felaket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felaket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2017 Çarşamba

OLMUŞA UYARMAK



01.08.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Bildiğinizi iş işten geçince birinin uyarı gibi size söylemesi, diş gıcırdamalarında artışa neden olabiliyor. Uzmanlar, özellikle son 20 yıldır ısrarla yineliyor, saf romantik muamelesi görüyordu. Gelişigüzel kentleşme, yoğun betonlaşma ve asfaltlaşma, iklim değişikliği olmasa da felaketlere neden olacaktı zaten. Bu 100 yıl öncesi için de geçerliydi, 200 yıl öncesi için de.

Nadir şehirleri hariç, tam bir şehirleşme faciası yaşanıyor Türkiye’de. İmar planlarının delik deşik edilmesini, çılgınlığı da aşmış rant iştahını kimse durduramıyor. Depremler, aşırı yağışlar, seller, heyelanlar, hiçbir şey durduramıyor rant canavarını. Plansız şehirleşmenin suçunu atıyoruz doğaya, kaldığın yerden devam...
‘Ankarasel’
Ankara'nın ne farkı vardı?

Son 3 yağışta caddeler, sokaklar nehir oldu ama 27 Mayıs’taki yağış, Venedik’e çevirmişti Ankara’yı. Zarar çok büyüktü. Ama 8 Temmuz 2014’de, adını ‘Ankarasel’ diye koymuştuk zaten başkentin. “Bangır bangır ‘Küresel ısınma var, yağışlar daha şiddetli olacak’ diyor uzmanlar, sadece vatandaş mı dinliyor bu uyarıları?” demiştik. Bütün plansız şehirlerden farkı yoktu başkentin de.

İstanbul, 9 günde iki büyük sel felaketi yaşadı. 27 Temmuz’da yaşanan sonuncusunu, bırakın yaşamayı, görüntülerden izlerken bile kalbimizin çarpışına hakim olamadık. En zenginliğin şehri, serçe acizliğiyle yere çalınıyordu doğanın huzurunda. Suçu attık doğaya, devam...
Müsteşarın uyarısı
28 Temmuz’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Mustafa Öztürk internetten uyardı: “Yıllık taşkın kayıplarının 2080’e kadar 17 kat artması bekleniyor. Şehirlerde daha fazla ağaçlandırma daha az iklim değişikliği demek. Çok geç olmadan iklim değişikliği ile kapsamlı ve planlı mücadele etmek için yerel yönetimler ‘iklim değişikliği eylem planı’ hazırlamalı. Şehirlerde yağmur suyunun toprakla buluşması gerekir, su toprakla buluşmazsa şiddetli yağışlarda sel olur. Dere yatakları yol olursa, şiddetli yağışlarda yağmur suyu sel olur” dedi.


Önlemleri saydı sonra:

- Dere yataklarının üzeri kesinlikle açık olmalı, kapalı olanlar açılmalı..
- Dere yataklarının zemini toprak olmalı, çevresi yeşil koridor olmalı, yağmur suyunun toprakla buluşması sağlanmalı..
- Dere yatakları üzerinde yağmur suyu akışına engel olan yapılar, bariyerler (engeller) kaldırılmalı..
- Şehirler ağaçlandırılmalı. Ağaçlar ve yeşil alanlar, yağmur suyunun toprakla buluşmasını sağlar.
- Su geçiren asfalt kullanılmalı.
Yükseklere, yeşil alanı olmayan dip dibe yüksek binalar yapıyoruz (Fotoğraf: Ahmet Soyak)
Başkent ne yapıyor?
Ankara’nın altında 100 civarında dere var, gören var mı?
Betonlaşma ve asfaltlaşma hızı, yeşillenme hızından koptu gitti. Dikiyorsak bir ağaç, betona ve asfalta boğmayı ihmal etmiyoruz.
Yeşil alan olarak planlanan arazilere beton dikiyor, asfaltla çeviriyoruz. Bu arada şehirde 400 bine yakın konut fazlası varken.
Eski arnavut kaldırımlarını kaldırdık, kilit taşı döşüyoruz. Ama altına beton döşeyerek... Toprağa hiçbir geçirgenliği olmayan, sel makinesi israf kapısı.
Yükseklere, dip dibe 20-30 katlı bina yapıyoruz, toprağa dokunamadan bütün çukur semtleri yıkıp geçiyor sel. Su baskını değil, şehrin içinden bildiğiniz sel iniyor.

100 yıl önce de geçerliydi
Ayrıca “Şehirlerde bulunan park, göl ve diğer ısı tutan doğal alanların yok edilmesi, yerine asfalt ile beton konulması yüzünden diğer alanlardan çok daha sıcak oluyor şehirler” diyor uzmanlar.

20 yıl önce de söylüyorlardı, 100 yıl önce de geçerliydi bu uyarılar.

Biz zaten biliyorduk. Sorumlu bakanlığın bu uyarıları, belki de muhatabı yerel yönetimlere, ilgili bürokratlara, hatta müteahhitlere yapması gerekirdi. Olmuşla ölmüşe çare yok. Olmuşa uyarmanın da pek tabii.

22 Haziran 2011 Çarşamba

YAĞSA SUÇLU YAĞMASA SUÇLU


21.06.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Bir su birikintisi içinden dalgıç kafaları yükseliyor. Ankara’nın merkezinde, bir alt geçitte, kamyonları yutan su birikiyor. Çok hızlı gelen selden, yüzerek kurtuluyor sürücüler. Çetin Emeç Bulvarı’ndaki 70 Gün Alt Geçidi, televizyonların canlı yayınlarında, gazetelerin baş sayfalarında, tarihe geçiyor. Aniden oluyor her şey. Sellerin, felaketlerin, yer ve saat belirtme huyu olmadığı için, aniden!

Felaket
Doğaya kafa tutan varlık; insanoğlu. Çalışkanlık, sıkıdüzen iş terbiyesi ve teknolojisiyle ünlü Japonlar, çok güvenli nükleer santrallerinin, kurbanı durumuna düştüler. Felaket budur.  Denizler kabardı, şehirleri yuttu. Felakettir bu. Alt geçitte biriken suya felaket dersek bu felakete ne diyeceğiz; kıyamet mi? Ya günlerdir Çin’i alt-üst eden sellere? Ankara Çayı, Akköprü’ye, İvedik’e, Demetevler’e taşsa kısmen felaket diyebiliriz belki. İnsanları, Kızılay’dan, Cinnah Yokuşu’nun başına, kayıklarla bırakmak zorunda kalırsak felaketten sözedebiliriz. Ancak her yağmurda, sadece alt geçitlerin suyla dolduğu duruma ‘felaket’ demek, felaketi biraz fazlaca küçümsemek olur.

Pranga Çiftliğe dokunmadan bile
16 Haziran’da alt geçiti su bastı, 19 Haziran 2011’de gazetemizin manşeti ‘Atatürk Orman Çiftliği İçin Uyarı’ydı. Muhabirimiz Gizem Karakış’ın haberinde, Ankara Şehir Plancıları Odası, uyarıyordu: “Atatürk Orman Çiftliği bataklıktır, yapılaşmaya gidecek çalışmalara girişmeyin, daha büyük sel felaketleri yaşarız” diyordu oda başkanı Orhan Sarıaltun. Çiftliği, Ankara’nın ayağında ‘pranga’ olarak gören iş camiası geldi aklıma. Sel aynı gün, başka yerleri de vurmuştu çünkü. Ankara Giyim Sanayicileri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Canip Karakuş’un tekstil imalathanesi, 6-7 milyon dolarlık zarar görmüştü selden. Yurtdışına gitmeye hazır siparişleri, telef olmuştu. Bir başka imalathanede 300 bin metre kumaş, selin gazabına uğramıştı. Çiftliğe, dokunmadan başa gelenlerdi. Çiftliğe dokunulduğunda başa geleceklerin maliyetini, daha açık nasıl anlatmalıydı acaba?

Doğaya rağmen bir şey yapamazsınız, doğa kazanır hep. İnsanoğlu, doğanın içine doğmuş ama doğaya kafa tutan varlık olmuş. Oysa iş ağzıyla konuşursak doğaya uyumlu, doğru işler, uzun vadede maliyeti düşük işlerdir. Zarar, en azla atlatılır.

Yağsa suç yağmasa suç
‘Yağmur Yağıyor Ankara’ya’ başlıklı yazımı anımsarsanız; uzun zamandır görmediği yağışın, Ankara topraklarından, nasıl yeşil olarak fışkırdığını, bozkırın, her damlasına nasıl hasret olduğunu, toprak altında bekleyen 20 yıllık tohumların nasıl patladığını anlatmaya çalışmıştım. Bereket, yağmurun diğer adıdır. Altgeçite biriken su, yağmurun suçu değildir. Yağmadığında, taharet almaya su arıyorduk. Yüzlerce kilometre öteden su getirmeye çalıştık. Yağmurun bereketini felakete çevirmek, insana hastır. Yağsa suç, yağmasa suç!

Kime kafa tutuyoruz
“Benden sonra tufan” diye burnunun dikine gideni, anımsamaz insanoğlu. İnsan aklı, iyiyi anımsamaya, kötüyü unutmaya uygundur. Marifet, bulduğun boşluğa bir şey dikmek değil. 70 günde de yapsanız, 7 bin günde de yapsanız fark etmez; uyumlu değilse 1 dakikasını alır doğanın; uymayanı, yıkar, yokeder. ‘Yatırım’ falan diye bakmaz, acımasızdır. Kuralları, üstündür, kesindir.

Yahu kaçılmaz olan doğanın kuralıysa kime kafa tutuyoruz biz?