26 Şubat 2020 Çarşamba

ANKARA CEZAEVLERİNİN ALT EDEMEDİĞİ YAYINCI-YAZAR: MUZAFFER İLHAN ERDOST


Yayın tarihi: 19 Şubat 2014
Ulucanlar Cezaevi Müzesi
Milliyet - Ankara Gazetesi


İlhan Erdost’un ağabeyi. İlhanİlhan Kitabevi’nin sahibi. Kitapevinin adı, kardeşe son seslenişten geliyor; öldüresiye dayaktan sonra sağ dizi üzerine çökmüş, kolları boşlukta, ağzı açık, benzi solmuş kardeşine böyle seslenmişti Muzaffer Erdost “İlhan İlhan!..  Ama İlhan, seslere karşılık veremezdi artık.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra 7 Kasım’da, Mamak Askeri Cezaevi, hafızalardan silinemeyen bir ölüme şahit oldu. Yayınevinde, yasak yayın, suç olan bir şey bulunamadığı halde gözaltına alınmışlardı. “Delil bulunmasa bile.. derin uygulama yapılması..” diyordu haklarındaki yazı; yani “Ağır işkence yapın” deniyordu. A-Blok’ta “Hanginiz büyüksünüz?” diye sordular. Ağabeyle kardeşi belirliyorlar.
Ulucanlar Cezaevi volta koridoru

Ağabeyi cezalandırıyorlar
C-Blok’a diye binecekleri arabanın önünde başladı coplar patlamaya. Arabaya bindiler, ağır küfür ve hakaretle devam etti. 4 er, İlhan’ı daha çok dövüyor, döverken ikisinin de başını ve yüzünü hedefliyordu. Erlerin başında Astsubay Şükrü Bağ var. Arabadan indirip, dövmeye devam ediyorlar. İlhan, 3-4 kez yere düşüp, yeniden doğruluyor. F-Blok avlusunda, perişan kapıya yürürken “Kaçmayın” diye yeniden başlıyorlar. Kan revan içindeki iki kardeşin İlhan’ı, koğuşa gelmesiyle “Midem bulanıyor” deyip, ruhunu teslim ediyor. Ağabeyi, kardeşiyle cezalandırıyorlar. Muzaffer, kardeşinin adını sonra kendininkine ekliyor.

Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nin avlusunda, Muzaffer İlhan Erdost’un fotoğraflarını göreceksiniz. Ara ara orada yatmış, tanıdık bir yer. Biz de 40 yıl önceki Ulucanlar’ı anlattıralım istemiştik ama İlhan Erdost’un kaybını vicdanların kabul etmediğini, konuşmadan edemediğimiz için bir kez daha anladık.
Muzaffer İlhan Erdost

“İlhan’ın adını koymuşum”

Ali İnandım- Ne zaman ve nerede doğdunuz İlhan bey?
Muzaffer İlhan Erdost- Kimliğimde 1932 yazar ama 18 Eylül 1931, Tokat Artova doğumluyum. Katışık köy yok, göçmenlerinki de dahil ayrı ayrı köylerdi. Biz, Erzurum tarafından göçmüşüz. Anne tarafından dedem Yusufelili, baba tarafım Oltu Ardoslu. Aslen Batum tarafındanız. 1919 sonbaharında Tokat’a gelmişiz.
- Aileyi sayabilir misiniz?
- Babam Yusuf, annem Gülhanım. 6 buçuk kardeşiz; benden önce doğan ikizin birini küçükken kaybetmişiz. Onun ikizi Zekiye, sonra ben, ölen İlhan; 5 yaşında kaybetmişiz, ölen Fadime; 2 yaşında kaybetmişiz, sonra Fadime ve en küçüğümüz öldürülen İlhan. İlhan’ın adını ben koymuşum. Eşim Rana. Bir erkek bir kız 2 çocuğumuz var; Barışta ve Suları. Barışta’yı, geçen Mart kanserden kaybettik. Oğlumdan bir torunumuz var; Çavlan.
- Nerelerde okudunuz okulları?
- İlkokulu Gazipaşa İlkokulu’nda okudum. Artova’da ortaokul yoktu, Tokat’taydı. Tokat Gaziosmanpaşa Ortaokulu’nu bitirdim. Liseyi, 2 yıl Sivas’ta, müzenin olduğu binada, 1 yıl Çorum’da okudum. Üniversiteye, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’ne geldim, oradan mezun oldum. Bitirme ve olgunluk diplomam pekiyidir.

“Nümayişle başladı pekçok şey"

- İlk üniversiteye geldiğinizde mi gördünüz Ankara’yı?
- İlk öyle gördüm. Küçük amcam astsubaydı, üst Cebeci’de gecekondusu vardı, onun yanında kaldım. Burslu okuyordum. Politik görüşlerim nedeniyle pataloji hocam bıraktı beni. Edebi yanım vardı, Pazar Postası’nda yazmaya başladım. Rüzgarlı Sokak’ta bir bodrumdaydı gazete. Mehmet Barlas’ın babası Cemil Sait Barlas’ındı. Müdürü Baki Kurtuluş’tu. Yazı başına 10 lira veriyorlardı. Cemil Sait, insani ilişkileri açısından iyi bir insandı, basında kalış nedenimdir. 1958’de matbaayı sattı. İstanbul’a giderken bizi Erdoğan Tamer ve Cemalettin Ünlü’yle beraber Ulus Gazetesi’yle tanıştırdı. Oraya geçtik. Matbaa İşletme Amiri oldum orada. 14 Mayıs 1960’da gazetemiz kapalıydı. Nümayiş vardı, ona gittik, çok şeyin başlangıcı oldu o nümayiş.
- Niye kapalıydı?
- İnönü’nün “Sizi, ben bile kurtaramam” lafını bizim gazete bastı. Halbuki yasaklıydı. Gazete kapalı olduğu için Kızılay’da Büyük Sinema’nın önünde konuşma yapılıyordu, oraya gittik. Polis, kalabalığın ortasına gaz bombası attı. Millet, Çankaya yönüne doğru koşmaya başladı. Sakarya Caddesi’nin Atatürk Bulvarı tarafında, köşede, küçük bir eczane vardı. Orada yakaladılar beni, “beyanname atan” diye aldılar. Mamak’a giden ilk 100 kişi, o olaylarda alındı. Onlardan 3 kişi tutuklandı, biri de bendim.
Müze duvarındaki resimlerde kendini gösteriyor

İlk Soğukuyu’ya

- Diğer ikisi?
- Muammer Aksoy ve Kurmay Binbaşı Selahattin Çetinel. Rüzgarlı Sokak’ta Soğukkuyu Askeri Cezaevi vardı, bizi oraya götürdüler. Nazım da orada kalmıştı. Bu olayla Ankara cezaevleriyle tanışmış olduk. Gazeteden değil, o günlerde de edebiyatçı olarak tanınıyorum ben. Gazeteciliğimiz o yüzden. 1963’e kadar Ulus Gazetesi’nde çalıştım.
- Kimler vardı tanıdık isimlerden?
- Nurullah Ataç, Salim Şengil, Turgut Uyar, İlhan Berk, Tarık Dursun K., Cemal Süreyya, Sezai Karakoç, Güner Sümer, Ceyhun Atıf Kansu, Talip Apaydın, Cemil Eren, Mustafa Şerif Onaran, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bülent Ecevit... Bunlarla hep ilişkilerimiz var. Ankara, sanat, edebiyat konusunda merkezdi.
- Nerede oturuyordunuz?
- Evlenmiştim, 1956’da evi, 1956 sonunda kardeşim İlhan’ı Ankara’ya getirdim. İlhan, 17 Aralık 1944 doğumlu, 13 yaş küçüktür benden. Yenimahalle’de, İvedik Caddesi’nde küçük küçük evler vardı. 256 numaradaki evin, orta katında oturduk. Oradan Mohaç Sokak, 3 numara olması lazım, 3’üncü katta oturduk. Mohaç Sokak, 5 ile 6’ıncı Durak arasında bir sokaktır.

Ulucanlarla tanışma

- Ulucanlar Cezaevi’yle ne zaman tanıştınız?
- Askere gittim, dönüşte beni Ulus Gazetesi’ne almadılar. Kendi yayınevimi kurdum. Kasım 1965’de Sol Yayınları’nın ilk 6 kitabını yayınladım. Marks, Lenin, Mao kitapları. 1967 Şubat sonu Mart başıydı, çevirisini yaptığım ‘Teori ve Pratik’ kitabı bahane edildi, dava açıldı, gece geç vakit Merkez Kapalı Cezaevi’ne (Ulucanlar Cezaevi) girdim. Anafartalar Adliyesi’nden polisle çıktık, İlhan da yanımızdaydı, sağda bir lokantada yemek yedik. Pek görülmüş şey değil ama gece hapse girdim. Bugün de duruyor, ‘tecrit’e götürdüler. İlk gelen 3 gün orada kalır, sonra duruma göre koğuşa verilirdi. Ertesi sabah, 9’uncu Koğuş’a(Hilton denen koğuş) gittim. Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil vardı koğuşta. Hemen karşı oda 10’uncu Koğuş, orada da Kemal Burkay vardı.

Celal Bayar’ın merdivenleri
Kaldığı tecrit odası

- Şimdiki halinde çok şey değişmiş mi Ulucanlar’da?
- Giriş kapısı bugünkü yer değil. Şimdi yıkılan 8’inci Koğuş’un duvarına bakan koridordan giriliyordu cezaevine. Yeni girişteki koridorda, marangozhane ve kadınlar koğuşu vardı. Girişe ‘kapıaltı’ denirdi. Akşamdan mahkemesi olanın adı okunur, “Kapıaltı’na gelin” denirdi. Her şey yeniden düzenlenmiş ama 9 ve 10’uncu koğuş aynı kalmış. Merdivenin yeri değişmiş sadece. Sağda, pencere tarafında, yarım bir merdivendi. Üst oda Celal Bayar için hazırlanıyormuş. Merdivenler çok dik, çıkamaz diye asansör yapmayı düşünmüşler. Sonra oraya getirmemişler, merdiven de yarım kalmıştı. 10’uncu Koğuş, sağdaki oda, 2 ranza vardı orada. Öyle bilinir ama Ecevit, o koğuşta kalmadı, revir odasında kaldı hep. Karşıdaki bizim 9’uncu Koğuş, peyke deriz, sedir gibi yükselti tahtaydı, yere, onun üzerine serilirdi yataklar. Şimdikiyle hiç alakası yok; is, kir her yerdeydi. Rüzgarlı bir yerdir, soba yakardık, o yüzden is, kirdi her yer.

- Yıkılan 8’inci Koğuş’ta ne vardı?
- 8’inci Koğuş, hücre olarak yapılmış aslında. Şimdiki hücreler sonradan yapılmıştır. Hem üst hem alt kat hücredir yenisinde. Gündüz hücrelerin kapıları açılırdı. Ağır hücre alan daha başka yere götürülürdü, ben görmedim oraları. Pek infaz yeri değildi burası.
Yıllar sonra volta attığı koridorda
İçeriden Abidinpaşa tepeleri

- Siz yattınız mı o hücrelerde?
- Ben kimseyle kavga etmezdim, denge unsuruydum. Hiç hücrede de yatmadım. Burada değil ama Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldım.
9 ile 10’uncu Koğuş arasında volta atardım. 10’uncu koğuştan kapıya doğru yürürken Abidinpaşa’nın tepeleri görünür. Onu görünce bir serinletir, dışarı duygusu verirdi insana. 9’uncu Koğuş, güneş görmezdi. Büyük koğuşlarsa şimdiki gibi değil, çok kalabalıktı. Sorunludur oralar, her türlü pislik olurdu oralarda; esrar, kumar, oğlancılık! Açık cezaevi kısmını, biz hiç görmedik.
Halo dayı ile..
- Esnaftan kimseyi hatırlıyor musunuz?
- Bir tek cezaevinde fotoğraf çeken Halo dayı vardı. Yakında dükkanı vardı. Manav, bakkal, esnafı da bilmeyiz. Kimseyi görmüyordukki. Cezaevine gelince etrafa bakmıyorsun. Mahkemeye götürülürken de hemen arabaya binersin kapıda.

Yıkanılamayan hamam

- Hamamı rahat kullanır mıydınız?
- Hamama çok az gittik. “Odun tükendi.. sular akmıyor.. kazan arızalı.. binada tadilat var.. akşam kadınlar yıkanmış, su kalmamış..” gibi bahanelerle yıkanamazdık. Gaz ocağında, tenekeyle su ısıtır, tuvalette yıkanırdım. Mamak’ta, yarım jiletle 8 kişi tıraş edilirdi, burada, usturayla ederlerdi.
Eşi Rana hanım ile..
- Yemeği nasıl hallediyordunuz?
- Askeri cezaevinde, yiyecek kesildi, karavana yiyorduk. Kantinden bir şeyler alabiliyorduk. Ulucanlar’da, dışarıdan yemek alınabiliyordu. Eşim, haftada 3-4 kez, ablam, 2 gün yemek getiriyordu. Biz, Keçiören’de oturuyorduk, ablam Yenimahalle’deydi. Bazen eşim, bazen İlhan, bazen eniştem getirirdi. Ender de olsa, dostlar da arada bir şey getirirdi. Buraya da karavana gelirdi ama yenmezdi. Nohut ya da fasulye olursa kepçeyle süzülür, varsa eti alınır, sudan geçirilip, yeniden pişirilirdi. Biz yapacak olursak yumurtalı bir şeyler yapardık. Ekmeği, dışarıdan alıyorduk.

- Somut bir suç işlemediğiniz halde niye kardeşinizi öldürecek kadar üzerinize gelmişler?
- Marks, Mao, Lenin kitapları yayınlıyoruz diye.
- Şimdi her yerde satılıyor.
- Bir mücadele devam ediyor ama konular değişti bugün. O zaman bir şeyler yasaktı, benim çabam o yasakları özgürleştirmekti. Lenin’in ‘Emperyalizm’ini basmaktı sorun. Şimdi o kitaplar her yerde satılıyor dediğiniz gibi. Ama bir mücadele vermek gerekir.

“Bab-ı Ali’de para kazanmaya bakıyorlar”

- Sizin için başından beri tatsız olayların ağır bastığı bir kent olmuş Ankara. Hala da yaşamaya devam ediyorsunuz. Severek mi mecburen mi yaşıyorsunuz bu şehirde?
- Ankara’yı sevmekten çok edebiyatçı olarak, siyasetçi olarak yaşam mücadelesi veriyordum. Burada bu işleri yapmak, İstanbul’dakinden daha önemli geliyordu bana. Kendi doğrularımı, ne olursa olsun, bana sürdürme fırsatı verdi Ankara. Ama İstanbul’da, Bab-ı Ali’de, bunu yapamazsın. Orada, nasıl para kazanırız ona bakıyorlar. Koloniler oluşmuştur, gece hayatları vardır. İşte Ankara’da böyle bir olanağım vardı öncelikle. İş bulamadığım için kendi işimi kurdum. Bir partinin merdivenleri altında bir yer de arayabilirdim kendime ama yapmadım. Kararlı, ideolojik bir ortam, Ankara’da mümkündü. Ekonomik olarak da bunları gerçekleştirmem mümkündü,  o yüzden Ankara’dan ayrılmak istemedim. Bir de 2 metreye 1 metre bir yerim var (İlhan Erdost’un mezarını kastediyor) o yüzden de ayrılmadım buradan.
Aile tahliye sevinci yaşarken ( sağdan ikinci İlhan Erdost)


9 Nisan 2019 Salı

CENAZELERİ KALDIRMADAN YÜREKLER SOĞUMAYACAK


Bu başlığı attık, 2 buçuk aydır bekliyor. Seçimlerden önce desen tarafgirlik olacak, sonra desen “Herşey olduktan sonra demesi kolay” diyecekler. Tarafgir görünmekten yeğdir sonra demesi, üstelik sonuçlar da netleşmişken.

31 Mart 2014 Yerel Seçimleri öncesiydi, bir sünnet düğününde Ak Parti yetkilisiyle yan yana oturmuştuk. “3’üncü yıla gireceğiz seçim havasında, seçimlere çok odaklısınız, aşağıya bakmıyorsunuz” dedik. Bir süre sessiz kalıp, nedenini sordular; vatandaştan esnafa, esnaftan sanayiciye hem de kendilerine oy verdiğini saklamayan taraftarlarının şikayetlerini ilettik.

Daha o düğünden çıkışta unutulmuştu büyük ihtimal konuştuklarımız. Sonrasında hiçbir gelişme ya da fikir alışverişi olmadı çünkü.

Mesajın gereği yapılmazsa
Melih Gökçek’in kazandığı, sayım süreci ve sonuçları çok tartışılan o Yerel Seçim’in ardından 7 Haziran 2015 Genel Seçimi gelmiş, vatandaş nazik uyarısını bir kez daha yinelemiş, seçim sonuçları ince bir dengeye oturtmuştu muhalefetle iktidarı. Önce Başbakan Ahmet Davutoğlu, sonra yerine gelen Başbakan Binali Yıldırım, bu arada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “Mesajınızı aldık” içeriğinde sözlerle hitap etti vatandaşa. İnşallah öyleydi...

Kendi partisinin bile ne örgütleri ne belediyeleri memnun değildi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’le bir kez daha çalışmak zorunda kalacaklardı. Gerilim bu kez hızla arttı ve istifaya zorlanan Gökçek, 28 Ekim 2017’de görevi bırakmak zorunda kaldı.
Vatandaşı unutan seçim
Gaz alınmış, tam tersi kişilikte ve işiyle bilinen Sincan Belediye Başkanı Mustafa Tuna, Gökçek’in yerine getirildi. Tuna, en kısa sürede başkentin dağlar gibi birikmiş sorunlarına el atarak muhaliflerinin de olumlu tepkisine mazhar oldu. O kadar bıkmıştı çünkü Ankara, ‘Kim yapacaksa yapsın ama bir tane de iyi iş yapılsın da görseydik be kardeşim’ tepkisinin sonucuydu olanlar.

Ancak Tuna’nın ayağına, muhalifleri değil partililer dolanıyordu. Tahammülü kalmayan vatandaş bu tespiti de çok hızlı biçimde yaptı ve 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’nde oyunu CHP adayı Mansur Yavaş’a vererek Ankara’daki sonucu belirledi. Bu karar bu seçimde değil, 31 Mart 2014 Yerel Seçimleri’nde verilmişti zaten. Vatandaşı unutup seçimlere mekanik bir odaklanmanın meyvesi, daha farklı olamazdı bittabii.

Yanlış oldu
23 buçuk yıl sonra Ankaralılar’ın duygularının özeti; “Kim gelse daha kötü olamaz”dı. Başkent konusundaki bilgi ve ilgisizliğini buram buram belli eden Mehmet Özhaseki, aynı kabusa tekrar uyanmak istemeyenler için çok ama çok yanlış bir tercihti.

Kişileri övmüyor, yeni Türkiye’nin yönetici modelinden bahsediyoruz. İcracı, işinden çok gürültüsü çıkmayan, seçmenlerle dalaşmayan, kamu yararıyla siyaseti karıştırmayan model. Ak Parti’de Mustafa Tuna, CHP’de Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar, MHP’de Polatlı Belediye Başkanı Mürsel Yıldızkaya, bu modelin örnekleridir.

Mevtalar kalkmadan zor
Her partinin kontenjan vekillerini Ankara’dan aday göstermesi, Ankaralı’nın kendi vekillerini bile seçemeyişi üzerine bir de elinden belediye başkanını almak buraya kadarmış. Bu tavır, artık genel seçimleri etkileyecek seviyede kızdırmış durumda Ankaralılar’ı. Bu şehirde 10 yıl yaşamış biri, sahipsizliği kolayca algılayacak durumdadır.

Cenazeleri musalla taşına koydunuz ama defnetmeyince yürekler soğumadı. Bekledikçe de pis kokular yayılmaya devam ediyor. Siyasi, bürokrat, tüccar ve FETÖcü cenazeleri, burunların direğini kırıyor. 7 Haziran 2015’ten beri, de ki 15 Temmuz 2016’dan beri, mevtaların kaldırılışını bekliyor millet.

Bu millet, yeni Türkiye’yi ve olması gerektiği yeri siyaset ve bürokrasiden önce daha iyi anladı çünkü. Hele ki yeni nesli, bunlarla hiç idare edemezsiniz.

Yeni başkanlara talebimizi beyan ediyor, bu çizgide başarılı olmalarını diliyoruz.

30 Kasım 2018 Cuma

Ankara Nasıl Şehirleşiyor (9)



Yayın tarihi:15.03.2017

Milliyet - Ankara Gazetesi


“DIŞARIDAN GELENE TESLiM OLDU ANKARA”

Kültürünü yok etmek pahasına kendimize benzetmeye çalışıyoruz başkenti. Bu, kargaşa demek. ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sibel Kalaycıoğlu, kargaşanın neden ve çarpıcı sonuçlarını seriyor önümüze.

Nüfusunun 3’te 1’i yani yaklaşık 1 buçuk milyonu Ankaralı olmasına karşın başkent, hızla kimlik özelliklerini kaybediyor. Gelen, uyum sağlamak yerine, kendine uydurmaya çalışıyor şehri. Şehircilik açısından da kültürel açıdan da bir kargaşa ortamı demek bu. Belki de bir ülkenin başkentinde, en olmaması gereken şey. Devletin ve yöneticilerinin göz yumduğu, ciddi bir aksaklık.

Ankara’nın sosyolojik manzarasını ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sibel Kalaycıoğlu hocamızla bu keskin dönüşümün simgesi, Ulus’tan sonra meydan niteliğini kaybeden Kızılay’da ele almaya çalıştık. Yaya kaldırımında yol kesen reklam panoları, yürüyüş güzergahında türeyen büfeler, kaldırım işgal eden kamyon ve TIR’lar arasından kıvrılarak, güzellikten çok engel teşkil eden devasa saksıları aşarak bitmiş Kızılay’da, bitmenin eşiğindeki kent kimliği ile kültürünü, insan niteliğini konuştuk. Dar ufkumuza ufuklar açtı Sibel hocamız.

“Kırla ilişkisini kesmemiştir”

Ali İnandım- Sibel hocam, Cumhuriyet’ten önce nasıl bir sosyolojik yapısı var Ankara’nın?
Sibel Kalaycıoğlu- Cumhuriyet’ten önce Ankara’nın en önemli nitelikleri, bir ticaret alanı, esnaf merkezi ve din merkezi olmasıdır. Orta halli ailelerin yaşadığı, bağlık, bahçelik, yeşillik, sulak bir kent. Üzümü meşhur. Kent merkezi olarak küçük ama üretimi var; tarımsal kapasitesi büyük. Kırı zengin, kırdan kopmamış bir kent. Başkent oluşu da tesadüfü değil, işlevi ve kimliği ile ilgilidir. O zaman bilinen bir kimliği var; Ahiliğin başkentidir, Ahilik, burada gelişmiştir. Ahilik; loncadır, birlik, bütünlük, fütüvvet yani kardeşlik, destek olacağız, birbirimizi kollayacağız demektir. Bu bir kimlik yaratıyor. Nevşehir ve Niğde civarında Hacı Bektaş Veli, Ankara’da Hacı Bayram Veli ile bütünleşen dini bir merkez oluşuyor. Din alimleri eğitim görüyor burada. Kimliğe katkı yapan bir konu bu, Orta Anadolu’da bu anlamda bir merkez. Nasıl Ege’de denize bağlı farklı bir kültür varsa Orta Anadolu’da da Orta Asya Türkmenliği’nden gelen kültür var. Bu kültürün simgesi Taceddin Dergahı, saray hocalarını yetiştiren bir yer, üzerinde ciddi çalışılması gereken dini bir merkezdir. Bugün boş bir bina ama Mehmet Akif 1 yıl kalıyor orada, İstiklal Marşı’nı orada yazıyor, bunlar boşuna değil. Yani bu ortamın yaşanıldığı bir şehir Ankara. Hamamönü’nde, Kale’de, esnaflık ve zanaatla bütünleşmiş bir mahalle kültürü var. Bu mahallelerde orta halli, kırla ilişkisini kesmemiş bir kentli ahali yanı sıra Ermeni, Yahudi, Rumların da yaşadığı kozmopolit bir nüfus var. Bu kozmopolitlik içinde komşuluk, mahalle ilişkileri, kardeşlik, zanaatkarlık ve dini felsefe beraber yaşanıyor. Bunlara ek olarak kozmopolitlik, açık bir toplum olmayı getiriyor.

“Felsefeyi taşımalıydık”

- Kırla ilişkisini kesmemiş derken neyi kastediyorsunuz?
- Samanpazarı, çok önemli simge bir mekandır; Ankara’nın çevreyle, taşrayla ilişki kurduğu, değişim ekonomisinin olduğu, kırdan gelenin alışveriş ettiği yerdir. Ahiliğin temsil ettiği bütün o küçük esnaf, bu bölgededir. Esnafı Samanpazarı’nda, Kale’de ticaret yapıyor, Hamamönü’nde oturuyor, hareketli bir mahalle Hamamönü. Ankara, bu mekanların özelliklerini, temsil ettiği felsefeyi, kimliğini bugünlere taşımak için buraları korumalıydı belki. Buradaki yapılar, evler çöküntü alanına dönüşüyor, sonra yeniden yapılıyor. Ulus, Ahiliğin önemli bir merkeziydi, bugün o kimliğini kaybetti. Bu kimliğini kaybetmeden, evleriyle ticari alanıyla ortamından koparmadan göstermeliydik gelecek nesle ya da başkalarına.

“Yeni merkez Güvenpark olur”

- Cumhuriyet’ten sonra nasıl bir değişim yaşadı?
- Cumhuriyet’le beraber esnaf geri plana kayıyor, bürokratlar öne çıkıyor. Cumhuriyet’le beraber ortaya çıkan elitler, bürokrat kesim Yenişehir’e, Sıhhiye’ye, Kızılay’a kaymaya başlıyor. Ankara’nın kimliği, ‘memur kenti’ne dönüşüyor. Esnaf, tüccar, Ahi, din kavramları, geriye düşüyor. Sıhhiye’den geçen tren yolu köprüsü Ankara’yı ikiye bölüyor ve iki farklı kimlikle kültüre bölünüyor şehir. Ulus, Hamamönü, Samanpazarı tarafında geleneksel değerlere dayalı yaşanıyor, tren yolunun bu yanı ise yeni seçkinlerin sanayileşmiş kent değerlerini yaşadığı yaşam alanı oluyor. Her ne kadar tren yolunun öbür yanında Opera ve Gençlik Parkı kalsa da bu bölünmeyi çok etkilemez. Yeni yaşam alanında merkez Güvenpark olur. Güvenpark’taki anıt da bu yeni anlayışın, özgürlüğün, yeni cumhuriyetin, bağımsızlığın simgesidir. Çay bahçesi, çocuk bahçesi, parkıyla orta sınıfın buluşma mekanı, sosyalleşme alanı oluyor. Karşısında Bulvar Palas’la Meşrutiyet Caddesi arası bahçeli lokantalar, çay bahçeleri var. Güvenpark’ın hemen arkasında bürokratlar için yapılan Saraçoğlu Evleri var çünkü. Aynı zamanda burası, bakanlıkların olduğu memur bölgesi.
Kızılay Güvenpark

- Bu kadar mı önemliydi Güvenpark?
- Meydan anonim, ortak bir yerdir. Ulus eski meydan, Kızılay yeni meydandır. Güvenpark, bu meydanın merkeziydi. Meydanı yok ederseniz bu buluşma, dayanışma, birlikte olma, farklı kesimlerin iletişim kurma, birbiriyle tanışma, konuşma olanaklarını yok ediyorsunuz. Güvenpark’ın yarısı minibüslere, yarısı da polise verilince sosyalleşme alanı olmaktan çıktı içinden geçilen bir yer oldu. Bizim anlattığımız anlamda bir Güvenpark, meydan, merkez kalmadı.

“Kızılay, dünyanın nadir merkezlerindendir”

- Kızılay’ın önemi neydi?
- Kızılay çok önemli; Ulus-Çankaya, Maltepe-Cebeci hattının ortasıdır. Maltepe ve Cebeci’de yaşayan orta sınıfla siyasi, bürokrat sınıfın birleştirildiği noktadır. Bu anlamda dünyanın nadir merkezlerindendir. Aynı zamanda kentsel hareketler, önemli eylemler, şenliklerin yapıldığı merkezdir. Meydan kamusal alan sağlar ki bu, demokrasinin temelidir. Tandoğan’a ya da başka yere yollarsanız bu etkinlikleri, Kızılay’daki bu etki ve sosyalleşmeyi sağlayamıyorsunuz. Kızılay, simge ve tarihsel olarak bu sosyalleşmeye en uygun yer çünkü. Metronun gelişi, Batıkent’le Eryaman’a bağlanması da genç 3’üncü kuşak orta sınıfın oturduğu mekanları bağlar Kızılay’a. Sosyalleşmeyi merkeze, Kızılay’a çekiyor yani. Sincan’a çok geç gitti, işçi sınıfı var orada. Şimdi Ulus gibi kamusallığını ve özelliklerini kaybediyor. Yaya ve araçların transit geçtiği, durup eğlenmediği bir yer halini aldı, meydan değil artık. Kamusallığını yitiren bir alan ki Ankara’nın şehirleşmesinde çok önemli bir yeri vardır.
Başkentin en önemli kamusal alanı Kızılay, meydan olma özelliğini kaybetti. Şimdi gelip geçilen bir yer.

“AVM’lere itiyorlar”

- Başka kamusal alanları var mı Ankara’nın?
- Tunalı özellikle gençler için yeni bir kamusal alandı, birkaç kafe dışında artık gençleri itiyor. 7.Cadde, siyasi, kültürel, sosyal, hepsini taşıyabilen bir kamusal alan olamıyor ama bir tüketim mekanı olarak cazibesini koruyor, öğrenci kesimine sesleniyor. Kızılay’ın o haliyle kıyas götürmez tabii.
- Kamusal alanları kaybolan vatandaş ne yapıyor?
- Orta sınıf kamusallaşma alanı kalmayınca ne yapacak, nereye gidecek, nerede zaman geçirecek? Saat 7-8 gibi sokaklar boşalıyor. Büyük alışveriş merkezlerine (AVM) gidiyorlar. Orta sınıfını, gençleri koruyamıyor, kamusallığını kaybetmiş, bir araya gelme şansını kaybetmiş insanları evlere, AVM’lere itiyorlar. Oysa meydan, kültürel aktarımın olduğu etkinliklerle şehrin şekillendirildiği yerdir. Ayrıca pavyon kültürü bayağı cesaret bulmuş durumda. Ne zaman çıktı, ne zaman bu kadar yaygınlaştı araştırmak lazım. Göçle ilgili herhalde.
Güvenpark 1940..
Ve Güvenpark'ta hanımlar..

“Eğitimi yüksek ama geliri düşük”

- Eğitim açısından nasıl bir başkentimiz var?
- Ankara, Cumhuriyet öncesinden beri eğitimli bir kentti. Eğitimi çok yüksek bir kitle yaşıyor. İkincisi; kültür ve sanat faaliyetlerinin nitelikleri çok yüksek. İstanbul’da kültürel faaliyetler çok farklı, daha küresel ve medyatik. Ankara’da ise daha yerel ve derin bir kültürel anlayış var.  Ankara’da tiyatro oyunları sezon başlar başlamaz doluyor. Çocukluktan başlarlar tiyatroya götürmeye. Her kente nasip olmaz bu nitelikler. Kadın erkek eğitimi açısından kadın eğitimi en yüksek kent. Aileler de yerli halk da bu konuda oldum olası bilinçli, okumaya yönlendiriyorlar çocuklarını. Şimdi Türkiye’de kız çocuk okusun mu okumasın mı tartışmasına geldik nasıl olduysa. Yerli halkın, geçmişten gelen böyle güzel bir geleneği vardır. TÜBİTAK proje desteği ile Ankara’nın Çankaya, Etimesgut, Altındağ, Mamak, Keçiören gibi 5 merkez ilçesinde sosyo ekonomik durum haritası çıkardık. Gelir ve eğitim seviyesi haritalarını üst üste koyunca şöyle bir sonuç çıktı; eğitim yüksek ama geliri düşük. Eğitimin karşılığını alamıyor şehir. Bu nedenle bir anlamda sosyo ekonomik açıdan bir dereceye kadar homojen bir kent ancak öte yandan bu bir göç nedeni; İstanbul’a, yurt dışına gidiyor eğitimine karşılık bulamayan genç.
- Bu kadar nitelikli bir kentten göç ettirmek de marifet olmalı.
- Ankara, sanayide belki öne çıkabilen bir şehir değil ama bir bilişim, savunma ve havacılık sanayisi merkezi, bilişim teknolojilerinde çok önemli bir rolü var. Kadın istihdamının çok yüksek olduğu kentlerden biri ve bunlar geçici değil düzenli işler. Yani eğitimli kadın sayısı yüksek bu anlamda. Kendi kendine geliştirdiği bir OSTİM’i, küçük imalat sanayisi var mesela. Kendi bünyesinde doğurduğu bir yerdir. Şehir asosyal olunca buralarda çalışarak yüksek gelir elde edebilecek bile olsa yine de şehir dışına gidiyor genç.
Sibel Kalaycıoğlu

“Alevi-Sünni farklılaşması belirgindir”

- Göç tablosu nasıl Ankara’nın?
- Başkent, 1950’lere kadar durağan bir kent, devlet eliyle kapitalizmin uygulandığı, kıra kaynak aktarılan bir merkezdir. Sümerbank’ın ürettiği düşük maliyetli ürünler, kıra çok önemli bir destektir. İller Bankası kalkındırma, Etibank madenlerin değerlendirilmesi açısından önemli. 1960’lardan itibaren kent, önce mevsimlik göç almaya başlıyor. Kendi yakın çevresinden Çorum, Yozgat, Sivas, Kırşehir, Çankırı gibi illerden, Kızılcahamam, Bala, Haymana gibi ilçelerinden göç alıyor. Karadeniz ve Doğu’dan göç almaz mesela. Kastamonu yakınındadır ama oradan göç almaz. Doğu’dan gelen de doğrudan İstanbul’a, İzmir’e gider. Yani Ankara’ya göç, Orta Anadolu bölgesinden gelir en çok.
- Göçün kentte yarattığı etkiler nedir?
- 1970’lerde mevsimlik göç yerine yerleşik göç başlıyor. Hıdırlıktepe, Çinçin’deki gecekondulaşma, Mamak, Dikmen, Seyranbağları gibi semtlere yayılmaya başlıyor. İlk gecekondularla göçülen ilin özelliklerine bağlı olarak Alevi-Sünni kimlikleri farklılaşması oluşur Ankara’nın. Bu farklı kimlik grupları, aynı mahallede sokaklar olarak ya da aşağı mahalle yukarı mahalle olarak ayrışarak yerleşiyorlar. 1970’ler göçünün en önemli özelliği budur. Sonradan anlaşıldıki 1980 öncesi sağ-sol çatışması da daha çok bu özelliği yansıtırmış. Çok baskın ve belirgindir bu kimlik özelliği. Neredeyse yüzde 50-yüzde 50 diyebiliriz. Çatışmıyorlar ama dayanışmıyorlar da. Bütün gecekondu alanlarında çalıştım, bir anlamda sırtlarını dönerek yaşıyorlar. İstanbul’da da çalıştık, orada öyle değildi. Ankara’da yaşam alanı geniş, çatışma az oluyor. İstanbul’da alan dar, sıkışık nizam olduğu için çatışma artıyor. Ankara’da, siyasi radikal eylemlere girişilmiyor. Tüm insan ilişkileri, mekanda yansır. Mekan da insan ilişkilerini şekillendirir. Ankara, geniş gecekondu yerleşimleriyle daha şanslı. İlk gecekonduların bahçeleri, çardakları, su kuyuları var. Ama İstanbul’daki sıkışık nizam gecekondu yerleşimi, gerginlik yaratıyor.

“Üçüncü kuşak radikalleşiyor”

- Günümüzdeki durum ne?
- Üçüncü kuşak göçmen dönemindeyiz şimdi. Birinci kuşak; eğitimi düşük ama bir biçimde devlet dairesinde ya da şirkette iş bulmuş ve oradan emekli olmuştur. İkinci kuşak; 1980 sonrası kentte büyümüş, eğitimi yüksek ama babası kadar şanslı olamamış iş alanında. İşlerin, özellikle devlet işlerinin daraldığı bir döneme denk gelmişlerdir. Babalarından daha yoksul bir kuşak. Üçüncü kuşak; 1990 sonrası doğumlular. Bunların eğitimleri daha yüksek ama neoliberalizmin (küresel ekonomicilik) getirdiği sistem sonucu daha da işsiz bir kuşak. İkinci kuşakta Alevi-Sünni ayrışması, şehir ayrışması olarak gösteriyor kendini; diyelim Batıkent-Sincan olarak ayrışıyorlar. Kimliklere dayalı mekansal ayrışmayla siyasi ayrışma ve radikalleşme başlıyor. Üçüncü kuşakta İstanbul’a göre daha sakin ama siyasi keskinleşme oluşuyor bir yandan. Üçüncü kuşak, kültürel altyapıyı daha aşağı çeken bir nesil. Şimdi kötü kentleşmeyle birleştirin bu resmi; çirkin yapılar, altüst geçitlerle kullanılamayan, kamusal alanı olmayan, yeşili sınırlı bir şehir. Ve bu kuşağın artık bir nüfus olduğunu düşünün.
Suriye ve Iraklılar, aramıza karışmıyor

“Suriyeliler, Iraklılar kimliği değiştirecek”

Dahası yeni göçmenlerimiz var; Suriye ve Iraklılar. Ankara profilini tamamen değiştiren bir göç bu. Çünkü kendi içine kapalı bir yaşam biçimi ve alanı oluşturuyor, yerli halktan tamamen kopuk bir yaşam sürüyorlar. Altındağ, Gülveren civarındalar ve şehrin kimliğini değiştirecek bir göç bu. Eskinin dayanışmacılığını, Ahiliği unutuyoruz artık. Dışarıdan gelene teslim oldu Ankara, İzmir gibi içine alıp yoğurmuyor, Ankaralı yapamıyor.

“Kentsel dönüşüm gerilim yaratıyor”

- Yöneticiler farkında değil mi bunların?
- Devlet seçkinleri, yöneticiler, siyasi elitlerin sokakla halkla ilişki kuramamasının da bunda etkisi var. Kentin kimliği ve kültürünü koruyamayışında, teslim edilişinde, katkıları var. Örneğin kentsel dönüşüm, bir sürü kişiyi hak mahrumiyetiyle karşı karşıya bırakarak büyük gerilim yarattığı gibi, mahalle kültürüyle dayanışmanın kaybolmasına sebep oluyor. Vatandaş 3 nesil orada yaşamış, tapu vermişsiniz. Kentsel dönüşümle hem evinden oluyor hem borçlanıyor hem de komşularından, akrabalarından ayrı düşüyor. Zaten yoksul birini, yerinden ettiğiniz gibi bir de toplumsal bir kayıp yaşatıyorsunuz. Bazı uygulamalara, toplumsal sonuçlarını değerlendirmeden giriyor, sonra kendi kendimize o sonuçlarla boğuşuyoruz. Bu toplumsal konuları, pek önemsemiyor herhalde yöneticiler.

- SON –