atatürk orman çiftliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatürk orman çiftliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2018 Perşembe

Ankara Nasıl Şehirleşiyor (5)


Yayın tarihi:15.02.2017  

Milliyet - Ankara Gazetesi




“HALKI, ŞEHİRDEN ÜRKER HALE GETİRİYORUZ”

Bağ ve bostan kuşaklarını tamamen kaybetmiş bir şehir Ankara. Peyzaj Mimarı Prof. Dr. Yalçın Memlük, şehrin kıyaslanamayacak yeşil kaybını ve bu kaybın sonuçlarını değerlendirdi.




2 bin 700 yıl önce bile bir tarım zengini, bağlar, bostanlar şehri bozkır dediğimiz Ankara. Cumhuriyet’le beraber kurulmak istenen yeşil şehir, rant canavarının pençelerinden kurtulamıyor. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü emekli öğretim görevlisi Prof. Dr. Yalçın Memlük hocamız, dünden bugüne kent peyzajının dönüşümü derken sanki gerileyişini anlattı. Kişi başı yeşil alan, bakın kaç metrekarelere düşmüş içinde yaşadığımız başkentte.

Ali İnandım- Yalçın hocam, Cumhuriyet öncesi nasıl bir yeşil dokusu var Ankara’nın?
Yalçın Memlük- Cumhuriyet öncesi Ankara’nın doğasıyla ilgili bilgi az ama yaklaşık 2 bin 700 yıl öncesinden Frigler döneminden bu yana bildiğimiz zenginliği sağlayan bir tarım kuşağı Ankara. Tarım ürünlerini işleyen, sanayiye dayalı tarım merkezi. Üzüm bağlarıyla kaplı. Frig Kralı Midas’ın mezarında anfora var. Anforayla ya şarap ya da üzümün yan ürünleri taşınıyor. 
Kavaklıdere üzüm bağları
Bağlar kuşağı var; Çubuk, Ayaş, Beypazarı, Polatlı’ya kadar uzun bir dış kuşak. Esat, Ayrancı, Kavaklıdere, Çankaya, Keçiören, Etlik, iç bağ kuşağıdır. Ankara, şarapları dünyaca ünlü Fransa’daki Provence, İtalya’daki Toscana gibi bağlar kuşağı olan bir şehirdir. Toprak, su, havanın en uygun olduğu yer burası ki büyük yerleşim tarih boyunca buraya kurulmuştur. Hatip Çayı, İncesu, Çubuk Çayı arasındadır, bunlar birleşir, Ankara Çayı’nı oluşturur. Bostanlar kuşağı var bir de Ankara’nın. Mesela Kayaş’tan Hatip Çayı boyunca Bentderesi’ne kadar ve şimdi Yeni Sanayi’nin yerindeki Kazıkiçi Bostanları ile Macunköy tarafları bu kuşağın içindedir. İki bağ kuşağı arası bostanlıktır, bu bir yaşam biçimidir. Osmanlı’nın meydanları bostanlardır çünkü geniş alanlardır ve bostancı malını orada satar, insanlar oraya gelir, orada sohbetler edilir, pazarlıklar yapılır. Şimdi Paris’te başladı örneğin; park içine bostan yapıyorlar. Gerçeğini bozup, bu tür yöntemlere yöneliyoruz.


- Şehir içinde park, bahçe var mı insanların zaman geçirdiği?
- Kentsel yeşil yok, kent yok çünkü. Osmanlı’da batılılaşma hareketleri yüzeysel alınır genelde. Dışarıda görür, aynısını kopyalamaya çalışır, bir plana dayanmaz. Ankara’da kent içinde yeşil alan ya da park, ilk Millet Bahçesi’yle görülüyor. Şimdiki 100.Yıl Çarşısı’nın olduğu yerden Ankara Palas’a kadar olan alan Millet Bahçesi. Cumhuriyet’e kadar olan zamanda tek kentsel yeşil alan, tek sosyal alan burası. İçine tiyatro binası da yapılmıştır ki sonra bir bahaneyle yakılmıştır.
Millet Bahçesi


Daha sonra 1932’de uygulanan Hermann Jansen’in Atatürk’e önerdiği plan, yeşil ağırlıklıdır. O planın uygulanmasıyla kişi başına düşen yeşil alan 28 metrekare olmuştur. Türkiye’de hiçbir yerde hiçbir zaman böyle bir seviyeye ulaşılamamıştır. Maalesef eksilerek geldi bugüne.

“Medeniyet savaşını düşünmüştür”

- İlk adımı nerede atılmış kentsel yeşilin?

- Yıl 1924... Atatürk Orman Çiftliği’nin (AOÇ) kuruluşuna karar veriliyor.Atatürk Orman Çiftliği’nin olduğu yer incelenince “Bu öyle bir teşebbüstür ki elverişsiz toprak ve iklim koşulları altında burada ya sabır tükenir yahut ta para” deniyor raporda (Tarım Bakanlığı uzmanlarından Schmit’in raporu). 1925 yılında Çubuk Barajı’nın temelleri atılmıştı. Baraj, suyu kontrol eder. Kontrol edersen suyu yararlı kullanmak mümkün olur. Atatürk Orman Çiftliği arazisi, Çubuk Çayı’nın selleriyle bataklık olmuş bir arazidir. Ankara’nın alüvyon arazisini oluşturur. Bu arazinin seçimiyle Ankara’nın en önemli tarım arazisi tespit edilmiştir. Barajın da yapıldığı yer, gelişigüzel seçilmemiştir yani. Aslında Polatlı’ya kadar kademeli bir çiftlikler dizisiyle bu kuşağı uzatmayı planlamıştı Atatürk. Sakarya Savaşı’na giderken savaşı değil sonrasını, medeniyet savaşını düşünmüştür. Bu açıdan düşünmek lazım; en zor yıllarda ilk gerçekleştirdiği projedir Atatürk Orman Çiftliği. Sadece tarımı göstermek için değil, asıl toplumu sosyalleştirme amacıyla yapılmıştır. Bir çiftlikte bira parkı, yüzme havuzu, piknik alanları olmaz. Avustralya’da ünlü bir bira markası Atatürk Orman Çiftliği’nden arpa talep edip, talep gittikçe artınca Polatlı’ya doğru arazi kiralar Çiftlik. Bundan sonra kendi de bira üretimine başlıyor. Tren seferleri konuyor Çiftliğe, havuzlarda yüzme, tramplen yarışları yapılıyor. Üstelik o havuzlar çay üzerine kurulan regülatörün fazla suyuyla doldurulur ve oradan da bahçeleri sulamaya kullanılır.

“Hipodrom ölmüş bir alan şimdi”

Yanında, bir gecede yıktığımız Hipodrom vardır. Daha iyi ne yapıldı yerine? Zeytinyağı, baklava satılıyor yok bilmem ne günleri, festivali diye. Ankara’nın yüzde 75-80’i boş alandır. Yüzde 20-25’i yapılaşmıştır. Hipodrom niye kalktı, kalktı da ne işe yaradı? Paris Hipodromu’nu yapan mimar yapmıştır Ankara Hipodromu’nu. Avrupa’nın Paris’ten sonra ikinci büyük hipodromudur. Hipodrom olarak kullanılıyor olsa da sosyal bir ortamdı orası. 10. Yıl Nutku, burada okundu. Amacından sapmış, ölmüş bir alan şimdi. Oysa Paris Hipodromu, bütün ihtişamıyla duruyor hala. Yerine bir şey de yapsanız o yeşil kuşağı bölecek, öldürmüş olacaksınız.
“Ankara Çayı gerdanlık, bu alanlar özel taşlarıdır”

- Bu kuşak, planlı bir yeşil kuşak öyle mi?
- Tabii ki... Jansen’in planında onun yanı 19 Mayıs Spor Kompleksi. Berlin Olimpiyat Kompleksi’nden daha çeşitlidir mesela. Çünkü 1942 olimpiyatları düşünülmüştür ve yapılmadan önce olimpiyat komitesi çağrılıyor projeyle ilgili görüşlerini almak için. Bir top sahası değildir orası ve hala işler vaziyette 100 yıllık bir kompleks, dünyada bulamazsınız. Devam edersek Gençlik Parkı...
Bir zamanlar Gençlik Parkı
 Şehir parkıdır ve en önemli sosyalleşme alanlarından olmuştur. Bataklıkken insanların 1 hafta önce gitmeye hazırlık yaptığı sosyal bir alana dönüştürülmüştür. Gölde gezinmek için kayıklarda kuyruk olurdu. En ünlü sanatçılar Göl Gazinosu’na gelir, parası olmayan gündüz matinesine, olan gece yemekli matineye giderdi. Çay bahçeleri, çocuk oyunları, mini tren, hepsi beraber çeşitli sosyalleşme olanakları sağlıyordu. Girişi paralı olan tek parktı ama akın akın giderdi millet. Bakımsız hale getiriyor, sonra da kurtardık diye çıkıyoruz işin içinden. Sadece park, ağaç değilmiş demek bu alanlar, o yüzden şimdi bedava olduğu halde eski hareketi yok Gençlik Parkı’nın. Yani AOÇ, Hipodrom, 19 Mayıs Kompleksi ve Gençlik Parkı yeşil kuşağı, bağlar kuşağı arasına yapılan yeni bir kuşaktı. Nerede bunlar? Hepsi Ankara Çayı kenarındadır. Ankara Çayı gerdanlıktır, bu unsurlar da gerdanlığın özel taşlarıdır. Ama biz ne yaptık? Aynı tarihte kurulan Viyana Ormanları korunarak geliştirilmiş, bugün dünya biyosfer rezervi ilan edilmiştir.
- Ne demek biyosfer rezervi?
- Yeryüzünde korunması gerekli yeşil alan demek. Yapı sokamazsınız demek. Ciddi bir plan sonucudur. Çiftlik bölgesinde, toprağın belli bir derinliğinde, bor katmanı var. Bitkiler, ağaçlar o derinliğe gelince kurumaya başlayınca bitki örtüsü değiştirilmiştir. O dönemde 1 milyon fidan dikilmiştir. 50 yıl sonra ODTÜ Ormanı’na anca 1 milyon fidan dikebildik biz. Ankara Kenti Ağaçlandırma Planı’nda (AKAP) görev almıştım, ‘4 yılda 4 Milyon Ağaç’ hedefimiz vardı. 4 yılda ancak bir buçuk milyon olabildi çünkü en büyük eksiğimiz inanan insanlardı; gönülden sahip çıkılmayınca 4 milyona ulaşamadık.
Botanik Bahçesi, Seymenler Parkı


“Bahçeyle parkı ayıramıyoruz daha”


- Başkentin yeşil omurgası neresidir?
- Ankara’nın yeşil omurgası Botanik Parkı, Seymenler Parkı, Kuğulu Park, elçiliklerin bahçeleri, Meclis Parkı, Güvenpark, Kızılay Parkı, Zafer Parkları, Kurtuluş Parkı ve Ziraat Fakültesi’dir. Bu fakülte, yanından ardından kırpıldığı halde şehrin gerçekten de ciğerleridir aslında. Oraya dokunulmamalı. AOÇ-Gençlik Parkı hattındaki omurgayı kesen diğer omurga bu hattır. Bunun dışındakiler sadece yeşilliktir. Yeşil, bir sistemdir; bu devamlılığın kesilmemesi, yok edilmemesi gerekir. Bu omurgaları geliştirip, büyütmek gerekir çünkü şehir de büyüyor ve gelişiyor. Şu an bu omurgalar dışındaki yeşil alanlar omurgaya hizmet etmiyor. Kopuk yeşiller halinde, park yapmakla bitmiyor iş. Biz, öncelikle bahçeyle parkı birbirinden ayırmayı öğrenemedik. Bahçe; özel kullanım alanıdır. Saray bahçesi, hayvanat bahçesi, botanik bahçesi gibi... Park, sosyal alandır; herkes gelir, herkese açıktır, herkes eşittir orada. Park sosyal bir oluşumdur, bahçe özel amaçlı kullanıma yöneliktir. ‘Botanik Parkı’ derken yanlış söylüyoruz, ‘botanik bahçesi’ dememiz lazım. Botanik bahçelerinde enstitüsü, herbaryum (bitki örnekleri saklama yeri) olur. Kaderine terk edilen Çubuk Barajı’nın yeri, en iyi botanik bahçelerinden biri olabilirdi mesela.

“Kutri yeşillik kalmadı”

- Bu doku ne zaman bozulmaya başladı?
- 1970-80 yıllardan itibaren bu yeşil kuşak bozulmaya başlamıştır. İçinde iki fotoroman çekilen Zafer Parkı (Zafer Çarşısı’nın yerindeki), Kızılay Parkı yok edildi. Kuğulu Park’ın bir kısmı elçiliğe verildi, arasından yol geçti. Esenpark’ın yerine belediye binası yapıldı, orası bir kaynaşma alanıydı. Altınpark’ın yerinde golf sahası vardı; elçiliklerin olduğu bir şehirde buna da ihtiyaç vardır, yer yokmuş gibi Altınpark yapıldı yerine. İlk sivil heykel, Abdi İpekçi Parkı’yla 1978’de gelmiştir Ankara’ya ve orası doğru bir parktır. Ankara, Anıttepe, Maltepe, Esentepe, Hacettepe, Topraklık Tepesi, Hıdırlıktepe, Kocatepe çevresine kuruludur. Yüksek Ziraat Enstitüsü botanikçisi Kurt Krause, ‘Ankara’nın Florası’ kitabında, “Ankara’da şehir kuracaksanız bu tepeler mutlaka ağaçlandırılmalıdır” der. Cumhuriyet, bütün bu bilimsel önerilere uymuştu ve yeşillendirmişti bu tepeleri. Jansen Planı’nda ‘kutri yeşillik’ kavramı vardır; 50-100 metrelik yeşil bandın içinde şehri boydan boya kat edebileceğiniz hat demektir. Bugün Maltepe Ortaokulu’ndan Maltepe Camisi’ne doğru çok az bir parça kaldı o plandan geriye.
Yalçın Memlük


“Ankara’ya 72 derecede gelir günışığı”

- Dikmen Vadisi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Dikmen Vadisi, amacından saptırıldı. İlk halinde böyle bir yapı yoğunluğu yoktu. Ayrıca Dikmen Deresi’nin su kapanları kapatıldı, halbuki zamanında oradan büyük bir sel gelmiştir. Aynı şey, dar bir düz alanı olan İmrahor Vadisi’ne yapılmak isteniyor şimdi. Ankara’da vadilerde yapılaşma olmamalıdır. Ankara’ya 72 derecede gelir günışığı. Kışın 32 dereceye düşer. Yani vadi tabanı don bölgesidir, orada yapılaşırsanız gideriniz artar, fazla yakıt yakarsınız, nem çok olur. Jansen Planı’nda bina aralarındaki açıklık güneşe göre hesaplanmıştır. Ön arka bahçelerle mesafe konmuştur, yollar kavislidir evler güneş görsün diye. Yaşamı, konforlu, kaliteli hale getirmiş.

“ODTÜ Ormanı ikinci mucizedir”

- Ya ODTÜ Ormanı?
- ODTÜ Ormanı, Atatürk Orman Çiftliği’nden sonra Ankara’nın ikinci mucizesidir. Az parayla herkesin, öğrencilerin emekleriyle yaratılmıştır. Bu mucizeyi göz bebeğimiz gibi korumamız lazım. Milli parkı nasıl koruyorsanız ODTÜ Ormanı da aynı sınıfa girer, koruyup kollamalıyız.
Böyle koruduk ODTÜ Ormanı'nı; 135 hektarına yol açtık


- Ne tür ağaçlar başkentin iklimini seviyor?

- Ankara’da badem, iğdeyi yere atın, kendi büyür. Cumhuriyet döneminde de yurt dışından Macaristan’dan, Avusturya’dan İtalya’dan tohumlar getirilmiş, burada iklime alıştırma ortamlarında fidanlıklar oluşturulmuştur. Badem, iğde, at kestanesi, çınar, sedir, Ankara’nın iklimine en uygun ağaçlardır.

“Asosyal bir toplum oluyoruz”

- Hocam, nedir son yeşil ve sosyal alan karnemizin durumu?
- Ankara bitkilendirilme maliyeti yüksek bir şehre döndü ama her şey tamamen de yanlış değil. Aklın yolu bir, aklın yoluna bakmak lazım. Biz yeşille kopuk olmaya layık bir millet miyiz? Başkentin ‘aktif yeşil’ dediğimiz miktarı, tarlaları, mezarlıkları falan katmazsanız yüzde 3’tür. Şu anda kişi başı ortalama 4-5 metrekareyi geçmez Ankara’nın yeşil alanı. Sosyal ya da kamusal alanları yitirdikçe asosyal bir toplum oluyoruz, halkı şehirden ürker hale getiriyoruz. Evine kapatıyoruz insanları, sonra ticaret olmuyor, etkinlik olmuyor tabii. Korunması gerekeni koruyalım bari. Benim için değil, çocuğunuz için yapacaksınız bunu.
Bentderesi Bostanları

7 Kasım 2018 Çarşamba

Ankara Nasıl Şehirleşiyor (2)

Yayın tarihi:25.01.2017  
Milliyet - Ankara Gazetesi

“BİR ŞEHİR PLANLA DA MAHVEDİLEBİLİR”

Ankara’nın Cumhuriyet döneminde yapılan ama hakkıyla uygulanamayan şehir planlarından sonrası nasıl devam etti acaba? 1950’lerden sonrasını, şehirleşme politikalarının  duayen hocası Prof.Dr. Ruşen Keleş değerlendirdi.

Roma İmparatorluğu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin yaklaşık 2 bin yıllık şehirleşme sürecini irdelemiştik geçen hafta. Ülke tarihinin kırılma dönemlerinden biri olan 1950’lere kadar getirmiştik. Yapılan ilk şehir planlarını hakkıyla uygulayamama hastalığımız, bu dönemde nasıl bir gelişme gösterdi acaba? Ankara iyileşiyor muydu, iyice arap saçına dönüşme sürecine mi giriyordu şehirleşmesi?

İmarı, çevresi, hukukuyla şehirleşme politikalarının duayen hocası Prof.Dr. Ruşen Keleş hocamıza sorduk. Hocaların hocası, 1950’lerde başlayan dönemi ve sonrasında bugüne etkisi olan süreci değerlendirdi. Röntgen filmi, pek iç açıcı değil!

Ali İnandım- Ruşen hocam, yeni devlete, güçlü lidere karşın sonrakilerde olduğu gibi Cumhuriyet’in ilk şehir planlarının uygulanamadığını görüyoruz. Neden?

Ruşen Keleş- Ankara başkent olunca nüfus çok artmış, 1980’lerde ulaşılacağı hesaplanan 300 bin nüfusa, daha 1950’lerin başında ulaşılmıştır. İktisadi faaliyetler ülke geneline dengeli dağıtılmayınca Ankara’ya yüklenilmiştir tabii. Vücut büyüyünce ceket dar gelmiş, sökükler oluşmuştur. Eskişehir, Samsun, Konya yollarına doğru genişler şehir. Bu genişleme de plan dışıdır. 1932’de yürürlüğe giren Prof.Dr. Hermann Jansen’in imar planında en önemli konu, arsa, arazi spekülasyonuna engel olacak önlemlerin alınmasıydı. Şehir plancılarının üzerinde durduğu nokta şudur; kamunun elindeki arazi ya da arsa ne kadar çok olursa şehir planlaması o kadar rahat olur. Mevcut arsa azsa planın başarılı olması zordur. Zaten Jansen, uygulamaya başlamadan, “Bir şehir planı tatbik edebilecek kadar kuvvetli bir idareniz var mıdır?” diye sormuştur Atatürk’e. Kamu, engel olamamıştır spekülasyona. Arazisini doğru kullananlar da bozmuştur.
Opera Meydanı’ndan Ulus’a doğru Atatürk Bulvarı
Sohbet ettiğimiz Atatürk Bulvarı,
yukarıdaki resimden bambaşka bir yerdi 
(Fotoğraf: Dilan Özdemir)











“Yücel-Uybadin de engel olamamış”

- 1950’de yeni bir kırılma dönemi yaşıyoruz.

- 1950’li yıllar, 1960’a kadar, ekonomi ve siyasette liberal ekonomiye geçiş yılları. İnşaat ve konut sektörüne ağırlık verildiği bir dönemdir. İlk İstanbul’da, bazı eski ev ve sokakların yıkılışıyla göstermiştir kendini. Ankara’da ise 1957’de uygulamaya geçen Nihat Yücel-Raşit Uybadin Ankara Nazım İmar Planı’yla kat nizamında yükseltme başlamıştır. Sıhhiye’den Çankaya yönüne doğru az katlı ev ya da apartmanlar varken Atatürk Bulvarı boyunca yüksek katlı binaların yolu açıldı. Gerçi bugün Çukurambar’daki gökdelenleri görünce ona da şükreder olduk.

- Pek işe yaramamış o plan da.
- Bu plan, yerleşme alanını genişletmiştir. Kat yükseltmesine gidilmiş, Cumhuriyet’in özelliği olan az katlı bahçeli evler yıkılmaya, kamusal yeşil alanlar bozulmaya başlamıştır. Bu, plansız oldu bittilere yanıt verme amaçlıdır ancak Yücel-Uybadin Planı engel olamamış, bozulma devam etmiştir. 1959’da yapılan imar yönetmeliğindeki değişiklikle de kooperatif olarak yapılan konut alanlarındaki yapıların yerleşim planının değiştirilemeyeceği hükmü kaldırılmıştır.
“Plana inanmama göstergesidir”

- İşlemeyecek planı niye yaptırıyoruz?
- Mesela Ankara’nın bir sanayi bölgesi yoktur planlarda. Sanayi şehri olsun olmasın planda olmalıdır sanayi bölgeleri. Ankara Sanayi Odası, Macunköy için 1960’larda bir öneride bulunmuştur ama Prof. Kemal Ahmet Aruğ ve Prof. Fehmi Yavuz’un hazırladığı raporlarda olumsuz olarak değerlendirilmiştir bu öneri. Bu, yapılan plana inanmama göstergesidir. Bir başkent planlanırken sanayi bölgesi planlanmaz mı? 1960’ların sonunda çıkarılan Kat Mülkiyeti Yasası, kontrolsüz apartmanlaşmanın hukuki kılıfını hazırlamıştır. 1950’den beri okulum olan Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin bulunduğu Cebeci’de 2 katlı evlerden yüksele yüksele bugünkü hale geldi semt. Yani fiili duruma yasayı uydurduk, oysa tersi olmalıydı.
Ruşen Keleş


“Kent kimliğine saygı gösterilmedi”

- 1973 yılında Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu’nun, göç ve gecekondulaşmayı kontrol etmek ve yönlendirmek için hazırladığı Ankara Nazım Planı’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Nüfus ve alan olarak değerlendirme dışında, ‘kentin kimliği’ olarak kabul edilecek değerlerine saygı gösterilmemiştir ve saygısızlık bugüne kadar devam etti.
- ‘Kent kimliğine’ örnek olarak neleri gösterebiliriz?
- Örneğin Kaleiçi ve çevresi kentin yapı denecek öğelerindendir. Jansen, “Ankara Kalesi, şehrin her yanından görülebilmelidir” demiş, yapılaşmanın bunu da gözeterek oluşmasını öngörmüştür. Mesela bağ evleri; Dikmen’de, Keçiören’de, Ayrancı’da güzelim bağ evlerine sahip çıkılmadı. En son Hipodrom, Ziraat Fakültesi Yerleşkesi, Atatürk Orman Çiftliği’ne (AOÇ) sahip çıkılamamıştır. Aynı şekilde çiftlik gibi içindeki yapılara da sahip çıkılamadı. Cumhuriyet’in eserlerine sahip çıkılmamıştır. Ya da mesela Söğütözü; Ankara’nın nefes alma alanıydı, AVM, otobüs garajı ve anlam veremediğimiz yükseklikte yapılan gökdelenlerle dolduruldu. Bunlara bir de anlamını bilmediğimiz yabancı isimler veriliyor. Siyasal iktidarlara suç atılır ama askeri darbe dönemlerinde de çok yanlışlar yapılmıştır; Devlet Mezarlığı’nda olduğu gibi. Asker yapınca sakınca olmuyor.

Kızılay Rant Tesisleri!

Örneğin Kızılay binası vardı Kızılay’a adını veren. O binada toplantılara katılmıştım. Ne yazık ki rant değerini dikkate alarak Ankara Belediyesi’nden imar değişikliği yapılmasını istedi Kızılay ve hiç unutmam; Kızılay Parkı’nın içine ‘Kızılay Rant Tesisleri’ diye pankart asmıştı Kızılay. Mimar ve şehir plancı Prof. Dr. Gönül Tankut bu uygulama için dava açmış, Danıştay 6. Dairesi, uzun süre hocanın dava açma ehliyeti var mı yok mu diye incelemişti. Dava engelleyemedi, sonunda imar değişikliği kabul edildi. Bugün de aynı hastalığımız devam ediyor yargının kente bakışı açısından ama yine de yavaş yavaş bilinç düzeyinde bir gelişme var diyebiliriz.
Kızılay böyle planlanmıştı..
Bugün bu halde!..

“Rant, hak edilmemiş gelir demektir”

- Cumhuriyet’ten sonraki keskin dönüşüm 1950’ler midir?
- 1950’lerden sonraki gelişmelere tam bir dönüşüm diyemeyiz, asıl dönüşüm 1980’den sonra küreselleşme, liberalleşmeyle başladı. Sadece kentin fonksiyonları değil, insan yaşamını da bütün yönleriyle etkileyen bir dönüşüm olmuştur 1980’den sonra. Her adımda rant söz konusu edilir hale gelmiştir. Örneğin Dikmen Vadisi ve Portakal Çiçeği projelerinde gecekonducularla kamu, kamu rantını paylaşma konusunda oturup pazarlık etmiştir. O zaman sadece konut ihtiyacı varken bugün kentsel dönüşümle rant paylaşımı haline gelmiştir. 2011’de ‘kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı’ ilan edilen Atatürk Orman Çiftliği’ne (AOÇ) bilirkişi, “AOÇ, ne çiftlik ne de ormandır” biçiminde akıl vererek yapılaşmanın yolu açılmıştır. Kanuni olmak, meşru olmak anlamına gelmez her zaman. Anayasa’nın 35. Maddesi, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması, toplum yararına aykırı olamaz” der. ‘Ölüme bağlı tasarruf’ olarak tanımlanan vasiyet, Atatürk’ün vasiyeti çiğnenmiştir AOÇ’ta. Uluslararası hukuk ta çiğnenmiştir yani. Atatürk’e büyük bir saygısızlık olduğu gibi, kent kimliğinin çok önemli bir parçası tahrip edilmiştir Çiftlik’te. Rant, kazanılmamış, hak edilmemiş gelir demektir. Kentsel dönüşüm, konut ihtiyacından çok ekonominin itici gücü olarak kullanılmakta ve yapay olarak pompalanmaktadır.
Hermann Jansen’in AOÇ Planı, çoğunlukla uygulanmıştı

“Millete bir şey kalmayacak”

- Kamu yararı-rant dengesini kuramıyor muyuz bir türlü?
- 2011 yılına gelinmiş ama hala gecekondulaşma hakimiyetini kırma, ‘kentsel dönüşüm’ adı altında düzenli kentleşme çabaları devam ediyorsa kuramamışız demektir. Bakın 2000’li yılların başında ASO Medya Dergisi’nde bir bakanın sözlerini okumuştum; “Türkiye’de en büyük toprak ağası devletin kendisidir. Hazine, elindeki toprakları satıp hazineye kazandırmalıdır ki ekonomi ayakta kalsın” diyordu. Yani şehir plancılığı açısından önemli olan ‘arazi bolluğu’ konusunun tersine gidiyor bu düşünce. 2007 yılında bütçe sunuş konuşmasında Orman ve Çevre Bakanı, “Ormancılık politikamızın hedefi, devlet ormancılığından millet ormancılığına geçmektir” dedi, doğal değerlerin korunması açısından titizlenmemiz gerekirken. En son Başbakan geçen gittiği Rusya’da, “Korumacılık, gelişmenin önündeki en büyük engeldir” dedi. Bu biçimde kamu arazilerini dağıtmaya devam edersek millete bir şey kalmayacak o zaman.
Sıhhiye'nin bu halinden eser kalmadı

“Ankara, planla bu hale getirilmiştir”

- Şehir planlarıyla sorun çözemiyorsak niye yapılıyor?
- “Ankara’ya imar planları yapılır, bu planlara uyulursa iyi olur” yaklaşımı vardır ama plan, araç mıdır, amaç mıdır? Bir şehir, planla da mahvedilebilir; Ankara, planla bu hale getirilmiştir. “En kötü plan, plansızlıktan iyidir” görüşü doğru değildir. Yanlışlık, demek planla da yapılabiliyormuş. Üstelik belediye meclislerinde alınacak kararların, başkaları tarafından alınabildiğini de görüyoruz.