dikmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dikmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2017 Salı

YENİ 27 ARALIKLAR’DA



26.12.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Geçen yılın sıfırın altında 8-10 dereceli ayazını anımsayanlar halden anlayabilir. Başkentin eski ayazlarını bilenler, çok daha iyi hisseder o günü. Ankara, çelikten soğuk o günde, tarihinin en sıcak karşılamasını yapıyordu.

27 Aralık 1919.. Mustafa Kemal ve arkadaşları Ankara’ya ayak basıyor. 3’ü 10 geçe Kızılyokuş’tan (Dikmen sırtları) iniyorlar. Bu notları düşen Heyet-i Temsiliye üyesi Mazhar Müfit, devamını anlatıyor: “..Hava güneşli idi fakat kuru bir soğuk, şiddetle ortalığı donduruyordu. Mus­tafa Kemal Paşa, orada dizilmiş olan kız talebelerin üşüdüklerini düşünerek, çocukların gitmelerini Vali Yahya Galip Bey’e söyledi..

Huzurun sesidir davul
Yahya Galip Bey o kadarla kalmıyor, “Yal­nız çocuklar değil, biz de donduk” diyerek kendinden sonra konuşan hariciye memurlarından Fahrettin Bey’e, “Bey birader, biraz kısa kes, titriyoruz” diyerek kestiriyor nutkunu. Nutuk değil, hareket lazım artık!
Ankaralılar, 27 Aralık 1919'da  Mustafa Kemal ve arakadaşlarını beklerken
Köyleri, kasabalarıyla toplasan 85 binlik Ankara’nın kadını, erkeği, çocuğuyla 80 bini kilometrelerce yol boyu dizilmiş coşkuyla heyeti selamlıyor, 700 yaya, 3 bini atlı seymen, kıyafeti, kılıcı kuşanmış, zeybekler dönüyor. Davullar, daha o günden müjdeliyor yeni devleti. Devletin, huzurun sesidir davul, huzurun olduğu yerde vurulur davullar.

Cılız katılımlı törenler
27 Aralıklar’da, hatta başkent olduğu 13 Ekimler’de, gelenekselleşmiş bir şikayetimizi yineliyoruz Ankara’da. 2015 Aralığı’nda, ‘Daha Soğuk 27 Aralıklar’ demiştik adına, belki fikri üşütür de kendimize getirir diye. “..Ancak artık 27 Aralıklar, Ankara ayazından daha soğuk geçiyor. Devleti de yöneticileri de Ankaralılar da yok Kızılca Gün’de..” demiştik törenlerin cılız katılım seviyesini görünce.

Bir şey değişmedi öncekiler gibi o yıl da sonraki yıl da. Üst makamlar yine hiç yoktu, kamu kurumlarının katılanı da vekil seviyesinde katıldı ki buna Ankara Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi de dahil, siyasi partilerin hiç umuru olmuyor zaten kendi arzusuyla katılan birkaç Ankaralı vekili dışında. Yani her zamanki gibi yasak savıldı yine.

Kızılca Gün’, karanlığın aydınlığa döndüğü, kötü gidişe “Dur” denen, umudun doğduğu gün demek Ankaralılar için. Bütün ülkenin öyle görmesi gerekir ya, ama bari Ankara’da hissedilsin, hissettirilsin değil mi ya? Bari yeni devleti kucaklayan, canıyla malıyla kuruluşuna baş koyan Ankaralılar hissetsin. Ülkenin vefa borcudur bu Ankaralılar’a, önce devleti nasıl görmezden gelebiliyor acaba?

27 Aralıklar ve 13 Ekimler’de, tüm ileri gelenleriyle devleti görmeyi umuyoruz coşkuyla kutlanmasını beklediğimiz törenlerde. Ankara Valiliği ve Büyükşehir Belediyemiz’in önderliğinde, daha önce bölünen, ayrışan, o nedenle az kişiyle sönük geçen törenlerin ortak kutlanmasını, Ankaralıyı da tekrar o Dikmen sırtlarına, Eski Meclis meydanına toplamalarını diliyoruz.

Yoksa birliği, beraberliği, daha baştan kaybediyoruz Kızılca Günü’nü bile kutlayamayan devletin başkentinde.

27 Aralık 2015 Pazar

DAHA SOĞUK 27 ARALIKLAR



25.12.2015 Milliyet-Ankara Gazetesi


Heyet-i Temsiliye üyesi Mazhar Müfit anlatıyor: “Hava güneşli idi fakat kuru bir soğuk, şiddetle ortalığı donduruyordu. Mus­tafa Kemal Paşa, orada dizilmiş olan kız talebelerin üşüdüklerini düşünerek, çocukların gitmelerini Vali Yahya Galip Bey’e söyledi. Yahya Galip Bey, “Yal­nız çocuklar değil, biz de donduk” diyerek hatibe (hariciye memurla­rından Fahrettin Bey’e) “Bey birader, biraz kısa kes, titriyoruz” dedi. Hatip bey de heyecandan zaten nutkun ilerisini getiremeyerek kesmeğe mecbur oldu.”

2 bin yıl sonra
27 Aralık 1919 günü, Mustafa Kemal ve arkadaşları Ankara’ya gelmiş, daha sonra Birinci Meclis, sonra Halk Fırkası Genel Merkezi, şimdi Kurtuluş Savaşı Müzesi olan o zamanki İttihat ve Terakki Cemiyeti kulüp binası önündeler. ‘Hoş geldin’ konuşmaları yapılıyor. Tam da bugünlerde Ankara’nın en soğuk ayazını yaşarken belki daha iyi anlayabiliriz, Vali Vekili Yahya Galip Bey nutuğunu atmış ancak Fahrettin Bey’i dinlemeye tahammül yok. Hareket lazım millete, o yüzden soğuk batıyor.

Bu güneşli ama çelikten ayazında geldiler Ankara’ya. 2 bin yıl önce Roma İmparatorluğu’nun 100 bin nüfuslu şehri ki “200 bindi" diyenler de var, 2 bin yıl sonra 20 binlere düşmüş, kerpiç, toz toprak bir kasaba haline gelmişti. Köyleriyle beraber, yaklaşık 85 bini zor buluyordu toplam nüfus. 1917 yangınından sonra cazibeli mahallelerini de kaybetmiş, ilk görenin aklının ucundan geçmiyordu burada yeni bir devlet kurulacağı.
Haymana Kuvayı Milliyesi, Ankara dışında Mustafa Kemal ve arkadaşlarını bekliyor-27 Aralık 1919

7 ayda umutlar yeşerdi
19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlayan Milli Mücadele, Amasya, Erzurum ve Sivas’tan sonra Ankara’ya geliyordu. 18 Aralık 1919’da Sivas’tan yola çıkılmış, 9 günlük seyahatin 7 günü yolda geçmişti. Ankara’ya kadar yeni devletin kaba kesimleri yapılıyor, dikimi ve nakışları için, aslında Sivas’tayken Ankara kararlaştırılıyordu.

Gölbaşı’ndan başladı; Ankara’daki 20.Kolordu’nun Komutanı Ali Fuat Paşa ve Vali Vekili Yahya Galip Bey, Eymir Gölü’ne kadar gelmişti karşılama için. “3’ü 10 geçe Kızılyokuş’tan (Dikmen sırtları) iniyorduk” diyor Mazhar Müfit. Yaklaşık 7 ay içinde yapılanlar halkın umudunu yeşertmiş, yol kenarlarına köylerden kasabalardan onbinlerce Ankaralı yığılmış, “Yaşa.. yaşa” nidalarıyla karşılıyordu heyeti. 700 yaya, 3 bin kadar atlı seymen, kıyafetini kılıcını kuşanmış, selamlıyor, zeybekler dönüyordu. 200-250 yılın birikmiş kasveti boşalıyordu o nidalarda ve bayrama denk bir sevinçle dizlerini kırıyordu seymenler.

Kızılca Gün’dü 27 Aralık; umudun yeşerdiği, karanlığın aydınlığa döndüğü gün.

Soğuktu, ayazdı ancak Eymir’den Taşhan’a(Ulus) kadar başka bir iklimdi. Koca bir millet, unuttuğu iki duyguyu hatırlıyordu; umut ve sevinç.

Onu yaşatanların arkasında durdu, soğuğa, sıcağa, açlığa dayandı, malını, canını önüne koydu, dünyanın süper güçlerine kafa tuttular. Doğum sancısına katlandı, Türkiye Cumhuriyeti devletini doğurdular.

Buz gibi geçiyor
Ancak artık 27 Aralıklar, Ankara ayazından daha soğuk geçiyor. Devleti de yöneticileri de Ankaralılar da yok Kızılca Gün’de. Üst makamlar hiç yok, kamu kurumları vekil seviyesinde katılıyor, siyasi partiler, vekil bile göndermiyor törenlere. Kendi arzusuyla gelen vekiller oluyor, o da tek tük. Yasak savıyoruz.

Unutuyoruz... Çocuklarımız, hiç bilmiyor bir milleti böyle ayağa kaldırmanın ne demek olduğunu. Ceza gibi ezbere zorlandıkları tarihlerinden soğuyorlar. Islanıyor, üşüyorlar, bilmek de istemiyorlar eziyet gibi bayramlarını, törenlerini. Vefasızlığın destanını, bir de 27 Aralıklar’da yazıyoruz. Sahibinin sahip çıkmadığı insansız bayramlar, buz gibi geçiyor.

29 Aralık 2013 Pazar

KIZILCA GÜN: 27 ARALIK 1919


27.12.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi


Bir an var; saniyeler içinde tarihin yönünü değiştiren anlardan:



3 Temmuz 1919’da Samsun’dan Erzurum’a vardı Mustafa Kemal. 9 Temmuz’da, hem ordu müfettişliğinden hem askerlikten istifa etmiş, üniformasını çıkarmıştı. Ömrü asker ocağında geçen askerin üniformasını çıkarması, yarı çıplak dolaşmak gibi bir his olmalı. Rütbesiz, yetkisiz Mustafa Kemal’in 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’yla karşılaşma anı bir ülkenin kaderinin değiştiği anlardandır. Kalkıştığı iş yüzünden onu yakalama yetkisine sahip Karabekir Paşa, topuk selamını verdi, komutanını selamladı ve o an, bir milletin kötü kaderinin döndüğü anlardan biri oldu.



Beynam’da uzun gece

Mustafa Kemal ve arkadaşları, Samsun, Amasya, Erzurum ve Sivas’tan sonra Ankara’ya yola çıktı.


Tarih 26 Aralık 1919.


Ankara’nın Beynam köyünde geceliyorlar. Ertesi gün nasipse yolculuk Ankara’ya.

O gecenin, uzun bir gece olduğu kesin. Ankara’da neyle karşılaşacağını düşünerek Paşa’nın içinin içine sığmadığı uzun bir gece. Emeklerin bir karşılığı var mıydı, yoksa boşa mı gidecekti?

Sağ öndeki bina şimdiki Valilik, soldaki Ankara Telgrafhanesi


Tarihi telgrafhane olayı
Yaklaşık 3 ay öncesine, 11 Eylül 1919’a dönelim. Ankara Telgrafhanesi’ndeyiz. Müftü Hoca Atıf, Defterdar Yahya Galip ve Hoca Hatip Ahmet Efendi, Ankaralılar adına padişahla görüşmeye çalışıyor. Padişahı, telgraf başına çağırıyorlar. Sadrazam Damat Ferit Paşa çıkıyor telgrafın İstanbul’daki  ucuna. Israrla padişahı istiyorlar. “Millet, padişahla görüşemez!” diye paylıyor Damat Ferit. Israr ediyorlar, Damat Ferit Paşa dinlemiyor. Ankara Telgrafhanesi’nden, tarihin en ağır postalarından biri yollanıyor: Öyleyse Ankaralılar da ne senin gibi Sadrazamı ne de senin Padişahını tanımıyor!

HEYET-İ ALİYEYİ ŞEHİR HARİCİNDE KARŞILAYAN HAYMANA KUVAYI MİLLİYESİ, ANKARA: 1335.12.27=27 Aralık 1919.


80 bin kişi yollarda
27 Aralık günü Mustafa Kemal ve arkadaşları, yola dökülüyor. Haberleri yok; Ankara’nın köylerinden, nahiyelerinden, ilçelerinden Ankaralılar, Dikmen sırtlarına akıyor. Başta kıyafetini kuşanmış 3 bin atlı ve 700 yaya seymen, 20 binlik Ankara’da, 80 bin kişi, kilometrelerce yolun iki yanında bekleşiyor. Mustafa Kemal, öğleden sonra saat 3 gibi Ankara’ya giriyor, göründükçe coşku dalgası kabarıyor, Dikmen’den Ankara’ya doğru yayılıyor.


“Andolsun!”
O güne kadar hiç görmediği Ankara’da karşılaştığı coşku ve kalabalık karşısında şaşıran Mustafa Kemal, arabayı durduruyor ve halkın arasına karışıyor. Etrafını saran binlerce seymene dönerek "Merhaba Efeler! Niye zahmet ettiniz, neden geldiniz?" diye soruyor. Binlerce Seymen’in "Seni görmeye, bu vatan uğruna ölmeye geldik!" cevabı yankılanıyor Dikmen vadisinde.  Mustafa Kemal devam ediyor “Fikrinizde sabit misiniz?” Aynı kalabalık, gür sesiyle fikrini mühürlüyor: “Andolsun!” Bu an da bir milletin kötü talihin döndüğü anlardandır.



Uzun yüzyıllar sonra, ilk kez böyle kalabalık zeybekler dönülüyor, seymen dizleri, Ankara sokaklarını dövüyor. Bugün, Kuvayı Milliyeciler’e büyük güç vermiş, Milli Mücadele, dünyayı dize getirinceye kadar sürmüş, bir millet, herkesin gözleri önünde küllerinden yeniden doğmuştur.



Hakkıyla başkent

Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz’da, hiç te içi boş bir destek vermediğini ispatlamıştır Ankaralılar. Mustafa Kemal Ben Ankara’yı coğrafya kitabından ziyade tarihten öğrendim ve cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Hakikaten, Selçuki idaresinin bölünmesi üzerine Anadolu’da teşekkül eden küçük hükümetlerin isimlerini okurken bir Ankara Cumhuriyetini (Ahi Cumhuriyeti)görmüştüm. Tarih sahifelerinin bana bir cumhuriyet merkezi olarak tanıttığı Ankara’ya ilk defa geldiğim o gün de gördüm ki aradan geçen asırlara rağmen Ankara’da hala o cumhuriyet kabiliyeti devam ediyor. Ankara’nın ve Ankaralılar’ın benim gönlümde bambaşka bir yeri vardır” demiş, Cumhuriyet, Ankara’yı başkent yaparak ödemiştir vefa borcunu.



Kızılca Gün
27 Aralık 1919, tarihinin en önemli günü, ‘Kızılca Gün’ünüdür Ankaralılar’ın. Karanlığın aydınlığa döndüğü, kötü gidişe “Dur” denen, umudun doğduğu gün. Memlekete ve millete sahip çıkana, sahip çıkıldığı gün. 27 Aralık’ın, tüm ülkenin Kızılca Günü olduğu daha iyi görülebiliyor bugün.



Ya bugün?
Başka bir ülkede olsa fanus içinde saklanacak Ankara Telgrafhanesi yıkılmıştır. 27 Aralıklar ve Ankara’nın başkent olduğu 13 Ekimler, sönük mü sönük geçiyor. Ankara içinde yaşayan çocuklarımız bile yaşadığı şehirden ve tarihinden habersiz. Büyük alışveriş merkezlerinin Cumhuriyet’le beraber kurulduğunu sanıyorlar. Sanki çok kolay elde edilebilirmiş  gibi umut ederiz ‘Kızılca Gün’lere, yeniden ihtiyaç duyacak bir nesil yetiştirmiyoruz.

26 Aralık 2012 Çarşamba

SEYMEN ALAYI YENİDEN


25.12.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi 

Öbür gün 27 Aralık. Ankara’nın, en önemli günü; gecenin güne  döndüğü ‘Kızılca Gün’. Ankaralılar’ın, karanlık bir dönemin kapanıp, aydınlık bir geleceğe geçişin müjdecisi olduğuna inandığı ‘Kızılca Gün’ü. 27 Aralık 1919, 30 binlik Ankara’nın, köylerden ve çevre illerden akın akın katılan 60 binden fazla kişiyle Dikmen sırtlarında Mustafa Kemal’i karşıladığı gün.  Ülkenin ve Ankara’nın, karanlık tünelde, ışığı gördüğü gün.



Kasvetli bir Aralık

2010 Aralık ayı, tartışmayla başlamıştı. Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Vakıfbank başta olmak üzere, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) gibi kurumların, İstanbul’a taşınmasını içeren ‘Torba Yasa’dan şikayetçiydik, hangi gerekçeyle götürüldüklerini tartışıyorduk. Aniden bu tartışmayı darmadağın eden, basının baş köşesine oturan, başka bir gelişmenin ortasında bulduk kendimizi. Ankara Valiliği'nin 10 Aralık'ta yayımladığı genelge, Atatürk'ün Ankara'ya gelişi nedeniyle Kara Harp Okulu öğrencilerinin düzenlediği Garnizon Koşusu ile seymenlerin gerçekleştirdiği ‘Ata'ya Saygı Yürüyüşü'nü iptal ediyordu. Gerekçe, ana caddelerdeki trafik yoğunluğuydu.

1932’den beri her yıl yapılan ‘Ata’ya Saygı Alayı’nın 78’inci yürüyüşünü, o yıl yapamadı seymenler. Türkiye, işin içinde asker olduğu için, ‘Garnizon Koşusu’na kilitlenmişti. Mustafa Kemal’i ve arkadaşlarını Dikmen sırtlarında karşılayan seymenlerin çocuklarıyla torunlarının yaşadığı hayal kırıklığı, askerin gölgesinde kaldı. Kızgınlığı katladı bu duyarsızlık. Yeni devletin ve cumhuriyetin yolunu, o seymenler  açmış, emaneti, gözü gibi korumuştu. Bu muydu karşılığı?  Aralık 2010, kasvetli bir ay oldu Ankaralılar için.

Ara yol bulundu
Aradan 2 yıl geçti, bu yıl bir ara yol bulundu. 27 Aralık 2012’de ‘Seymen Alayı’, yürüyüşünü yapacak, tekrar saygısını sunabilecek Ata’ya. Ankara Kulübü’nün, Valilikle yürüttüğü görüşmeler sonucunda güzergah değişikliğinde anlaşıldı. Bugüne kadar Genel Kurmay Başkanlığı önünden başlayıp, Kızılay ve Sıhhiye üzerinden Ulus’ta sonlanan yürüyüş, bu yıl Ankara Garı’ndan başlayacak, Ulus Atatürk Anıtı’nda seymen gösterileriyle tamamlanacak. Gönüller biraz alınmış, seymenler, gülümsüyor!

Biz değilse kim kutlayacak?
Bilmeyenlere, unutanlara anımsatayım: 27 Aralıklar, 7’den 70’e herkesin katıldığı, sabahlara kadar coşkuyla kutlanan bir bayram günüydü. Özellikle Ankaralılar, 27 Aralık’ı dört gözle beklerdi. Ata’ya Saygı Alayı, sadece seymenler değil, tüm eşrafın, Terziler Odası dahil tüm derneklerin, okulların, askerin katıldığı bir alaydı. Gece fener alayları, eğlence ve muhabbetlerle sabahlara kadar sürerdi. Ne oldu da söndü o coşku?

Bu memleketin, hangi karış toprağına, hangimizin dedesinin kanı damlamadı? Bu devlet, onların iradesi ve onayı olmadan  kurulabilir miydi? Halkın onaylamadığı devleti kim kurabilmiş, kursa da kim yaşatabilmiş dünya tarihinde? Niye günden güne daha sönükleşiyor milli günlerimiz ve bayramlarımız? Gün bizim, bayram bizim. Biz değilse kim kutlayacak efendim atalardan yadigar, o şerefli günleri? Peki ya coşkusuz kutlanan milli günleri, çocuklarımıza nasıl aktaracağız?

27 Aralık programı
27 Aralık Perşembe günü, öğlen saat 13’te, Dikmen Keklikpınarı’nda, Mustafa Kemal ve arkadaşları karşılanacak. 14:30’da, Ankara Garı karşısından Seymen Alayı, ‘Ata’ya Saygı Yürüyüşü’ne başlayacak. 15:30’da, Ulus Atatürk Anıtı, seymen gösterileriyle şenlenecek. Bitmeyecek akşam 19:30’da Resim ve Heykel Müzesi’nde, halk müziği konseri, seymen gösterileriyle ‘27 Aralık Atatürk Ankara’da Kutlama Gecesi’ yapılacak.

Eski 27 Aralıklar gibi, Terziler Odası dahil, herkesin katılması dileğiyle Seymen Alayı’nın yeniden başlayan yürüyüşünde tüm Ankaralılar’ı, içtenlikle selamlıyorum.

1 Şubat 2012 Çarşamba

KİM İLGİLENECEK?


31.01.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

Bala’da, deprem konutlarına giremediği için Sibirya soğuklarında, derme çatma barakalarda barınmaya çalışan Ankaralılar. Dikmen’de, yılan hikayesine dönen kentsel dönüşüm, Sibirya soğuklarında yıkım kavgası. Yine Dikmen’in Akpınar Mahallesi’nde, heyelan nedeniyle bu soğuklarda evlerini terk etmeye zorlanan ev sahipleri. Birbirini suçlamakla ya da muhatap bulamamakla gözümüzün önünde, sürüyor da sürüyor tartışmalar. Kim “Dur” diyecek?

Bala villaları
2007 yılı Aralık ayında, 5.7 büyüklüğünde bir deprem olmuştu Bala’da. Yıkılan ya da zarar gören evlerin yerine yeni konutlar yapıldı. Ancak 4 yıldır çoğu hak sahibi, TOKİ’nin yaptığı bu evlere girmedi. Bir televizyon haberinde, detaylı görüntülerini gördüm; köylük yere, Çayyolu’ymuş gibi, çiftkat villa tipi evler yapılmış. Elektriği, suyu, gazı bağlanmamış. Çok güzel, çıplak evler. Oysa evlerde ahır düşünülmediği, hayvanlarını da bırakamadığı için evlere giremiyor köylüler. Bir de tabii tandır, köylük yerde ciddi bir ihtiyaç. Çayyolu sokağı sanki, villaları koymuş gitmişler.

Milliyet Ankara Gazetesi’de, manşet oldu derme çatma barakalarda yaşayan Balalılar. Ama tam derme çatma. Bu soğuklarda, Van depremzedelerinden farkları yok. Biri ülkenin bir ucunda, diğeri Ankara’nın dibinde. Gerçeklerden uzak bu planı yapanları, ‘köysel dönüşüm’deki devrimleri için kutlamak lazım!

Dikmen kördüğümü
Gelelim Dikmen Vadisi’ndeki yer kavgasına. Kentsel dönüşüm planı çerçevesinde, gecekonduları yıkıp, modern binalar, siteler yapmak istiyor Büyükşehir Belediyesi. Gecekondu sahipleri, haklarını alamadığına inanıyor ve direniyor. Tartışma kavgaya dönüşüyor, aylardır Ankara gündeminden düşmüyor. Sibirya soğuklarında, sinirler ısınıyor. Hatta Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, gazetemize verdiği söyleşide “Gireceğiz, yıkacağız ve kendi işimize bakacağız. Hiçbir direniş, devletin gücünü aşamaz” diyor ısınmış sinirleriyle. “Devlet’le gecekonducular, karşı karşıya” gibi yanlış bir anlam çıkıyor. Gecekonduya izin veren, yol, elektrik, su, gaz bağlayan, tapu veren kendisi değilmiş gibi.

Akpınar heyelanı
Akpınar Mahallesi’ne de bakalım: Koca koca, hem de yeni yapılmış binalar, inşa edildikleri yamaçtan kayıyor. Belki de daha borcu bitmemiş ev sahiplerine, “Çıkın” deniyor. Çıkamıyorlar. Soğukların azdığı günlerde, Büyükşehir Belediyesi’yle Çankaya Belediyesi’nin, voleybol maçı gibi, topu birbirine atmasını izliyoruz. Sorun acil, daha sorumlusu belli değil.

İlgisizliğin başkenti
Detaylarına girmeden anımsattığımız, gündemden düşmeyen üç sorun bunlar. Ankara’ya ilgisizliğin tescili gibi sündükçe sünen, sünmesinden rahatsızlık duyulmayan sorunlar. Hatta Atatürk Orman Çiftliği, Ankaragücü gibi ekledikçe ekleyebiliriz arkalarına. Devletin merkezinde, devletin ve Ankaralılar’ın, maç izler gibi izlediği çözüm bekleyen sorunlar. Başkent sınırları içindeki ilgisizliğin, ürkütücü sessizliği. Ankara’ya gareziniz yoksa uzaktakilerin halini düşündürüyor insana.

O halde soralım; Ankara’da, çözülemeyen sorunlar varsa lastik gibi uzayan sonuçsuzluğu izleyeceğine, kim ilgilenecek?

28 Aralık 2011 Çarşamba

NEREDESİN SEYMENİM?


27.12.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Bugün, Dikmen sırtlarından Mustafa Kemal geliyor. Ankara Seymenleri karşılayacak. Ömrünü geçirdiği kenti bilmeyen Ankaralılar’ın, unuttuğu, bilmediği seymenleri. Dağ çetesi sanılan, düğün derneğe çerez edilen, her şey gibi geleneğinin içi boşaltılan seymenler. Özü ‘birlik’ olmaya dayalı ama iki elin parmakları kadar derneklere bölünmüş seymenlik karşılayacak. İki elin parmağı kadar ama bir avuç birlik olamayan. Mustafa Kemal ve arkadaşları, her yıl daha mahzun iniyor Dikmen sırtlarından.



Unutulan seymenlik

Unutuldu Seymenlik, unutturuldu. Tüketim ve ayrıştırma çağı, nükleer saldırı gibi. Her şeyin özünü bozuyor, içini boşaltıyor, olmadı kanser ediyor. Geçmişi binli yıllarla anılan geleneğimiz, belki de ilk kez bu kadar sert ve acımasız bir saldırıyla karşı karşıya kalıyor, yüzbinlerce yıl sürmesi gereken birçok başka geleneğimiz gibi. Değerleri değersizleştirme çağına, gönüllü teslim ediyoruz iyi niteliklerimizi. Unutana, biraz anımsatalım onlardan biri olan  seymenlik geleneğini.



En önemlisi, başıboş dağ çetesi değildir seymenler. Anadolu’ya gelmeden, Orta Asya günlerimize dayandırabiliriz bu geleneği. İzler var ama kesin tarihini söyleyemiyoruz. Belki çok daha eski ancak bildiğimiz kadarıyla en az bin yaşında olduğunu söyleyebiliriz bugün. Anadolu’ya geldikten sonra belirginleşmeye başladığı tarihse 12’nci 13’ncü yüzyıllar.



Seymenliğin olgunluk dönemi

Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmış, kargaşa hakim, halk sahipsiz. 50 yıllık bir beylikler dönemi başlıyor, 1304’te İlhanlılar alıyor Ankara’yı. 40 yıl hüküm sürüyorlar. Ancak 1344’de başlayan, 10 yıl süren yeni bir kargaşa dönemine giriliyor. İşte bu dönemde, ticari dayanışma amacıyla kurulan Ahilik loncası ya da odası devreye giriyor Ankara’da. Kentin idaresini devralıyor, seymenliği devreye sokuyor, bir cumhuriyet olarak 10 yıl kenti yönetiyorlar. Seymenliğin, keskince belirginleştiği, tam bir olgunluk dönemi.



Seymen, elinde silah, dağlarda dolanan çeteci değildir. Köyde tarlasında, kasabada dükkanında, tekkesinde camisinde kendi işinde gücünde adamlardır. Düzene bir tehdit oluştuğu zaman kendiliğinden bir araya gelir, kılıcı, kamayı kuşanır, at biner, savunmaya geçerler. Dünyada, az rastlanır bir dayanışma örneğidir. Bu olgunluk seviyesi, ilk cumhuriyet deneyimini yaşatmıştır Türklere. 10 yıl sonra Osmanlı Devleti’nin oluştuğuna kanaat getirdiklerinde, adabınca yönetimi devretmeyi bilmişlerdir.



‘Yiğit Alayı’dır Seymenler. Döndükleri zeybek, gerdan kırmaya, kaşık şıklatmaya gelmez. Şıklaması gereken, iki kılıcın birbirine çarpması gibi keskin sesiyle güçlü  parmaklardır. Vurdu mu tabanını yere, kalabalığı hoplatacak,  oturmuş idareci, ayağa kalkacak. Eğlencelik halk oyunu değildir. Bilen hakkını verir, bilmeyen, gelince gününü görür.



Olgunluğun meyvesi

İlk Türk cumhuriyetiyle olgunluğa ulaşan Seymenler,  ikincisinde meyvelerini verdi. 27 Aralık 1919’da, Dikmen sırtlarından Ankara’yı, Mustafa Kemal’in ayaklarına serdiler. Devleti de nasıl olması gerektiğini de biliyor, Ankara’da, yeni devlete siper oluyorlardı. Silahıyla parasıyla tam teşekkül. Bugün çok görülen Ankara sokakları, bu bilince, o seymenlere çok görülüyor. Zayıf devlet erkanıyla olsun da bitsin törenleriyle yanında desen olsun seymenleriyle olmayan Ankaralılar’la ruhsuz 27 Aralıklar kutluyoruz.


Hiç sekmeden, “27 Aralık, en önemli günüdür Ankara’nın” diyor uzmanları. Gecenin güne döndüğü, ‘Kızılca Gün’ü. Yıldan yıla, seymensiz sokaklarda, içi boşaltılan bir güne dönüşüyor. Birinden diğerine 560 yıl bekledin. Neredesin seymenim, tüketme ve ayrıştırma çağında, yeni bir Kızılca’nın doğmasını mı bekliyorsun?