12 eylül 1980 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 eylül 1980 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2018 Salı

ANKARA YENİDEN GÜÇLENDİ


01.05.2018 Milliyet - Ankara Gazetesi

Ankara’nın gücünü emenler olmayınca, kendini toparlama basiretini gösteriyor şehir. İşte bütün paçalarından çekme girişimlerine, acizliğin alt sınırlarına ittirilme niyetlerine karşın nihayet Süper Lig’e döndü Ankaragücü. Zor gün dostu Ankaralılar, ölüm döşeğinden aldı 108 yaşındaki çınarı.

Tam bir yıl önce, 22 Nisan 2017’ydi ‘Ankara’nın Gücü Geliyor’ deyişimiz. Son 4 hafta her takım taraftarından 76 bin biletli izleyicisiyle izleyici rekoru kırılmış, İkinci Lig’den Birinci Lig’e çıkmıştı takım. O ruhu korudu Ankaralılar ve hemen bir yıl sonra Süper Lig’e taşıdı, gücüne kavuşturdular şehirlerini.

Markasını çökerttiler
Yaklaşık 3 yıllık iktidar kavgası, 31 yıldır en üst ligde mücadele eden, zaman zaman üst sıraları zorlayan Ankaragücü’nü, 2012 yılında bir alt lige düşürmüştü. Erzak ve suya muhtaç hale getirilen takım, bir yıl sonra 2013’de İkinci Lig’e düştü. Takımı o hale düşürenler de şehrin ülke çapında büyük firmaları da izledi çınarının ve bir markasının çöküşünü. Hatta o sırada İstanbul takımlarına destek olmayı tercih edenleri vardı.

O güne kadar pek çok branşta binlerce genci yetiştiren kulüp, kişilerin hırsına kurban edildi, edildiği haliyle de terk edildi. Futbol dışında bütün branşlar şehrin gençlerine kapatıldı, niteliğinden de çok kaybetti kulüp. Taraftarı bile ikiye bölünmüş bir takım kaldı elimizde. O hale düşürenler, elini kolunu sallayarak çekip gitti.

Unutmayacağız..
Yeni yöneticilerinin gayreti ve samimiyetine ikna olan Ankaralılar, Ankaragüçlü olsa da olmasa da yeniden tribünleri doldurmaya başladı. Yeniden şenlendirdiler sokakları. Kulüp de şehir de ölü toprağını atıyordu üzerinden. Birlik olmanın kaçınılmaz meyvesi başarı, fazlasıyla hak ettiler onu.

Ama 6 yıl önce bir avuç taraftarın aralarında topladığı yardımlarla kulübün kapısına yığdığı pirinç torbaları, patates ve soğan çuvallarını, portakal sandıkları ile su kolilerini..
O erzakı gören futbolcuların gözyaşlarını..
Menemen yiyerek maça hazırlanmalarını..
Sivas’ın eksi 8 derece soğuğunda ıslak formayla ikinci yarıya çıkmak zorunda kalışlarını..
Kulübün masa, sandalyesine haciz gelişini..
Gittikleri şehirde ev sahibi takımın masraflarını çekişini..
Spor yazarlığı ya da gazeteciliğiyle ilgisi olmayan biz bile unutmuyorsak Ankaralılar hiç unutmayacaktır.
Güçlüler, Kızılay Güvenpark'ta
Hoş geliyor!
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin lideri Kenan Evren’in işgüzarlığıyla zaten hak ettiği halde nedense yasa düzenleyerek Birinci Lig’e çıkarılan, bu yüzden ‘Paşalar Takımı’ lakabını alan Ankaragücü, böylece lakabıyla üzerindeki gölgeden de kurtuluyor, bileğinin hakkıyla Süper Lig’e, söke söke gelmiş oluyor. Hem helal hem kutlu olsun.

Ankaragücü hoş geliyor, şehre temaşa geliyor!

25 Kasım 2017 Cumartesi

KUCAKLAŞMANIN ÜLKESİNDE KUCAKLAŞAMAMAK



25.11.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Ayrışmanın sınırlarını zorlamaya devam ediyoruz. Üstelik yaklaşık çeyrek yüzyıl bunun acısını kanırta kanırta yaşamış başkentte, hiç ders alınmıyor hatta sürmesi isteniyormuşçasına tarifsiz bir itiraz; yeni Büyükşehir Belediye Başkanımız Mustafa Tuna ile Çankaya Belediye Başkanımız Alper Taşdelen, hayırlı olsun ziyaretinde niye samimi kucaklaşmışlar?
Tepki gösterilen Mustafa Tuna ve Alper Taşdelen'nin kucaklaşması

Her siyasi görüş kendi bağnazlarını yaratıyor. Arkasındaki kitleyi koruma, bir arada tutabilme amacıyla bu bağnazlığa fazla göz yumuyor bazen o görüşün ileri gelenleri. Ancak bunun bir alışkanlık ya da kişilik haline gelmesi, toplumu birleştirilemez parçalara ayırıyor zamanla.

Hep başa mı döneceğiz?
Nasıl oluyorsa böyle ortak noktası kalmayan, hiçbir şeyde birleşemeyen bir toplumdan, sağlıklı politikalar, sağlıklı eğitim, sağlıklı ekonomi, sağlıklı ülke gibi safiyane beklentiler talep ediliyor. Gençler ediyor, sandığa gitmeyen 13 milyon ediyor, 70 yıldır bıkmış vatandaş ediyor... Gel gör ki memleketin siyaseti, ısrarla bu keskin çatışmalar üzerine inşa edilmekten vazgeçilmiyor.

7 yıldır bayramdan bayrama, birlik beraberlik meziyetlerimizi hatırlatmaya, uzun zamandır ona olan ihtiyacımızı vurgulamaya çalışıyoruz bu köşede. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ümitlenmiştik, olmadı. Neredeyse 4 yıldır seçim havasındayız, 16 Nisan’da yapılan halkoylaması öncesi ve sonrası ürkütücü bir ayrışmanın eşiğinde hissettik kendimizi. 1950-60 arasına, 1980 öncesine mi dönecektik yeniden?

Sonunda ne oldu?
Taraflar elinden geldiğince bu ayrışmayı kaşıyor, bir yandan elin oğlu bölgemizde ülkeleri bölecek savaş senaryoları uygulamaya sokuyor ama olağan zamanlar gibi kaşımalara devam ediyoruz bir yandan. İşte en çok o elin oğlu seviniyor bu keskin ayrışmalara, çatışmalara. Tek kurşun atmadan ülkede çok mevzi ele geçirdiler biz birbirimizi yerken. Biz ümitle güzel bir ülke umarken onlar da kötü, mümkünse en küçük parçalarına ayrılmış bir Türkiye ümidiyle yanıp tutuşuyor.

İktidar partisiyle ana muhalefet partisi başkanları törenlerde birbirinin yüzüne bakmaz hale geldiğinde sokakları şiddet teslim almış, 12 Eylül 1980 ithal darbesiyle iktidara asker oturtulmuştu. Yaklaşık 25 yıldır belediye başkanlarının çekişmesi, hizmetsizlik ve çarpık kentleşme olarak döndü Ankara’ya. Devletin başkenti, birçok ilden geri kaldı kayıkçı kavgaları içinde.

Bu kucaklaşma lazımdı
Tuna ve Taşdelen’in kucaklaşması, bu ülkede olur olmaz her şeyde ayrışmaktan bıkanların özlediği bir andı. Tokalaşıp öpüşerek, yakınlığı pekiştirmek için kucaklaşarak selamlaşanların ülkesi burası. Dokunarak insani, gerçek iletişim kuranların. O an lazımdı bize.

Doğruya doğru, eğriye eğri demeyi siyasette de uygulamalı, bir ülkenin ya da kentin ortak çıkarları ile siyasi görüşlerini ayırmayı öğrenmeliyiz artık. İktidar bildiğini okuma, muhalefet de her şeye karşı çıkmak demek değil siyasette. Ortak çıkarlar için ortaya gelmesini becerebilmeliyiz.

Yaklaşacağız
28 Ekim 2016’da, dünyanın içinde bulunduğu durumdan ülke olarak çıkabilmek için “..Herkes, durduğu yerden, kaç adım gerekiyorsa diğerine yaklaşacak. Ortak çıkarlarımızdır söz konusu olan..” demiş, sonrasında da yinelemek zorunda kalmıştık aynı ortam tekrar tekrar oluşunca. Yok herkes olduğu yerde durup, diğerinin gelmesini bekleyecekse şikayet etmeyeceğiz; her gün aynı Türkiye ve şehre uyanmaya devam edeceğiz. O yüzden önemliydi; bizi, o kucaklaşmalardı kurtaracak.

17 Aralık 2016 Cumartesi

DAHA NE KADAR AYRIŞACAĞIZ?



16.12.2016 Milliyet - Ankara Gazetesi


Birbirimize düşüp, kırana kadar mı? Her konuda ayrışır mı bir millet, hep kendi tarafı haklı olabilir mi bir görüşün? Hele ki 15 Temmuz’da kıyısından döndüğümüz uçurumdan sonra hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden ayrışmaya devam edebilir mi? İçeride dışarıda kaç cephede saldırıları karşılamak zorundayken bir ülke, nasıl bir kayıtsızlık, nasıl bir düşünce tembelliğidir bu? Birlik olmaktan başka ikinci bir seçeneğimiz yokken şu anda, bu kadar gönüllü ayrışma yarışımız akılları istop ettiriyor.

“İç savaşın eşiğinde”
Bakın Amerika’nın Eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, Partilerüstü Siyaset Merkezi’nin bir hafta önce Vaşington’da düzenlediği ‘Türk-Amerikan İlişkilerinin Geleceği, İşbirliği Veya Hayal Kırıklığı’ başlıklı panelinde ne dedi; “Türkiye bir iç savaşın eşiğinde” dedi. Böyle geçmiş 60 yılından ders almayan, ayrışma heveslisi, hizip müptelası milleti bulmuş demez mi?

Uzmanlık alanı olduğu için iyi biliyor bu konuları, aynı zamanda paneli düzenleyenin de katılanların da dünyayı bir ateş topuna çevirmek isteyenlerin de Avrupa’nın da gelişmişlerin de altımızı oymakla meşgul komşularımızın da bir anlamda temennisini seslendirmiş Edelman.

Aklı başımıza alalım
Bunlar bize sataşıp duruyor, içimize kirli ellerini sokmaktan bir türlü kendilerini alamıyor ama bizim vallahi düşmana ihtiyacımız yok; kendin pişir kendi ye kültürümüzün bir yansıması olmalı, onu da aramızda halledebiliyoruz çok şükür. Yani düşmanlı düşmansız rahat batıyor bize, ihtiyaç husulünde paslanmış ta olsa kendimiz kuruyoruz hizip tezgahlarını.

Siyaset ayrışması, denetim amaçlıdır ancak ülkenin, milletin çıkarı, kaderi söz konusuysa birlik olunur. Bir milletin bir tarihi, bir hedefe yönlendirilmiş eğitim sistemi, bir ekonomik hedefi, bir dış politikası, bir demokrasisi, bir bağımsızlığı, bir devleti olur, farklı görüşler, o ortak hedefe ulaşmak için çatışır. Bizdeyse herkes tuttuğu yerinden fili tarif eder, bir de ısrar eder. Ayrışma, bölünme, dağılma pahasına... Çanakkale, Kurtuluş Savaşı gibi büyük savaşlara kadar aklımız başımıza gelmez.

Kuyruğu kovalıyoruz
Yine öyle bir zamanı mı zorluyoruz da Edelman kehanette bulunuyor acaba? Şehirlerimizin ortasında bombalar patlıyor, patlatanla patlattırandan çok birbirimize düşüyoruz dakikalar içinde,
Terörün yuvasına gidiliyor, “Terör niye bitirilemiyor?” diyen, “Niye gittik?” demeye başlıyor,
Adamlar devleti yıkmaya darbe yapıyor, engelleyip içeri alınca mağdur edebiyatı başlıyor,
Dış politika tek ses olmayı gerektirir, birbirinden uzak düşüncelerde geziniyor mikrofonu bulan,
20 yıldır malından, mülkünden, canından edilen Türkmenler ile 2 yıldır bombardıman altındaki Halepliler’in soykırıma dönüşen katliamında fikir birliği edemiyoruz,
Herkes kendi fikrini demokrasi ve demokratik zannediyor, fikir gelişmeyince kendi kuyruğunu kovalayıp yine kendiyle baş başa kalıyor.
Edelman’ın rüyası için ne kadar uygun bir ortam değil mi?

Elin adamı avucunu sıvazlıyor
29 Ekim öncesiydi, 28 Ekim’de, ‘Bu YürüyüşBeraber Yapılır’ başlıklı köşemizde, “Herkes, durduğu yerden, kaç adım gerekiyorsa diğerine yaklaşacak. Ortak çıkarlarımızdır söz konusu olan” demiştik. Gelişmiş ülkeler seviyesidir hedef.

Ancak 15 Temmuz’u idrak eden ve edemeyenler, hala bir karpuz gibi ikiye yarılmış durumda. Herkes kendi yarısından oluşturmaya çalışıyor ama bu kadar keskinleşen ayrışmadan, gelişmiş bir bütün yaratılabilir mi?

12 Eylül 1980 öncesi gibi ayrışmanın sınırlarını zorluyoruz. Ortak noktalarımız ve çıkarımız belli, olduğumuz yerde durarak geldiğimiz nokta da. Ortada buluşmak için adım atmak zorundayız, herkes kendine düşen adımı atmak zorunda. Elin adamı, ‘iç savaş’ diye avuçlarını sıvazlıyor yoksa.