıl üreteceğiz? Bakan Yılmaz, “Sanayinin katma değerini artırmak istiyorsak karşılığı da yüksek olan ürünler üretmek durumundayız” demiş aynı toplantıda. Geçtik niteliksiz işgücünden, niteliklisine bile yardımlara yaslanma alışkanlığı veriyorsak kim yapacak bu işleri?



Binbirinci kez söyleyelim; sadece Ankara sanayisinin eleman ihtiyacı 35 bin kişi. 34 bin 500’e düşse sevineceğiz. Bu boşluğu nasıl dolduracağız, ekmek elden su gölden nesliyle?



Bunları çözmeden plan işlemez

İhtiyacı olan insanlara her zaman devletin elini uzatmasından yanayım. Ama gerçekten zor durumdaki, hayatın sillesini çok sert yiyen insanlara elini uzatmalı. Oy için ihtiyacı olana olmayana yardım ederseniz, ekilmeyen tarlaya dönüm başı para verirseniz, meslek kurslarını hedefe yönelik, doğrudan işe girmek üzere hazırlamazsanız, en önemlisi ister meslek okulu ister üniversite olsun üretimle buluşturamaz, gençleri dershane ve okul sıralarındayken telef ederseniz bizim plan işlemez.


Plandaki birinci madde gerçekleşmezse diğer maddelerin gerçekleşmesi mümkün olabilir mi?

13 Haziran 2013 Perşembe

10 GÜN ÖNCE 10 GÜN SONRA


11.06.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



10 gün önce neler konuşuyor, neler tartışıyorduk, 10 gün sonra nereye döndük. Ankara’nın sanayileşme hamlesindeki gelişmeleri, bunda organize sanayi bölgelerinin önemini,  meslek okullarının derhal güncellenmesini, üniversitelerin duvarları dışına çıkıp, toplum ve iş yaşamı içine karışmasını konuşuyorduk. Türkiye’nin en iyi teknokentlerinin Ankara’da olduğunu, olanların nasıl geliştirileceğini, Bilişim Vadisi’nin, başkente kurulmasının şart olduğunu konuşuyorduk. Turizmi, Kale’yi, artık Ankara’nın kendini keşfetmesi gerektiğini konuşuyorduk. Metroyu, kendi metro trenlerini hatta hızlı trenlerini yapmaya aday sanayisini, tüm alanlarda kendi buluşlarımızla dünyada söz sahibi olmamız gerektiğini, yerli üretimi konuşuyorduk. İşsizlere iş, çocuklarımıza bir gelecek, Ankara’ya ve ülkeye, bir ufuk çizmeye çalışıyorduk. 1 günde konu değişti, 10 gündür başka bir şey konuşmuyoruz.



Havayı dengelemek lazım

10 gün sonra Taksim Gezi Parkı’ndan büyüyerek ülkeye yayılan eylemleri konuşuyoruz. İsteseniz de istemeseniz de başka bir şey konuşulamaz artık. Konuşulsa da yavan gelir. Kitlelerin dikkati oraya yöneldi, kimsenin başını çeviremezsiniz artık bu yana. Bugünü halletmeden kimsenin gözü ileriye bakmaz artık. Lastik hava kaçırıyormuş, fark edip, tamir etmemiz lazım. Patlak lastikle zaten fazla ileriye gidemezmişiz. İnik lastiği tamir etmeli, havasını, diğer lastiklerle dengeye getirmeliyiz. Yoksa araba, bir yana çekecek hep, çizdiğimiz ufka düzgün ilerleyemeyeceğiz.



Gerilim zaten vardı

Çok işi var Ankara’nın. 60-70 yıldır gecikmiş yatırımları, büyük gelir kapısı olacak bakir alanları, yıllar sonra bir yay gibi gerilmiş, atılmayı bekleyen sanayisi var. Uzun zamandır Ankara’yla bağları zayıflamış ama kendini aşmak için çırpınan  ilçeleri var. Büyük göç var; geçen yıl 160 bin kişi göçtü Ankara’ya. Eskiden bir Polatlı kadar göç alıyordu, şimdi 1 buçuk olmuş, böyle devam ederse yılda 2 Polatlı göçecek Ankara’ya. Hiçbir eylem, olay olmasa bile bu göçlerin yarattığı gerilim yeter zaten bir kent için. Gelenlerin burada ekmek bulması, kente uyum sağlaması, uzun süreli bir gerilim konusudur. Bu gerilime yenilerini ekleyip, kaşımamak, bugüne kadar yapılanı da yıkmamak lazım. Biz her askeri darbeden sonra 20 yıl kaybettiysek bugünkü gibi her sert çekişmeden sonra da 10 yıl kaybettik. Unutmayalım…



2013’de kalmayalım

50 kişiyle başladı, doğru sanılan müdahalelerle ne hale geldi. Sıkılan gazların yarattığı gibi puslu ortamları çok gördü bu ülke. Pus dağılınca dumanlı havadan yararlanıp, atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini de çok gördü. Üsküdar’ı geçenler dışında kimseye bir faydası olmadı. O yüzden elinde benzin bidonuyla sanki söndürecekmiş gibi yangına koşanlara çok dikkat etmek lazım. 2023 hayallerine gidiyoruz derken 10 yıl sonra, patlak lastikle 2013’den çıkamadığımızı fark etmek çok acı olur.


10 gün önce konuşurken 10 yıl sonrasını planlıyorduk. 10 gün sonra konuştuklarımız, kaç 10 yıl geri götürecek bizi, onu düşünüyoruz şimdi kara kara.

17 Eylül 2011 Cumartesi

ÇATIŞAN DEĞİL ÇALIŞANLA İLGİLİ


16.09.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Yeterince ilgisizliği tattı Ankara. İlgisizliğe ilgisi yok artık. Ne zaman kaybına, ne hiçbir şey üretmeyen kavgalara, ne de üretimle desteklenmeyen gelişme tarzlarına. Yeni gelişme ve yönetim anlaşıyla kendini toparlamaya ihtiyacı var. Dışı süslü içi boş, vurunca tınlayan sandıktan çok, içindeki değer dışına yansımış, önder bir başkent olmaya ihtiyacı var. Faydasız  kavgalar, çekişmeler, son ihtiyacımız.

Sanayi bölgeleri ve ihtiyaçlar
Ankara Sanayi Odası’nın, haklı gururu, ‘ASO Birinci Sanayi Bölgesi’nden bahsetmiştim. Çevreye, insana ve teknolojiye duyarlı, gelişmelere açık, çağdaş, örnek bir sanayi bölgesi. Umarız  meslek okullarının, yaygınlaşması ve geliştirilmesine katkıda bulunarak taçlandıracaklar bu çağdaş adımı. Yakında ‘Anadolu Organize Sanayi Bölgesi’ Malıköy’de hizmete girecek. 15 bin kişiye iş yaratacak. Malıköy’ü, şenlendirecek. Meslek okullarını, onlar da gündemine ekleyecek inşallah. OSTİM var kent içinde. Birçok ciddi yatırımın altına girebilecek ama kolunun, ilçelere uzanması gereken bir güç.

Memleketin, ciddi bir kaynakçı sorunu olduğunu biliyor muydunuz? Modası geçmiş eğitim yöntemleriyle meslek okulları, piyasanın ihtiyacı olan kaynakçıyı yetiştiremiyordu. Sırf bu yüzden ‘Ankara Kaynakçılar Derneği’ kuruldu. Derneğin asıl kurulma nedeni, talebe uygun kaynakçı yetiştirmek için eğitim verebilme isteğiydi. İlgilenen olmayınca, söküğünü kendi dikmeye kalktı çaresiz. Yine yaklaşık 1 ay önce, Türkiye Mobilya Sanayicileri Derneği,  sektörün 30 bin kişiye ihtiyacı olduğunu söylemişti. İşsiz çok, işçi yok!

Yatırımlar ve 2 şey
Başkent Üniversitesi, yaklaşık bir ay önce, Kazan’da bir sağlık meslek yüksekokulu temeli attı. Haymana’da, 5 yıldızlı bir kaplıca otel açıldı. Gölbaşı’nda, turizm meslek okulu yapılıyor. Bazı sanayiciler üniversitelerimizi, bazı üniversiteler sanayicilerimizle işbirliğini keşfetti. Bir şeyler oluyor. Oluyor ama sistemli değil. Birileri bizi ileri götürmeye çalışırken birileri de paçamızdan asılıyor.

2 şey söylemeye çalışıyoruz: Birincisi; iş var ama nitelikli iş gücünü yetiştiremiyoruz. “Aman bari siz ilgilenin” diyoruz ama eğitim, ne sanayi ve ticaret odalarının ne de derneklerin görevi. İş mi yapacak, adam mı eğitecekler? O eğitime katkıları olabilir ancak.
İkincisi; nüfusu, yatırımı ve hizmetleri, Ankara merkezine yığmak, yaşanmaz ve denetimi zor bir kent yaratır. Ankara’ya, 4 buçuk milyon nüfusu yığacağınıza, ilçelerine paylaştırın diyoruz. Kontrolden çıkmış bir İstanbul yeter, niye ders çıkarmıyoruz? Bütün ilçeleri uygundur. Bala, Haymana, Evren, Ayaş, Çamlıdere, Kalecik, Güdül, yatırım açlığı çekiyor. Bazı yatırımları, okulları, fakülteleri kaydırmayı düşünmeliyiz.

Taraf olmayı aşan aciliyet
Her şeyi üretmeye muktedir sanayicisi, sanayi bölgeleri ve  üniversiteleri var. Denizi olsa gemiyi de yapar Ankara. O’nu ayıracak, İstanbul’un kendi haline bırakılmışlığının aksine, sistemli geliştirilmesidir. İddia ediyorum; 5 yıl sonra dikkati çeken, 10 yıl sonra İstanbul’dan bile ciddi göç alan kent olur Ankara.

Sessiz sedasız çalışan ama bir şey üretenlerle ilgileniyoruz. Gazete manşetlerinin müdavimi kavgalarla ilgilenmiyoruz. Bir şey üretmeyen çekişmelere, taraf değiliz. Siyasi görüşleri aşan bir aciliyet var çünkü. Yeni tarz üretim ve siyaseti gözlüyoruz. Sandığın dışını süslediği kadar içini de doldurana bakıyoruz. Bu beklentiyi yanıtlayacak çatışan değil ama çalışan, emin olsun, layıkıyla alkışlarımızı duyacaktır.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

DAHA ÇOK İŞ İÇİN


17.05.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Ekonomide baş döndüren rakamlar, toplumsal olarak karşılığını bulamıyor bazen. Çok para kazanıyorken aynı anda yoğun bir işsizlik hastalığına tutulmuş olabiliyor ülkeniz, şehriniz ya da yöreniz. Hemen nedenlerini saptayıp, hızla tedaviye başlamazsanız ilerliyor hastalık. Toplumların hastalanma hızını ve zamanını kestirmek zordur; işi şansa bırakmamak lazım.  Hastalığın muzdariplerinden biri de Ankara.



İşportacı

Seyyar satıcıların artmasından şikayetçi belediye başkanlarımız. Adres vermek istemiyorum ama bazı merkezlerdeki artış, bir süredir dikkat çekici hale geldi. ‘İşportacı’ da diyoruz onlara. Çok satıp, az kazanarak, günü kurtarmaktan başka çaresi kalmamış insanlardır. 20 tane mendil satarsa o günü 5 lirayla da kapatabilir, 15 lirayla da; marifetine kalmış. Niteliksiz işçidir çünkü, kentin ondan beklediği marifetlerle yetişmemiş, eğitilmemiştir. Memleketini terk etmiş, mahallesinde doyamaz olmuştur. Büyük kent ve kentin merkezi, son çaresidir. Daha kenarda köşede, dikkat çekmeyeceği yerlerde satarken gözünü karartır ve en görüneceği yere, merkeze gelir. Bütün gün kaç-göç yaparak, her an diken üstünde, şansını dener. Vergisini ve kirasını veren tüccara haksızlık olur. Bir kentin merkezinde, işporta artıyorsa kent ekonomisinde bir aksilik var demektir.



Bu işin bir yanı. Bir başka açıdansa…



Nitelik yoksa projeler hayal

Nitelikli işgücü, göçediyor Ankara’dan. Demek ki eğitilmiş, yetiştirilmiş, üstelik tecrübe edinmiş işgücüne, iş yaratamıyor, o becerilere uygun yatırımlar yapmıyor Ankara. Abdullah Değer, Ankara Genç İşadamları Derneği (ANGİAD) Başkanı. Bakın ne diyor: “İşçi ile sadece üretim yapılır. Araştırma-Geliştirme çalışmaları yapmazsanız, işgücünde niteliği arttırmazsanız, dışarıdan teknoloji satın almaya devam eder, hiçbir atılımı gerçekleştiremezsiniz.” Yani ‘Bilişim Vadisi’ hayal olur, savunma sanayi projeleri de güdük kalır diye anlıyorum Abdullah Değer’i. İşçinin çokluğu yeterli değil; nitelikli teknik çalışanların çokluğu da önemliymiş demek bir iş alanında.



Beyinlerimiz mevcuttur!

Konuştuğumuz şeye bakın! Nitelikli işgücünün, gerekliliğini anlatmaya, açıklamaya çalışıyoruz. Araştırma-Geliştirmenin önemini vurguluyoruz. Ne zaman önemsizdi ki bunlar? O yetenekli beyinleri Ankara’da tutamıyoruz, gidiyorlar. Dünya’ya, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinde yetişen beyinlerin buluşlarını, ürünlerini göndereceğimize, bizzat beyinlerin kendisini gönderiyoruz. Dışarıdan alıp, içeride satmaya biraz fazla alıştık galiba. “Kim uğraşacak, ne gereği var” rehavetinden, kendi çocuklarımızı görmez olduk. Kent girişine tabela asalım; “Toptan, perakende beyinlerimiz mevcuttur!



Doğru okuyalım tabloyu
Meslek okulları, üniversite-şirket işbirlikleri, niteliksiz işgücünü yönlendirmenin önemini bir kez daha yinelemiş olalım. Güzel projeler var önünde. Büyük işlerin arifesindeki Ankara, bu işleri söküp, almak zorunda. Fırsatları kaçırmaya dayanacak gücü yok. Nüfusunun şişkinliği, ekonomik büyümeden çok ümidini büyük şehire bağlayanların artmasından kaynaklanıyor. Balon, gün be gün şişmeye devam ediyor. Bu tabloyu, yanlış okumamalıyız. Okursak eğer, kentin göbeğine akan seyyar satıcılar, en az suçlusu olacaktır işgallerinin.