gecekondu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gecekondu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2018 Cuma

Ankara Nasıl Şehirleşiyor (9)



Yayın tarihi:15.03.2017

Milliyet - Ankara Gazetesi


“DIŞARIDAN GELENE TESLiM OLDU ANKARA”

Kültürünü yok etmek pahasına kendimize benzetmeye çalışıyoruz başkenti. Bu, kargaşa demek. ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sibel Kalaycıoğlu, kargaşanın neden ve çarpıcı sonuçlarını seriyor önümüze.

Nüfusunun 3’te 1’i yani yaklaşık 1 buçuk milyonu Ankaralı olmasına karşın başkent, hızla kimlik özelliklerini kaybediyor. Gelen, uyum sağlamak yerine, kendine uydurmaya çalışıyor şehri. Şehircilik açısından da kültürel açıdan da bir kargaşa ortamı demek bu. Belki de bir ülkenin başkentinde, en olmaması gereken şey. Devletin ve yöneticilerinin göz yumduğu, ciddi bir aksaklık.

Ankara’nın sosyolojik manzarasını ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sibel Kalaycıoğlu hocamızla bu keskin dönüşümün simgesi, Ulus’tan sonra meydan niteliğini kaybeden Kızılay’da ele almaya çalıştık. Yaya kaldırımında yol kesen reklam panoları, yürüyüş güzergahında türeyen büfeler, kaldırım işgal eden kamyon ve TIR’lar arasından kıvrılarak, güzellikten çok engel teşkil eden devasa saksıları aşarak bitmiş Kızılay’da, bitmenin eşiğindeki kent kimliği ile kültürünü, insan niteliğini konuştuk. Dar ufkumuza ufuklar açtı Sibel hocamız.

“Kırla ilişkisini kesmemiştir”

Ali İnandım- Sibel hocam, Cumhuriyet’ten önce nasıl bir sosyolojik yapısı var Ankara’nın?
Sibel Kalaycıoğlu- Cumhuriyet’ten önce Ankara’nın en önemli nitelikleri, bir ticaret alanı, esnaf merkezi ve din merkezi olmasıdır. Orta halli ailelerin yaşadığı, bağlık, bahçelik, yeşillik, sulak bir kent. Üzümü meşhur. Kent merkezi olarak küçük ama üretimi var; tarımsal kapasitesi büyük. Kırı zengin, kırdan kopmamış bir kent. Başkent oluşu da tesadüfü değil, işlevi ve kimliği ile ilgilidir. O zaman bilinen bir kimliği var; Ahiliğin başkentidir, Ahilik, burada gelişmiştir. Ahilik; loncadır, birlik, bütünlük, fütüvvet yani kardeşlik, destek olacağız, birbirimizi kollayacağız demektir. Bu bir kimlik yaratıyor. Nevşehir ve Niğde civarında Hacı Bektaş Veli, Ankara’da Hacı Bayram Veli ile bütünleşen dini bir merkez oluşuyor. Din alimleri eğitim görüyor burada. Kimliğe katkı yapan bir konu bu, Orta Anadolu’da bu anlamda bir merkez. Nasıl Ege’de denize bağlı farklı bir kültür varsa Orta Anadolu’da da Orta Asya Türkmenliği’nden gelen kültür var. Bu kültürün simgesi Taceddin Dergahı, saray hocalarını yetiştiren bir yer, üzerinde ciddi çalışılması gereken dini bir merkezdir. Bugün boş bir bina ama Mehmet Akif 1 yıl kalıyor orada, İstiklal Marşı’nı orada yazıyor, bunlar boşuna değil. Yani bu ortamın yaşanıldığı bir şehir Ankara. Hamamönü’nde, Kale’de, esnaflık ve zanaatla bütünleşmiş bir mahalle kültürü var. Bu mahallelerde orta halli, kırla ilişkisini kesmemiş bir kentli ahali yanı sıra Ermeni, Yahudi, Rumların da yaşadığı kozmopolit bir nüfus var. Bu kozmopolitlik içinde komşuluk, mahalle ilişkileri, kardeşlik, zanaatkarlık ve dini felsefe beraber yaşanıyor. Bunlara ek olarak kozmopolitlik, açık bir toplum olmayı getiriyor.

“Felsefeyi taşımalıydık”

- Kırla ilişkisini kesmemiş derken neyi kastediyorsunuz?
- Samanpazarı, çok önemli simge bir mekandır; Ankara’nın çevreyle, taşrayla ilişki kurduğu, değişim ekonomisinin olduğu, kırdan gelenin alışveriş ettiği yerdir. Ahiliğin temsil ettiği bütün o küçük esnaf, bu bölgededir. Esnafı Samanpazarı’nda, Kale’de ticaret yapıyor, Hamamönü’nde oturuyor, hareketli bir mahalle Hamamönü. Ankara, bu mekanların özelliklerini, temsil ettiği felsefeyi, kimliğini bugünlere taşımak için buraları korumalıydı belki. Buradaki yapılar, evler çöküntü alanına dönüşüyor, sonra yeniden yapılıyor. Ulus, Ahiliğin önemli bir merkeziydi, bugün o kimliğini kaybetti. Bu kimliğini kaybetmeden, evleriyle ticari alanıyla ortamından koparmadan göstermeliydik gelecek nesle ya da başkalarına.

“Yeni merkez Güvenpark olur”

- Cumhuriyet’ten sonra nasıl bir değişim yaşadı?
- Cumhuriyet’le beraber esnaf geri plana kayıyor, bürokratlar öne çıkıyor. Cumhuriyet’le beraber ortaya çıkan elitler, bürokrat kesim Yenişehir’e, Sıhhiye’ye, Kızılay’a kaymaya başlıyor. Ankara’nın kimliği, ‘memur kenti’ne dönüşüyor. Esnaf, tüccar, Ahi, din kavramları, geriye düşüyor. Sıhhiye’den geçen tren yolu köprüsü Ankara’yı ikiye bölüyor ve iki farklı kimlikle kültüre bölünüyor şehir. Ulus, Hamamönü, Samanpazarı tarafında geleneksel değerlere dayalı yaşanıyor, tren yolunun bu yanı ise yeni seçkinlerin sanayileşmiş kent değerlerini yaşadığı yaşam alanı oluyor. Her ne kadar tren yolunun öbür yanında Opera ve Gençlik Parkı kalsa da bu bölünmeyi çok etkilemez. Yeni yaşam alanında merkez Güvenpark olur. Güvenpark’taki anıt da bu yeni anlayışın, özgürlüğün, yeni cumhuriyetin, bağımsızlığın simgesidir. Çay bahçesi, çocuk bahçesi, parkıyla orta sınıfın buluşma mekanı, sosyalleşme alanı oluyor. Karşısında Bulvar Palas’la Meşrutiyet Caddesi arası bahçeli lokantalar, çay bahçeleri var. Güvenpark’ın hemen arkasında bürokratlar için yapılan Saraçoğlu Evleri var çünkü. Aynı zamanda burası, bakanlıkların olduğu memur bölgesi.
Kızılay Güvenpark

- Bu kadar mı önemliydi Güvenpark?
- Meydan anonim, ortak bir yerdir. Ulus eski meydan, Kızılay yeni meydandır. Güvenpark, bu meydanın merkeziydi. Meydanı yok ederseniz bu buluşma, dayanışma, birlikte olma, farklı kesimlerin iletişim kurma, birbiriyle tanışma, konuşma olanaklarını yok ediyorsunuz. Güvenpark’ın yarısı minibüslere, yarısı da polise verilince sosyalleşme alanı olmaktan çıktı içinden geçilen bir yer oldu. Bizim anlattığımız anlamda bir Güvenpark, meydan, merkez kalmadı.

“Kızılay, dünyanın nadir merkezlerindendir”

- Kızılay’ın önemi neydi?
- Kızılay çok önemli; Ulus-Çankaya, Maltepe-Cebeci hattının ortasıdır. Maltepe ve Cebeci’de yaşayan orta sınıfla siyasi, bürokrat sınıfın birleştirildiği noktadır. Bu anlamda dünyanın nadir merkezlerindendir. Aynı zamanda kentsel hareketler, önemli eylemler, şenliklerin yapıldığı merkezdir. Meydan kamusal alan sağlar ki bu, demokrasinin temelidir. Tandoğan’a ya da başka yere yollarsanız bu etkinlikleri, Kızılay’daki bu etki ve sosyalleşmeyi sağlayamıyorsunuz. Kızılay, simge ve tarihsel olarak bu sosyalleşmeye en uygun yer çünkü. Metronun gelişi, Batıkent’le Eryaman’a bağlanması da genç 3’üncü kuşak orta sınıfın oturduğu mekanları bağlar Kızılay’a. Sosyalleşmeyi merkeze, Kızılay’a çekiyor yani. Sincan’a çok geç gitti, işçi sınıfı var orada. Şimdi Ulus gibi kamusallığını ve özelliklerini kaybediyor. Yaya ve araçların transit geçtiği, durup eğlenmediği bir yer halini aldı, meydan değil artık. Kamusallığını yitiren bir alan ki Ankara’nın şehirleşmesinde çok önemli bir yeri vardır.
Başkentin en önemli kamusal alanı Kızılay, meydan olma özelliğini kaybetti. Şimdi gelip geçilen bir yer.

“AVM’lere itiyorlar”

- Başka kamusal alanları var mı Ankara’nın?
- Tunalı özellikle gençler için yeni bir kamusal alandı, birkaç kafe dışında artık gençleri itiyor. 7.Cadde, siyasi, kültürel, sosyal, hepsini taşıyabilen bir kamusal alan olamıyor ama bir tüketim mekanı olarak cazibesini koruyor, öğrenci kesimine sesleniyor. Kızılay’ın o haliyle kıyas götürmez tabii.
- Kamusal alanları kaybolan vatandaş ne yapıyor?
- Orta sınıf kamusallaşma alanı kalmayınca ne yapacak, nereye gidecek, nerede zaman geçirecek? Saat 7-8 gibi sokaklar boşalıyor. Büyük alışveriş merkezlerine (AVM) gidiyorlar. Orta sınıfını, gençleri koruyamıyor, kamusallığını kaybetmiş, bir araya gelme şansını kaybetmiş insanları evlere, AVM’lere itiyorlar. Oysa meydan, kültürel aktarımın olduğu etkinliklerle şehrin şekillendirildiği yerdir. Ayrıca pavyon kültürü bayağı cesaret bulmuş durumda. Ne zaman çıktı, ne zaman bu kadar yaygınlaştı araştırmak lazım. Göçle ilgili herhalde.
Güvenpark 1940..
Ve Güvenpark'ta hanımlar..

“Eğitimi yüksek ama geliri düşük”

- Eğitim açısından nasıl bir başkentimiz var?
- Ankara, Cumhuriyet öncesinden beri eğitimli bir kentti. Eğitimi çok yüksek bir kitle yaşıyor. İkincisi; kültür ve sanat faaliyetlerinin nitelikleri çok yüksek. İstanbul’da kültürel faaliyetler çok farklı, daha küresel ve medyatik. Ankara’da ise daha yerel ve derin bir kültürel anlayış var.  Ankara’da tiyatro oyunları sezon başlar başlamaz doluyor. Çocukluktan başlarlar tiyatroya götürmeye. Her kente nasip olmaz bu nitelikler. Kadın erkek eğitimi açısından kadın eğitimi en yüksek kent. Aileler de yerli halk da bu konuda oldum olası bilinçli, okumaya yönlendiriyorlar çocuklarını. Şimdi Türkiye’de kız çocuk okusun mu okumasın mı tartışmasına geldik nasıl olduysa. Yerli halkın, geçmişten gelen böyle güzel bir geleneği vardır. TÜBİTAK proje desteği ile Ankara’nın Çankaya, Etimesgut, Altındağ, Mamak, Keçiören gibi 5 merkez ilçesinde sosyo ekonomik durum haritası çıkardık. Gelir ve eğitim seviyesi haritalarını üst üste koyunca şöyle bir sonuç çıktı; eğitim yüksek ama geliri düşük. Eğitimin karşılığını alamıyor şehir. Bu nedenle bir anlamda sosyo ekonomik açıdan bir dereceye kadar homojen bir kent ancak öte yandan bu bir göç nedeni; İstanbul’a, yurt dışına gidiyor eğitimine karşılık bulamayan genç.
- Bu kadar nitelikli bir kentten göç ettirmek de marifet olmalı.
- Ankara, sanayide belki öne çıkabilen bir şehir değil ama bir bilişim, savunma ve havacılık sanayisi merkezi, bilişim teknolojilerinde çok önemli bir rolü var. Kadın istihdamının çok yüksek olduğu kentlerden biri ve bunlar geçici değil düzenli işler. Yani eğitimli kadın sayısı yüksek bu anlamda. Kendi kendine geliştirdiği bir OSTİM’i, küçük imalat sanayisi var mesela. Kendi bünyesinde doğurduğu bir yerdir. Şehir asosyal olunca buralarda çalışarak yüksek gelir elde edebilecek bile olsa yine de şehir dışına gidiyor genç.
Sibel Kalaycıoğlu

“Alevi-Sünni farklılaşması belirgindir”

- Göç tablosu nasıl Ankara’nın?
- Başkent, 1950’lere kadar durağan bir kent, devlet eliyle kapitalizmin uygulandığı, kıra kaynak aktarılan bir merkezdir. Sümerbank’ın ürettiği düşük maliyetli ürünler, kıra çok önemli bir destektir. İller Bankası kalkındırma, Etibank madenlerin değerlendirilmesi açısından önemli. 1960’lardan itibaren kent, önce mevsimlik göç almaya başlıyor. Kendi yakın çevresinden Çorum, Yozgat, Sivas, Kırşehir, Çankırı gibi illerden, Kızılcahamam, Bala, Haymana gibi ilçelerinden göç alıyor. Karadeniz ve Doğu’dan göç almaz mesela. Kastamonu yakınındadır ama oradan göç almaz. Doğu’dan gelen de doğrudan İstanbul’a, İzmir’e gider. Yani Ankara’ya göç, Orta Anadolu bölgesinden gelir en çok.
- Göçün kentte yarattığı etkiler nedir?
- 1970’lerde mevsimlik göç yerine yerleşik göç başlıyor. Hıdırlıktepe, Çinçin’deki gecekondulaşma, Mamak, Dikmen, Seyranbağları gibi semtlere yayılmaya başlıyor. İlk gecekondularla göçülen ilin özelliklerine bağlı olarak Alevi-Sünni kimlikleri farklılaşması oluşur Ankara’nın. Bu farklı kimlik grupları, aynı mahallede sokaklar olarak ya da aşağı mahalle yukarı mahalle olarak ayrışarak yerleşiyorlar. 1970’ler göçünün en önemli özelliği budur. Sonradan anlaşıldıki 1980 öncesi sağ-sol çatışması da daha çok bu özelliği yansıtırmış. Çok baskın ve belirgindir bu kimlik özelliği. Neredeyse yüzde 50-yüzde 50 diyebiliriz. Çatışmıyorlar ama dayanışmıyorlar da. Bütün gecekondu alanlarında çalıştım, bir anlamda sırtlarını dönerek yaşıyorlar. İstanbul’da da çalıştık, orada öyle değildi. Ankara’da yaşam alanı geniş, çatışma az oluyor. İstanbul’da alan dar, sıkışık nizam olduğu için çatışma artıyor. Ankara’da, siyasi radikal eylemlere girişilmiyor. Tüm insan ilişkileri, mekanda yansır. Mekan da insan ilişkilerini şekillendirir. Ankara, geniş gecekondu yerleşimleriyle daha şanslı. İlk gecekonduların bahçeleri, çardakları, su kuyuları var. Ama İstanbul’daki sıkışık nizam gecekondu yerleşimi, gerginlik yaratıyor.

“Üçüncü kuşak radikalleşiyor”

- Günümüzdeki durum ne?
- Üçüncü kuşak göçmen dönemindeyiz şimdi. Birinci kuşak; eğitimi düşük ama bir biçimde devlet dairesinde ya da şirkette iş bulmuş ve oradan emekli olmuştur. İkinci kuşak; 1980 sonrası kentte büyümüş, eğitimi yüksek ama babası kadar şanslı olamamış iş alanında. İşlerin, özellikle devlet işlerinin daraldığı bir döneme denk gelmişlerdir. Babalarından daha yoksul bir kuşak. Üçüncü kuşak; 1990 sonrası doğumlular. Bunların eğitimleri daha yüksek ama neoliberalizmin (küresel ekonomicilik) getirdiği sistem sonucu daha da işsiz bir kuşak. İkinci kuşakta Alevi-Sünni ayrışması, şehir ayrışması olarak gösteriyor kendini; diyelim Batıkent-Sincan olarak ayrışıyorlar. Kimliklere dayalı mekansal ayrışmayla siyasi ayrışma ve radikalleşme başlıyor. Üçüncü kuşakta İstanbul’a göre daha sakin ama siyasi keskinleşme oluşuyor bir yandan. Üçüncü kuşak, kültürel altyapıyı daha aşağı çeken bir nesil. Şimdi kötü kentleşmeyle birleştirin bu resmi; çirkin yapılar, altüst geçitlerle kullanılamayan, kamusal alanı olmayan, yeşili sınırlı bir şehir. Ve bu kuşağın artık bir nüfus olduğunu düşünün.
Suriye ve Iraklılar, aramıza karışmıyor

“Suriyeliler, Iraklılar kimliği değiştirecek”

Dahası yeni göçmenlerimiz var; Suriye ve Iraklılar. Ankara profilini tamamen değiştiren bir göç bu. Çünkü kendi içine kapalı bir yaşam biçimi ve alanı oluşturuyor, yerli halktan tamamen kopuk bir yaşam sürüyorlar. Altındağ, Gülveren civarındalar ve şehrin kimliğini değiştirecek bir göç bu. Eskinin dayanışmacılığını, Ahiliği unutuyoruz artık. Dışarıdan gelene teslim oldu Ankara, İzmir gibi içine alıp yoğurmuyor, Ankaralı yapamıyor.

“Kentsel dönüşüm gerilim yaratıyor”

- Yöneticiler farkında değil mi bunların?
- Devlet seçkinleri, yöneticiler, siyasi elitlerin sokakla halkla ilişki kuramamasının da bunda etkisi var. Kentin kimliği ve kültürünü koruyamayışında, teslim edilişinde, katkıları var. Örneğin kentsel dönüşüm, bir sürü kişiyi hak mahrumiyetiyle karşı karşıya bırakarak büyük gerilim yarattığı gibi, mahalle kültürüyle dayanışmanın kaybolmasına sebep oluyor. Vatandaş 3 nesil orada yaşamış, tapu vermişsiniz. Kentsel dönüşümle hem evinden oluyor hem borçlanıyor hem de komşularından, akrabalarından ayrı düşüyor. Zaten yoksul birini, yerinden ettiğiniz gibi bir de toplumsal bir kayıp yaşatıyorsunuz. Bazı uygulamalara, toplumsal sonuçlarını değerlendirmeden giriyor, sonra kendi kendimize o sonuçlarla boğuşuyoruz. Bu toplumsal konuları, pek önemsemiyor herhalde yöneticiler.

- SON –

9 Kasım 2018 Cuma

Ankara Nasıl Şehirleşiyor (3)


Yayın tarihi:01.02.2017  
Milliyet - Ankara Gazetesi


“BAŞKENT BELKİ ÖZEL BİR YASAYA TABİ TUTULMALI”

Ankara, şehirleşiyor mu yoksa olan şehir de hırpalanıyor mu? 1970’lerden günümüze başkentin şehirleşmesini anlatan Şehir Plancısı Doç. Dr. Savaş Zafer Şahin, çok ipucu veriyor.
Ankara’nın şehirleşmesinden çok kabuslaşmasının hikayesini dinler gibiyiz. Bir şehrin ki üstelik o ülkenin başkenti olsun, adeta hırpalanışını izliyoruz.

Bu haftaki bölümümüzde, 1970’lerden günümüze başkentin şehirleşmesini ele alacağız. Öncekilerin bıraktığı yerden sonrakilerin alıp, nasıl bir şehir yarattığını anlatacak Atılım Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Şehir Plancısı Doç. Dr. Savaş Zafer Şahin
hocamız. Gerilimin, aralıksız tırmanışına şahitlik edeceğiz!

Ali İnandım- Savaş hocam, 1957’de uygulamaya geçen Yücel-Uybadin Planı’nın da başkentin şehirleşmesine çare olamadığını gördük geçen bölümde.
Savaş Zafer Şahin- Kötü olan 1957’de uygulamaya geçen Yücel-Uybadin Planı değildi (Nihat Yücel-Raşit Uybadin Ankara Nazım İmar Planı). 1932’de yürürlüğe giren Jansen Planı’nın 1990’lara kadar uygulanması planlanıyordu aslında. 1940-50’li yıllarda fiili olarak durdu plan. Jansen Planı şehri kuzey-güney yönünde geliştirmeyi planlıyordu, Yücel–Uybadin Planı da aynı yönde planlama yaptı. Farkı; yoğunluğu Atatürk Bulvarı etrafına yaymaya çalışmasıydı. Talihsizlik; 1965 yılında Kat Mülkiyeti Kanunu çıkarıldı ve aslında yasa, yüksek katlı gecekondulara uydurulmuş oldu. Jansen Planı’nda, binaların yüksekliğinden ya da genişliğinden çok kent estetiği düşünüldüğü için yüksek yapılaşma öngörülmemişti. Ya da Sıhhiye Ordu Evi mesela: 10 metre çekme mesafesi varken yani yolla arasındaki mesafeyi 5 metreye çekince Ordu Evi, caddenin devamı öyle devam edip gitmiş.
- Yüksek katlı gecekondu kavramı, Demetevler için geçerli sanıyorduk!
- Değil maalesef. Sermaye birikimi kentlere yönelince 1) gecekondular, 2) yüksek katlı apartmanlar ortaya çıkmaya başladı 1950’lerde. Şehrin çeperlerinde gecekondulaşma olurken merkezde de apartmanlaşma biçiminde gecekondulaşma oluşuyor. Yani Kat Mülkiyeti Kanunu, gecekondu affı gibi bir şey oluyor aslında. Ankara Belediyesi ‘Bölge Kat Nizamı Planı’ hazırlıyor, ana caddelerde 8-10 kat, arkalara doğru azalan katlar halinde kaç kat olacağını belirliyor. Yücel ve Uybadin’in itirazlarına rağmen bugün de uygulanan, yürürlükte olan bu plandır.

“Yapılaşma biçimi siyasi parçalanmayı da kolaylaştırdı”

- 1970’lere nasıl bir manzarayla giriyoruz?
- Yücel-Uybadin Planı’nın uygulanmaması, 1970’leri getiriyor. 1970’lerde dere yatağı, tarihi bölge olduğuna bakılmaksızın topoğrafik çanakta yoğun yapılaşma oluyor. Dibi Sıhhiye olan bu çanağın içi yoğun yapılaşmış, çeperi gecekonduyla çevrilmiştir. Trafik sıkışıklığı, hava kirliliği, konut, gayrimenkul fiyat artışları, yani konut sorunları yaşanmaya başlıyor. Siyasi atmosferde de buna uygun bir sağ-sol çatışması var o sırada. Şehrin bu yapılaşma biçimi, siyasi parçalanmayı da kolaylaştırıyor.
- Buna bir çare düşünülüyor mu?
- 1971 Muhtırası’ndan sonra İmar İskan Bakanlığı bünyesinde 3 büyük kenti planlayacak bir yapı oluşturmak amacıyla ‘Metropolitan Alan Nazım Planı Büroları’ kuruluyor. 1969 yılında alınan Bakanlar Kurulu Kararı’dır başlangıcı. Bu büro, 1970-1975 yılları arasında yürüttüğü kapsamlı Ankara araştırmaları sonunda 20 yılı planlayan bir şema geliştirmiş ve bu şema, ancak 1982 yılında ‘Ankara 1990 Nazım Planı’ olarak onaylanıp yürürlüğe girebilmiştir. Yani bu bürolarla belediyeden merkezi idareye geçiyor imar planlaması. Başına da efsane şehir plancı Haluk Alatan getiriliyor. Çok yetkin, Ankara’yı uluslararası değerde şehir haline getirecek bir plancı ekip oluşturuluyor. Bu ekip, ilk büyükşehir planlamasını yapan ekiptir aynı zamanda. Jansen şehir planı yapıyor ama bunlar her şeyi düşünüyor; yetersiz altyapı, hava kirliliği, vadilerin buna göre yapılaşması, merkezde yapılaşmanın seyreltilmesi, doğayla ilişki kurulması ve bunun için kentin çevresine büyük bir yeşil kuşak oluşturulması gibi konular tespit ediyorlar. Ankara’nın gerçek bir kent merkezi olması için Kazıkiçi Bostanları’nın yerine bir iş ve ticaret merkezi olarak Merkezi İş Alanları Projesi’ni (MİA) geliştiriyorlar. Çünkü Kızılay ticarileşmiş bir konut bölgesidir, iş ve ticaret merkezi olarak planlanmamıştır.
Tırtıklaya tırtıklaya bitirdiğimiz yeşil kuşağın ana halkasıydı Atatürk Orman Çiftliği

Boydan boya yeşil kuşak

Bu ekibin hazırladığı 1990 Ankara Nazım Planı’, şehrin büyümesini yönlendirmek, yapılaşmayı seyreltmek için devlet kurumlarını da o hat üzerine çekmek suretiyle Eskişehir yolu boyunca çanağın dışına çıkarmayı öngörüyor şehri. Sanayi bölgesini de Rüzgarlı Cadde çevresinden şehir dışına, OSTİM’in olduğu bölgeye taşımayı planlıyorlar. Batıkent, Çayyolu ve Ümitköy gibi konut bölgeleri de banliyö olarak planlanmış ancak plandaki gibi uygulanmamıştır sonra. Planın ana çerçevesi şehrin çanağın dışına çıkarılmasıdır. Yeşil kuşağı, vadilerle şehrin içine sokuyorlar; ‘yeşil kuşak’ ve ‘yeşil kama’ diyoruz buna. Yani Zırhlı Birlikler alanından başlayıp Atatürk Orman Çiftliği, Hipodrom, Atatürk Kültür Merkezi alanı, Atatürk Bulvarı boyunca, Abdi İpekçi Parkı, Kurtuluş Parkı, 50.Yıl Parkı ve İmrahor Vadisi üzerinden boydan boya çekilen yeşil bir kuşaktır bu.
Savaş Zafer Şahin

- Sonraki gelişmelerden, bu planın da işletilemediği anlaşılıyor.
- Bu büronun yarattığı bir sorun var; büro merkezi yönetime bağlı ancak şehrin de büyümesi gerekiyor. Devletin katı bir denetimi var planın uygulanmasıyla ilgili, bu yüzden yeterince hızlı hareket edemiyor büro. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’yle büro kapatılıyor. Plan da 1980 ortalarına kadar tam uygulanamıyor. Bu arada gecekondu halkası büyüyor, trafik, altyapı, hava kirliliği gibi sorunlar daha da ağırlaşıyor.
Ta ki Turgut Özal’a kadar. 1983’de Başbakan olduktan sonra Turgut Özal’ın ilk işi gecekondu imar affı, ikinci işi büyükşehir belediyelerinin kurulması, üçüncüsü imar yetkisinin yeniden belediyeye verilmesi olmuştur. Büyük Ankara Kanalizasyon ve Yağmursuyu Projesi (BAKAY), bu dönemde planlanıyor. Ulaşımda, raylı sistem maliyet çalışmaları başlatılıyor. Kadrolar da önceki planı yapan en yetkin, usta isimler yine. Bu ustalar, ‘Ankara’nın Kırmızı Kitabı’ diyebileceğimiz ‘1985’den 2015’e Ankara’ kitabını yazıyor. Her şeyin olduğu bu öneri kitabı, aynı zamanda yatırımlara bilgi kaynağı oluşturmuş bir kitap.
(Fotoğraf: Ahmet Soyak)

“En büyük felaket burada başlıyor”

Derken 1985’de 2981 sayılı imar affı içeren yasa çıkıyor. Gecekondu sahiplerine tapu tahsisi yapılmasını ve belediyenin yeni imar ıslah planı yapmasını içeren bu yasa, aslında ilk kentsel dönüşüm hareketidir. Ama bugünkünden farkı, ıslahın devlet eliyle değil, piyasa eliyle yapılmış olmasıdır. Bu arazilerde başlayan apartmanlaşmayla gecekondudan imar rantı elde edilir oluyor. En büyük felaket belki de burada başlıyor. Çünkü bu imar ıslah planları, öncekiler gibi yaşanabilir bir kent oluşturmak değil, gecekonduculara arsa tahsis etmek amaçlıydı. Bu uygulama, daha az kentsel öğe, daha az yeşil alan, daha az sosyal alan olarak döndü şehre. Aşırı yoğun bir apartman dokusu oluşmaya başladı. Önce konut sorunu çözülüyor gibi göründü ama şehircilik açısından daha büyük problemler oluştu. Çukurambar mesela, bu düşüncenin en iyi örneklerinden biridir; çok yoğun ve iç içe bir yapılaşmaya neden oldu.
- Bu yapılaşma biçiminin, 1970’lerdeki gibi siyasi bir etkisi oldu mu?
- 1989’da Ali Dinçer’den sonra ikinci sosyal demokrat belediye olan Murat Karayalçın yönetimi, iki farklı konuya odaklandı; metro, Ankaray gibi raylı ulaşım sistemleri ve yeşil kuşak. Hava koridorlarının boşaltılması için ‘Dikmen Vadisi Projesi’ başlatıldı. Bu da devlet eliyle yapılan ilk kentsel dönüşüm projesidir. Bu dönemde Ankara’da başka bir dönüşüm daha yaşanıyordu; gecekonduları apartmana dönüşen semtlerde kent yaşamına katılamamış geleneksel kesimler, sermaye birikimi elde etmeye, siyasette temsil talebinde bulunmaya başladı. Çankaya, Emek, Bahçeli gibi planlı bölgelerde yaşayan insanlar da şehir dışına, Çayyolu, Ümitköy tarafına taşınmaya başlıyordu. Yani gecekonduların dönüşümüyle kentin siyasi dinamikleri de değişmiş oluyordu.

“Şehircilik açısından çok yanlıştır sık değişiklik”

- 1994 yılında Melih Gökçek belediye başkanı olunca Mehmet Altınsoy’la başlayan Murat Karayalçın’la devam eden uzmanlarla planlı geliştirme yaklaşımı, kısmen kesintiye uğradı. 1994’den bu yana akademisyenlerle bir çalışma olmadı. Karayalçın’ın danışman sayısı, Gökçek’in seçim propagandasında kullanılmıştı mesela. Bundan sonra kentin dinamiklerini, siyasi dinamikler belirlemeye başladı. Merkezi İş Alanları Projesi (MİA) durmuştur mesela, 25 yıldır bekliyor. Kente üstten bakan planlama yerine, ihtiyaç durumuna göre imar planı değişiklikleri yapılmaya başlandı. 1985-2005 arası 5 bini aşan imar planı değişikliği yapılmıştır. 2005-2017 arası daha hızlanmış, yılda yaklaşık 250 değişiklik yapılmaya başlanmıştır.
- İyi bir şey midir sık plan değişikliği?
- Dünya standartları düşünüldüğünde, şehircilik açısından çok yanlıştır bu sıklıkta değişiklik yapılması. Gelişmiş ülkelerde planda ne kadar az değişiklik yapılırsa hatta yapılmazsa başarı sayılırken bizde ne kadar çok oluşu başarı sayılıyor. Yani planı yeniden yapacağımıza eski planı değiştiriyoruz, o zaman eski plan da planlıktan çıkıyor.

“Transit yollar merkeze darbe vurdu”

- Bu değişiklikler neye sebep oluyor?
- 2005’e kadar hem şehrin planlı mahalleleri bozuldu hem de gecekondudan dönüşen semtlerde yapılaşma ve nüfus yoğunluğu arttı. Bu da altyapı, ulaşım sorunlarını getirdi. 10 bin kişinin yaşayabileceği yerde plan değiştikçe 30 bin, 50 bin kişi yaşar oldu. Yani altyapı açısından daha maliyetli bir şehirciliği getirdi çünkü altyapıyı bu yapılaşma ve nüfusa göre yeniden yapmak gerekli hale geldi. Toplu taşıma yerine otomobili özendirici yollar açıldı, iyice katmerlendi sorun. Şehir merkezinden transit geçiş yolları yapılması, kent merkezine darbe vurdu. Yaya mekanları etkisizleşti, karşıdan karşıya geçilemez oldu çünkü. Belli merkezlere toplu taşıma güçleşti. Ayrıca bu yollar güvenlik açısından da önemli; suç işleme niyeti olan 10-20 dakikada şehrin içine rahatlıkla girebiliyor bu sayede.
- Bundan sonra neler geldi başımıza?
- 2004 yılında Melih Gökçek’in de yazılımında bulunduğunu söylediği Yeni Büyükşehir Yasası yürürlüğe girdi ve ‘Pergel Yasası’ ortaya çıktı. Merkezi Valilik kabul ederek 50 kilometre çaplı bir bölge olarak yönetilecekti yani şehir. 2007’de Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından ‘2023 Ankara Nazım Planı’ yapıldı. Aslında olumlu yanları da olan bir plandır ama gelecek 20-30 yılı düzenleyecek biçimde değil, mevcut durumu devam ettirici nitelikte bir plan oldu. İstanbul yolu ile Konya yolu arası ‘Güneybatı Aksı’ dediğimiz aksın yapılaşmaya açılmasını öngörüyor ama şehrin ulaşım yapısına köklü çözümler getirmiyor bu plan. Üstelik ilk onaylandığı Belediye Meclisi tarafından delinmiş ve bir 10 yıl daha değişikliklerle devam etmiş bir plandır. 2005’den sonra görülmemiş yapı yoğunlukları gerçekleşti ve 20-30-40 katlı gökdelenler yapılmaya başlandı. Rantı yüksek bölgelerde, o güne kadar yapılaşmaya açılmamış yerler de kentsel dönüşümle yerleşime açıldı. İmrahor Vadisi, buna iyi bir örnektir. Yani şehir, piyasa mekanizmasının talebine göre rastlantısal olarak gelişmeye başladı. Plan bir yana,
beklenmedik bir yere aniden bir yapılaşma oluşturulabiliyor artık.
İmrahor Vadisi.. (Fotoğraf: Ahmet Soyak)

Seyyar ve seyyal bir kent

- Ne gibi sonuçları oldu bu yeni şehirleşme tarzımızın?
- Altyapı maliyetleri arttı. Büyükşehir Belediyesi’nin borç yapılanmasından görebiliyoruz bunu. Sosyo-ekonomik olarak değerler yitirilmeye başlıyor. Kızılay ve Ulus nitelikli merkezler olmaktan çıkıyor, büyük alışveriş merkezlerine (AVM) kayıyor vatandaş. AVM’ler, ayrıca konut bölgelerini çekici hale getirmek için de kullanılıyor. “Kentin seyyar ve seyyal olması” diyorum ben bu duruma; taşınabilir ve gezen olma hali.
Toplu taşıma yatırımları gecikiyor, geç kalındığı için yapıldığında da Çayyolu’nda olduğu gibi beklenen fayda sağlanamıyor. Kentin içinde kamu kullanımına açılacak fuar alanı, opera binası, konser salonları gibi kentin ihtiyacı olan sosyo-ekonomik alanlarda gelişme sağlanamıyor.
Mahalle kültürü ortadan kalkıyor, şehir dışına ya da kapalı sitelerde güvenli ortama taşınmaya çalışıyor mahalle sakinleri. Bu sefer de taşındıkları yerde bu tesislerin yoksunluğunu yaşamaya başlıyor.

“Başkent özel bir yasaya tabi tutulmalı”

- Savaş hocam, “Şehir Arap saçına mı dönüşüyor?” diye sormuştuk önceki bölümlerimizde, zaten dönüşmüş galiba?
- Bütün bu parçalanmış, dağınık kentsel gelişme, Ankara’nın sorunlarını çözümsüz bir noktaya getirmiştir. Tek çare devletin başkente sahip çıkmasıdır. Belki özel bir yasaya tabi tutulmalı, gerçek bir şehir planlamasıyla el atılmalıdır. Türkiye’nin geleceğini konuşuyorsak önce başkentin geleceğini konuşmalıyız, devlet burada çünkü.

Planlama böyle olur! (Fotoğraf: Ahmet Soyak)