belediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2017 Çarşamba

BÜTÜNŞEHİR HALA BİR BİLMECE



03.10.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Çok ciddi gelir kaybından, burnunun dibindeki sorunlara müdahale edememekten yakınıyordu ilçe belediyeleri. Büyükşehir Yasası, Bütünşehir Yasası derken belediye başkanları da dahil pek kimsenin çözemediği bir bilmeceye dönmüştü yasa. Yetki karmaşası, bazı görev tanımlarının yoruma açık olması, yerelin yakınından uzaklaşmak, halka yeni maliyetler yüklenmesi gibi içten süren bir tartışmaya meydan veriyordu. Sorunca karşılık olacak yanıttan çok yorumlanıyordu sorunuz. “İyi mi oldu kötü mü?” sorusu ortada kalıyordu.

Açığı çok yasanın
27 Eylül’de Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’nin “..ufak tefek de şikayetler alıyoruz..” dediğinden çok fazlaydı aslında şikayetler. 2012 Aralığı’nda çıkan Büyükşehir Yasası, 13 ilin eklenmesiyle 30’a çıkan büyükşehirde, 2014 yılında uygulanmaya başlamıştı. Belde belediyeleri kapatılmıştı. Büyükşehir belediyeleri avucunu sıvazlamış ama ilçe belediyeleri, köyler ve halk, şaşkınlıktan itiraza doğru meyillenmişti. Açıkları çoktu yasanın ve yeni maliyetler getirmişti taşraya.

Yine aynı gün Bakan Özhaseki, “..Bunların giderileceği bir yasa hazırlıyoruz.. Orada uzun uzadıya tartışacağız bu konuyu ve geliştireceğiz. Bütün şehirler hazır olmayabilir. Etap etap geçmekte fayda var.. Kriterler çalışılıyor, yasa üzerinde görüşmeler yapıyoruz, hazırlıyoruz..” demişti.

Yerel için çok sorunlu
Yasa içeriğinin berrak olmadığını, uygulamada sorunlar olduğunu Bakan’ın bu sözlerinden de anlamak mümkün. Konu üzerinde çok çeşitli alandan uzmanlar görüş bildirdi, makaleler, köşe yazıları yazdı. İlçeler ve köylere ziyaretlerimiz sırasında gördüklerimiz, duyduklarımızı biliyoruz, önce Büyükşehir, sonra Bütünşehir Yasası olarak anmaya başladığımız yasa, şu anda yerel için çok sorunlu.

Yasa hakkındaki fikirlerini sorunca bir bilmece sormuşçasına durup düşünüyor, yorumlamaktan çok derhal kayıplar ve maliyetlerden bahsetmeye başlıyorlar.

Beklentinin tersi olabilir
Bu yasanın yapılış amacıyla ilgili oyları yönlendirmek, eyaletleşme adımı, muhalefet parti belediyelerine çelme gibi yorumlar yanında yerelde çok başlı yönetimin yarattığı sorunlara ve ağırlaştıran bürokrasiye çare arandığı da söylendi. Bürokrasi bizim kurdumuz zaten, içeriden oyuyor memleketi. Ancak bu yasanın berraklaşmaması ve zaman olarak ötelenmesi, tam da onların işine geliyor maalesef. Topu, birbirine atıyorlar.

81 ilin 30’u büyükşehir oldu, 30’u da yolda. Bu 30 büyükşehirde vatandaşın, bizim gözlemlediğimiz Ankara’yla aynı sorunları yaşadığını dinliyor ve okuyoruz. Kimsenin bu belirsizliğe ve beklemeye tahammülü yok. Yani efendim bu Bütünşehir Yasası, eğer yereli dinlemeden düzeltilmeye çalışılırsa beklentilerin tam aksi sonuçları kabullenmeye de hazır olmak lazım. Türkiye’nin telafi edemeyeceği bir zaman ve kaynak kaybı da yanında hediyesi olacak.

17 Haziran 2017 Cumartesi

BÜYÜKLÜĞÜNE YAKIŞMAYAN BAŞKENT



17.06.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Bizim de hep demeye çalıştığımızdı:”Ankara, coğrafi ya da nüfustan önce niteliğiyle bilinciyle büyüktür. Canıyla malıyla karışmıştır devletin hamuruna. Ona yapılan bütün haksızlıklar, bütün yanlışlar, Ankaralı kadar devlete ve millete yapılmıştır.

13 Haziran’da Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Altındağ’da verilen iftarda, Ankara İl Teşkilatı’na sesleniyordu: “Ankaralı olmak, Ankara'da görev yapmak, yaşamak, bir bakıma ülkenin yükünü sırtlanmak demektir. Ankara'da yaşamak, ülkeyle birlikte, bölgedeki ve dünyadaki tüm mazlumların, mağdurların sorumluluğunu yüklenmek demektir. Çünkü Ankara, Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentidir. Bu şehir tabiatı ve tarihiyle görkemli olmayabilir ama sahip olduğu misyonla gerçekten büyüktür hem de çok büyüktür” diyor, ekliyordu,” Anadolu'nun ortasından yükselen umut ve cesaret ışığının dalgaları, önce 81 vilayetiyle ülkemize, ardından bölgemize, en nihayet dünyanın tamamına ulaşmaktadır.
Cezalandırıldı adeta
Bu ışık, 98 yıl önce Anadolu’nun ortasından, yine Ankara’dan doğmuştu. Ankaralılar’ın ‘Kızılca Günü’nde parlayan ışık, sonrasında tüm ülkeye yayılmıştı dalgalar halinde. Mustafa Kemal ve arkadaşları daha gelmeden yeni devletini sahiplenmiş, kucak açmıştı Ankaralılar. Ülkenin yükünü sırtlandı, canıyla malıyla yeni devletin de başkentliğin de bedelini fazlasıyla ödediler. Yaklaşık 2 yıl sonra 27 Aralık 2019’da, 100’üncü yılını kutlayacağız o Kızılca Gün’ün.

İyi ve iyilikten başkasını hak etmeyen Ankara, siyasetten de yatırımlardan da şehirleşmeden de hak ettiğini alamadı. Türkiye’nin en gecekondulaşmış, tüketime terk edilen, vekillerinin sahip çıkmadığı bir şehir olarak cezalandırıldı adeta. Nitelikli insan gücü göçe zorlandı, ihtiyacı olan yatırımlar hak etmeyen şehirlere yönlendirildi.

Koca kafa İstanbul’a rağmen
Bu arada entrikanın başkenti İstanbul zenginleştirildi, parlatıldı, kontrolsüz büyümesiyle gövdenin taşıyamayacağı bir koca kafa olarak büyütüldü anlamsızca. Ülkenin emeğini, nüfusunu, gelirini emen koca kafa, ülke ekonomisini tehdit eder boyutlara ulaştı. Sağlıksız şişmanlamasıyla aynada sadece kendini görüyor, kendini Türkiye sanıyordu. Işık yine Ankara’dan parlıyordu ama!..

Sayısal değil büyüklüğü
Başka şeyler de söyledi Cumhurbaşkanı Erdoğan:
“..AK Partili olmak, gurur abidesi olmak değildir. İktidar gücünü gururlanma sürecine katkıda bulunsun diye kullanmamalıyız..
..Belediyelerde hizmet gerektir ama yeterli değildir. Yeterli olan nedir? Yeterli olan gönüllere girmektir. Eğer gönülleri alamıyorsak kaybederiz” diyordu.

Gönüllere giremeyen siyasetçileri, yöneticileri, bürokratlarına karşın ışık, yine Ankara’dan parlıyordu ama. Çünkü Ankara’nın büyüklüğü, sayısal değil nitelikseldir. O ışığı aydınlatacak basiret ve kudreti, ruhunda barındırır. Hak ettiğini alamamak, bu büyüklüğü idrak edip vermeyen ve veremeyenlerin sığlıyla ilgilidir.

26 Nisan 2017 Çarşamba

ŞEHRİNİ YÖNETEMEYEN ŞEHİRLİLER



25.04.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi


Eskiden 300’müş, bugünkü ölçeklere göre 300 bini aşmaması gerekir deniyor şehirlinin kendi şehri üzerinde söz sahibi olabilmesi için. Şehrin yönetimine katılması, yönetimi denetlemesi için gereken en fazla nüfus oranı buymuş. Bu ölçü aşılınca demokrasi bitiyormuş.

Artık bir yönetici seçiyorsunuz ki büyük ihtimal kendisini yakinen hiç tanımıyorsunuz, yine onun tanımadığınız profesyonel yöneticileriyle sizi ilgilendiren birçok karardan haberiniz bile olmadan yönetiliyorsunuz. Diyelim 100 bin kişilik bir şehirde bile belediye başkanı pek çok kişiyle tanışıp selamlaşırken nüfus 300 bini geçince selamlaşmak bir yana hemşehrilik bağları kopmaya başlıyor.

Tüketici demokrasisi
Hemşehrilik bağları kopanın yurttaşlık bilinci zayıflıyor, yönetimini yönlendiremediğiniz şehirde, şehre de yönetimine de demokrasiye de yabancılaşıyoruz. Şehir idaresinin müşterisi oluyor, çalışan, tüketen, vergisini veren birer tüketiciye dönüşüyoruz. Hizmet vermekle yükümlü bir kamu kurumu olan belediye hizmeti satıyor, biz de vergimizin karşılığı olması gereken hizmeti alıyoruz ürün gibi. ‘Tüketici demokrasisi’ oluşuyor.
İşi şehirlinin yaşamını kolaylaştırmak olan kurum ya da kurumlarla şehirlinin bağı, yol-su-elektrik-ulaşım gibi temel ihtiyaçlarının karşılanmasında dahi müşteri-şirket ilişkisine indirgeniyor. Üstüne toplumsal ihtiyaç ve taleplerle örtüşmeyen bir şehirleşme ile biçimleniyorsa şehir, yurttaşlık, hemşehrilik kavramlarıyla beraber şehre olan aidiyet bağı da zayıflıyor.

Devletin geleceğiyle de ilgili
Yöneticinin kişiliğine, ekibinin duyarlılığına terk ediliyor şehirlinin kaderi. Güzel şehirler oluşturabilen yöneticiler olsa da ülkede, ülke çapında istisna kalmaktan kurtulamıyorlar, insan doğasına aykırı vahşi şehirleşmenin kollarına terk ediliyoruz günden güne. Rant ve yanlış kentsel dönüşüm makasına alınan şehirli, şehrinde şehrine yabancılaşıyor. Oysa görülüyor ki yurttaşlık bağlarıyla değerlendirilince şehirleşme, devletin geleceğiyle de ne kadar yakın ilişkiliymiş.

Kargaşa içindeki bir şehri yönetmek, düzenli bir şehri yönetmekten her zaman daha kolaydır” der işi bilen şehir yöneticileri. 1939’da sonlandırılan Hermann Jansen’in Ankara Şehir Planı’ndan sonra dikiş tutmuyor başkent. Aksine şehirciliğin temel kuralları bir bir çiğnenerek kirli bir yağ lekesi gibi yayılıyor ülkenin başşehri olduğu halde.

Bu yüzden mi sahipsiz?
Bu yüzden midir acaba Ankara’nın sahipsizliği? Kentiyle yurttaşlık, hemşehrilik bağları koparıldığı, sakinlerinin yönetiminde sözü geçmediği, demokrasisi olmadığı için mi yalnız ve çaresiz bir şehirdir vahşi müdahaleler, dönüşümlere karşı?

Nüfusu 9 milyondan başlayan şehirlere ‘megakent’ deniyor. Daha 5 buçuk milyonu bulmamışken insan doğasına aykırı böyle hoyratça hırpalanan bir şehir, Japonya’nın başkenti 35 milyonluk Tokyo’nun nüfusuna yaklaştığında neye benzeyecek? Cehenneme mi?

Dünyanın her modası doğru diye bir şey yok, iyilerini, doğrularını alırsınız. Her ülke kendi geleceğinden, çocuklarından sorumlu. İyi şehirler bırakmazsanız çocuklarınıza, sağlam bir millet ve devlet de bırakamıyormuşsunuz geleceğe demek. Şehirlinin şehirde söz sahibi olması, hiç de öyle romantik bir kavram değilmiş ya meğer!

14 Kasım 2015 Cumartesi

POLEMİK DEĞİL ÖNDERLİK LAZIM



13.11.2015 Milliyet-Ankara Gazetesi


Polemik, söz dalaşı demek. Siyasetin besin kaynaklarındandır. O görüşçülerle bu görüşçülerin, kendi saflarını sıklaştırma taktiğidir. Arada kalanlar da tercih etmeye zorlanır böylece. Siyasetin tuzu biberidir söz dalaşı ama tamamen siyaseti onun üzerine kurma çağını da çoktan geride bırakmıştır gelişmiş toplumlar.



Bizim de en geç 25 yıl önce bitirmiş olmamız gerekiyordu bu siyaset tarzını. Çünkü şehirlere biriken geniş kitlelerin karnı sabun köpükleriyle doymuyor, günlük hayat, uzaya dağılan karşılıksız seslerle düzenlenemiyor. Aslolan icraat, eylem, etkinliktir.



24 saat ilişkideyiz

Kapımızdan çıkmadan evimizdeyken bile muhtabımız olan ilk siyasi ve idari kurum, belediyelerdir. Vermekle yükümlü olduğu temel hizmetlerden dolayı, 24 saat sürer ilişkimiz. Şimdi özel şirketlere devrediliyor ama elektrik, su, altyapı, ulaşım gibi temel hizmetler, aslen belediyelerin görevidir. Özel şirketlere devrederek sorumluluğu atamazsınız üzerinizden, belediyenin varoluş gerekçesi bu hizmetlerdir çünkü; hizmetin doğru verildiğini denetleyeceksiniz o zaman. Değilse o kurum, işlevini kaybetmiş demektir, kapatacak, milletin sırtındaki yükü hafifleteceksiniz.



2 yıl önce 2013 Ağutosu’nda belediyelerin gelişme göstergelerini değerlendirdiğimiz yazımızda şöyle demiştik: “İnsan yaşamak için vardır, devlet, insanları bir düzen içinde yaşatmak için. İyi yaşatırsanız, insanlar da daha iyisi için çabalar. Daha iyisi için çalışmak, evrimini sürdürmek demektir. Temel sorunlarını çözmemiş bir kentte yaşamak, bir yandan da evrimleşmek için bekliyorsunuz demektir.” Ve tabii ki insan rahat ettiği yeri sever, sevdiği yere de sahip çıkar.



Sahiplenmeme hastalığı

Başkent Ankara’da grip gibi yayılan ve Meclis’ten sokağa her yana bulaşan bu ‘sahiplenmeme’ hastalığı, büyük ihtimalle kent olma koşullarının, rahatsız edici eksikliğinden kaynaklanıyor. Rahat etmediği kente, sahip çıkma isteği duymuyor sakinleri. Ucunu bıraktıkça bir ucubeye dönüşmesi de hızlanıyor haliyle.



1950’lerden itibaren başlayan bozulma, 1980’lerden sonra mimari tabirle ‘yağ lekesi’ne çeviriyor başkenti. Gelişigüzel, düzensiz büyüme için kullanılan bir tabirdir. Aynı zamanda plansızlığı ifade eder. Oysa şehirleşmenin temeli, binlerce yıl önce de olduğu gibi ‘plan’dır. Plan, devletin de idari yeteneği, düzen kabiliyeti ve dahi gücünü sergileme ortamıdır. İyi yapılanmış bir şehir, niteliğinin vitrinidir.



‘Etkin icraat’

Gelişigüzel, plansız kentinse umursamaz siyasetçileri ve sakinleri oluyormuş böyle. Yukarıdan aşağıya, herşeyi ‘yağ lekesi’ gibi. Bir de bu kent, öncülüğüyle değil söz dalaşlarıyla gündeme geliyorsa eğer, mum dik seyreyle alemi. Küflenmiş taktik, bizi sadece geciktirmekten başka işe yaramıyor. Ki Ankara, çok uzun zamandır bu taktiğin mağdurudur.


Gelişmiş ya da gelişmeyi talep eden toplumlarda, yeni model yönetim biçimini, iki sözcükle özetleyebiliriz; ‘etkin icraat’. Birçok belediyemizin başkanları, bu modele uygun idareciliği uygulama mücadelesi veriyor ve uygulayabildiği kadarıyla da başarılı oluyor. Seçimlerden sonra idaresini siyasi görüşlerden arındırmayı becerenlerse şehrini, halkıyla beraber gelişme rayına oturtuyor. İşte Ankara’dan öte, tüm ülkenin ihtiyacı olan yeni model budur; söz dalaşıyla değil, icracı önderlikle idare.