mta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2017 Salı

HEP YALNIZ BIRAKILAN ADAM: VECİHİ HÜRKUŞ



18.07.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Uçmak için doğmuş bir kuşunkine benziyor gökyüzü ve uçmakla ilişkisi. Okurken bile yorulacağınız, bir ömre sığmayacak işleri sıkıştırmış 73 yıllık yaşamına. Adı gibi, bir kuş gibi hür düşünmüş hür davranmış, bu hürlüğün bedelini, çok ağır cezalandırmış devletiyle milleti.

Fikirlerine, ürettiği uçaklarına sahip çıkılmamış, borçlandırılmış, maaşına haciz konmuş, hayatını yazamadan, küskünlüğünü bile yaşayamadan 16 Temmuz 1969’da, tam da insanoğlunun aya ayak basmak için uçtuğu gün, göremeden sonsuzluğa uçmuş Hürkuş.
Vecihi Hürkuş

Hep hareket hep macera
1896 doğumlu, çocukluğu da hareketli. 1912’de Balkan Harbi’ne gönüllü gidiyor, savaşın sonunda Tayyare Mektebi’ne girmek istiyor. Daha 16 yaşında, almıyorlar. Makinist Mektebi’ne gidiyor.

Macera başlıyor. Birinci Dünya Savaşı’nda Bağdat cephesine, uçak makinisti olarak gönderiliyor. Bir uçak kazasında yaralanınca İstanbul’a dönüyor, nihayet Yeşilköy’deki Tayyare Mektebi’ne girebiliyor. 1917 sonbaharında Kafkas Cephesi’nde... Orada uçak düşüren ilk Türk tayyarecisi oluyor. Yaralanıyor, Ruslar’a esir düşüyor, Hazar Denizi’ndeki Nargin Adası’ndan bir arkadaşıyla yüzerek kaçıp, İran’dan yürüyerek Erzurum’a geliyor.
Ruslara yaralı olarak esirken
İstanbul işgal edilince gizlice Ankara’ya geçiyor, Kurtuluş Savaşı’na katılıyor. İzmir Seydiköy (Gaziemir) Meydanı’nı, tek başına işgal ediyor. Meclis’ten 3 takdirname alarak kırmızı şeritli İstiklal Madalyası sahibi oluyor. Daha başlangıç...

Milli havacılık filizleniyor
Savaştan sonra İzmir’de Seydiköy’de açılan Tayyare Mektebi’nde yeni tayyarecileri eğitmeye başlıyor. 1923 başlarında İzmit Mıntıkası Tayyare Bölüğü’ne atanıyor ama 3 ay sonra yine İzmir’de. Kafasında, savaşta çekilen yokluklara çare olarak havacılığı millileştirme düşüncesi filizlenmeye başlıyor.

1919’dan beri kafasındaki uçak projeleri, ilk 28 Ocak 1925’de Vecihi K-6’nın uçuşuyla somutlaşıyor. Uçağa ruhsat verecek heyette kimse yetkin değil, kendi uçuyor. Vay sen misin izinsiz uçan, ceza alıyor. Karşılığında da Hürkuş, Hava Kuvvetleri’ne istifayı veriyor.
Sonradan Türk Hava Kurumu (THK)adını alan Türk Tayyare Cemiyeti’nin (T.Ta.C.) kurucuları arasında yer alıyor. Geliri bağışlardan sağlanacak Cemiyet’in amacıyla hemfikir; bir okul açmak, milli hava sanayisini kurmak. Fen Şubesi’nin başına geçiyor. Cemiyetin logosunu tasarlıyor, madalya nizamnamesini tek başına oluşturuyor. 17 Haziran 1925’te Cemiyet, kendisini ‘Türkiye’nin Baş Tayyarecisi’ ilan ediyor.

Yurtdışına gönderiliyor, fabrikaları geziyor, uçaklarını deniyor, hatta hatalarını söylüyor. Bu arada Türkkuşu ve İnönü Eğitim Merkezleri’nin yer seçimlerini yapıyor, Türkiye planör rekorunu kırıyor, Cemiyet adına planör yapımını başlatıyor. Sabiha Gökçen, öğrencilerinden...

Erken sönen TOMTAŞ hayali
15 Ağustos 1925 tarihinde Kayseri’de Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi(TOMTAŞ) kurulurken 19 Ekim 1925’de Tayyare Cemiyeti Yönetim Kurulu istifa ediyor, bir nevi kendini fesh ediyor. TOMTAŞ’a geçiyor, uçakların seçimi, denemesini yapıyor, hatta ihtiyaç fazlası uçakların yurtdışına satış fikrini gündeme getiriyor. Bir hayali daha söndürülüyor, emekler boşa gidiyor; TOMTAŞ, kötü yönetimi nedeniyle iflas ettirilip, 1928’de kapatılıyor.
Kayseri Uçak Farikası (TOMTAŞ)
Türk Hava Kurumu’ndaki eski görev yeri Teknik Şube’ye geri dönüyor Hürkuş. 1930’da Kadıköy’de bir keresteci dükkanını kiralayıp, 3 ay içinde ikinci uçağı Vecihi K-14’ü yapıyor. Ankara’ya uçuyor, gösteri uçuşu yapıyor, Başbakan İsmet İnönü ve bazı komutanlar uçağı inceliyor, tebrik ediyor ama hala teknik değerlendirmeye yetkin bir heyet olmadığı için İktisat Bakanlığı’ndan talep ettiği uçabilirlik ruhsatını alamıyor. 23 Nisan 1931’de binbir zorlukla ancak Çekoslovakya’dan alabiliyor.

“Kendi uçağını kullanmayacaksın”
Posta taşınıyor, turneler düzenleniyor, bağışlar geliyor Hava Kurumu’na. 1931... “Vecihi K-14’ü değil, Savunma Bakanlığı’nın verdiği uçağı kullanacaksın” diyorlar. Yine istifa ediyor. 21 Nisan 1932’de ilk Türk Sivil Tayyare Mektebi’ni kurarak, ikisi kız 12 öğrencisiyle 27 Eylül 1932’de eğitim ve öğretime başlıyorlar. Parasal sorunlar, öğrencilere denklik diploması verdiremeyince gençliğinden beri kurduğu bu hayalinden de oluyor.

1935’de Türk Hava Kurumu, Atatürk’ün de talimatıyla yine kapısını çalıyor. Biraz yüreğini soğutacak işleri gerçekleştirebiliyor bu dönemde. 1951’de havadan zirai ilaçlama yapmak üzere beş arkadaşıyla kurdukları kısa ömürlü Türk Kanadı firması var. 1952’de projelerine gelir sağlamak için reklam uçuşları yapıyor, broşür dağıtıyor.

6 Ağustos 1954’de Yeşilköy Hava Limanı’nda 40. Hizmet Yılı’nın kutlandığı tören, resmi kapılardan uzaklaştırılma günü aslında.

En çok ilklerin sahibi
29 Kasım 1954’de Hürkuş Hava Yolları’nı kuruyor. Türk Hava Yolları’nın seferden kaldırdığı 8 tayyareyi Ziraat Bankası’ndan sağladığı kredi ile alıp, sefer yapılmayan yerlere sefer koyuyor. Sabotajlar yapılıyor, uçakları parçalanıyor, sonunda durdurmak için uçuştan men ediliyor. Durduramıyorlar; elindeki son uçağıyla Maden Tetkik Arama Enstitüsü’ne (MTA), Güney Doğu Anadolu’da çetin koşullarda, maden arama çalışmasına katılıyor.
Yurt dışında uçak mühendisliği okuyan ilk pilot..
İlk sivil uçak tasarımcısı, yapımcısı, deneme pilotu..
İlk sivil havacılık okulunu açan, yöneten, ders veren..
Türkiye’nin ilk deniz uçağını ve su kızağını yapan havacı..
İlk Türk sivil havayolu Hürkuş Havayolları’nın sahibi..
Havadan kargo taşımacılığı ve reklam işlerini başlatan ilk kişi..
102 ayrı model uçakla 30 bin saat uçan ilk Türk pilot..
İlk kadın hava şehidimiz Eribe, kızıydı..
Havacılığın, en çok ilklerinin sahibiydi iyisi kötüsüyle.

Yine yoklardı yine yalnızdı
‘Milli uçak’ projelerimiz gündemde, çalışmalar yürüyor harıl harıl. Bu Hürkuş, borçlu, maaşı hacizli, hayalleri kursağında göçtü sonsuzluğa. Bugün gömülen uçakları, Kayseri’de topraktan çıkarılıyor.

Önceki yıl 12 kişi katılmıştı, onlar yoktu. Geçtiğimiz Pazar 16 Temmuz’da, 25 kişi katıldı 48’inci vefat yıldönümüne, alın teri, göz nuru, canıyla oluşturduğu, yolunu açtığı resmi kurumların hiçbiri, yine yoktu. Hala yalnız bırakılıyordu gökyüzünde uçmaya doğmuş ülkenin Hürkuş’u.
 
Vecihi Hürkuş'un 48. vefat yıldönümünde (16.07.2017) vefakar meslektaş ve yakınları - Ankara Cebeci Asri Mezarlığı (Fotoğraf: Murat Kocakök)

7 Kasım 2013 Perşembe

YEŞİLLE BARIŞIK


05.11.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Son dönem bütün belediyelerimizin bir gayretini alkışlarla izliyorum hep. Hem Ankara’nın içinde hem de bütün ilçelerinde…  Yarışırcasına parklar yapıyor, yeşil alanlar açıyorlar ya, kendi arazimden altın çıkmış gibi seviniyorum. Bir kentte, ‘insanı ve çevreyi gözeten her şeyin en güzeli’ diyebiliriz bu yeşil alanlar için. Öncelik yeşile verilmişse eğer, insanın insanlıktan çıkmadığı bir kent ya da mahalledir diyebiliriz oraya.



Sanki oksijen solumuyorlar
Üst üste yığılmış beton bloklar ve asfalttan oluşan bir kent, modern bir kent olamaz. İnsanın, yozlaştığı yerdir orası. Doğa, insandan bağımsız bir şey değil, insanın parçasıdır çünkü. Değilse niye ilk tatil gününde kendini toprağın, yeşilin ve suyun olduğu yere atmaya çalışır insan? Üstelik bazen kilometrelerce yolu göze alıp, şehir dışına kaçar. Kenti bozup, düzeltmeye çalışmak yerine baştan planlamanın faydaları, saymakla bitmez.



Kalabalıklaşan kentler, yoğun beton ve asfalt baskısı altında. Bunun önemli bir kısmı da rant yüzünden. Bulduğu boşluğu  betonlaştırıyor, delik kalmasına tahammül edemiyor rant canavarı. İstanbul, çocuğunuzu çıkarabileceğiniz 20 metrekarelik yeşillik kalmayan semtlerle doldu. Hala bahçeli apartmanı yıkıp, bahçesini de inşaata katma derdindeler.  Rantın kolay ve tatlı getirisinden başı dönenler, oksijen solumuyor sanki. Parası neyse verilip, alınabilen bir şey galiba onlara göre.



Bir yandan yaparken
Ankara, uzun zamandır Atatürk Orman Çiftliği’ndeki  gelişmeleri tartışıyordu bir de ‘ODTÜ Ormanı’ diye bildiğimiz Atatürk Ormanı eklendi tartışmalara. Ağaçlar kesiliyor, binalar, yollar yapılıyor, kimi ihtiyaçtan kimi ihtiyacın yanlış yerde giderilmesinden şikayet ediyor, araya Konya Yolu genişletmesi, Yenimahalle’deki Şentepe teleferik inşaatı da karışıyor ancak yeşil, başkentte, tartışmanın merkezinden bir türlü çıkamıyor. Üstelik bu tartışmalar, yukarıda her hafta yeni parkların açılışını alkışladığımız Ankara’da oluyor. Ya yeşil politikasının ayarını tutturamamışız ya da plansızlığın acısını çekiyoruz.



“AVM yapabilirdik”
Geçen Cuma Çankaya Belediyesi’nin açtığı Çansera Kent Bahçesi’ni gezdirdi Başkan Bülent Tanık. Dibinde, ODTÜ Ormanı’ndan geçirilen yeni yol inşaatı. Tanık’ın bir cümlesi takıldı kaldı aklıma; “Moda şimdi, buraya büyük bir alışveriş merkezi de yapılabilirdi!” Daha son düzenlemeleri bitmediği halde genci yaşlısı parkta geziyor, yürüyor, çocuklara hava aldırıyordu. O bölgede ne büyük ihtiyaç olduğunu da kendi ağızlarından dinledik. Yanındaki MTA’nın bahçesiyle yeşil bir kuşağa dönmüş çorak arazi. Yerinde, bir büyük alışveriş merkezi hayal ettim. Ohh, olsaydı gelsin paralar!



Plansızlığın tartışması
Yeşili kesip, “Başka yere daha fazlasıyla dikeceğiz” demek biraz da “Senden geçtik, gelecek nesile inşallah” demek gibi. Onlar ağaç olana kadar zaten dibindeki toprağa karışmış olurum, benim günahım ne? İkincisi; ODTÜ’de olduğu gibi, “Siz de kesmişsiniz zamanında” savunması. “Aynı itirazı zamanında siz niye yapmadınız” diye sormazlar mı; “Niye seyrettiniz kesilişini?” diye. Plansızlığın ve ilgisizliğin dik alasına işaret ediyor bu kısır tartışmalar.


Yeni nesil başkanlarla yeşili planlarına dahil eden bir belediyecilik gelişiyor Ankara’da. Günü geldikçe plansızlığın sancılarını çekeceğiz ama yeşille barışmaya çalışıyor. Bir yandan yapıp öbür yandan yıkarak olmaz tabii bu barış. Varolanı özenle korumalı, üzerine eklemeliyiz günden güne.  Herkesin oksijeni ayrı değil; kim, neci olursanız olun, isteseniz de istemeseniz de hepimiz bu aynı havayı soluyacağız.

3 Kasım 2013 Pazar

DİNOZORLARIN ŞEHRİ ANKARA


01.11.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



9 milyon 800 bin yıl önce yaşamış ‘Ankara Maymunu’ Kazan Örencik’te bulunmuştu. Kafatası, şu anda Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor. 15 gün önce yine Kazan Örencik’te, bir gergedan çenesi, fil kalıntılarının bulunduğu açıklandı. 9-10 milyon yıl önce bu bölge, fil, gergedan, maymun gibi hayvanların yaşadığı ormanlık bir alanmış. 20 yıl önce bu fosillerin Kazan’da çıktığını biliyordum ama bu buluntuların  neden doğal ortamında sergilenmediğini de anlayamıyordum. Bu buluntuların bir kısmını, Örencik İlkokulu’nun bir yanında sergilemeye hazırlanıyorlar. Ayrıca bazı köy evleri, eski dokusuna uygun yeniden elden geçirilerek pansiyon, kültür evi yapılacak, fillerden gergedanlardan geriye kalan orman, doğa yürüyüşlerinde, yakındaki gölet de olta balıkçılığıyla değerlendirilecek; turizme açılacak yani.İnşallah” diyelim.

Dinozorlar, fosiller Ankara’da

Eskişehir yolunda, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA)içinde, Türkiye’nin değişik yerlerinden toplanan fosil ve iskeletlerin sergilendiği Tabiat Tarihi Müzemiz var. Türkiye’nin alanındaki tek müzesi ve dünyanın da sayılı müzelerinden. 193 milyon yıl önce Ankara-Köserelik civarında yaşamış dev bir mürekkep balığından bugüne doğru 6 bin 500 civarında buluntu sergileniyor. Ankara’nın Kazan, Evren, Kızılcahamam gibi ilçelerinden yeni buluntular, Anadolu Medeniyetleri ve Tabiat Tarihi Müzelerimiz’e katılmaya devam ediyor. Görüntü; mamutlar, dinozorlar, fosiller, Ankara’ya toplanmış!


Son teknoloji dinozor
Yeni Hayvanat Bahçesi projesi içinde yer alacak TemaPark’ın tanıtımı için bu fuara katıldık ama neden böyle yaptık, Nuh'un Gemisi’nden dinozorlara, tanıtım için neden teknoloji fuarını  seçtik, mesajımız neydi, karmaşık düşünceleri, ikna edici bir gerekçeye bağlayamadık. “En son teknoloji dinozor bizdemi demek istedik acaba?

Geçenlerde 24-27 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da, ‘CeBIT Bilişim Eurasia 2013’ fuarı vardı. Dünyanın her yanından,  özellikle bilgisayar teknolojisi açısından geliştirilmiş pek çok ürünün sergilendiği bir fuar. Ankara Büyükşehir Belediyesi, son teknoloji ürünlerin sergilendiği bu fuara, dinozor robotlarıyla katılmasın mı?

Dinozorluğun başkenti mi?
Geçen yıl da Ankara Alışveriş Şenliği Şopping Fest sırasında Güvenpark’ı basmıştı dinozorlar. Sürekli bir dinozorlar  arasında, pek içli dışlı... İçime kurt düştü; arkadaş, bu dinozorluk müessesesi, Ankara’dan çıkmış olmasın. Ankara, her şeyin olduğu gibi dinozorların ve dinozorluğun da mı başkentiydi yoksa! Her şeyde bir ağırdan alma hallerimiz, böyle bir bağdan mı kaynaklanıyor acaba? Bilmek istiyorum…

Şekil buysa eğer, düşünce sistemimi, baştan aşağı gözden geçirmek istiyorum.

20 Ağustos 2013 Salı

BİR ANKARA YOZLAŞMASI: ATATÜRK ORMAN Ç.


20.08.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Bir şehire bazen bir şey yapmayarak iyilik edilebilir. Tarihi, doğal dokusunu korumak için yapılmaz. Dünyanın bir değeri olmuştur, korunur. Bugün Prag, Sen(Saint) Petersburg, Paris, Roma gibi şehirlere, akın akın korunan tarihini görmeye gidiyor turistler. Londra’nın göbeğindeki Hayd(Hyde) Park’ta, sincaplar, ördekler, kuğular, insanlarla iç içedir. Dünyanın en büyük parklarından biridir ve şehrin ortasındadır. Bu şehirlerin her birine giden turist sayısının 3’te 1’i, bütün Türkiye’ye anca geliyor. Bizim edinemediğimiz bir bilinçtir, ancak tarihe ve doğaya acımasızlığımızı gösterebiliriz turistlere.



Hayd Park’ta yapılaşma

Şimdi bu Hayd Park’ın önce içinden bir yol geçiriyoruz 35-40 metre genişliğinde. Sonra devasa bir Başbakanlık binası oturtuyoruz ortasına. Toprağını kazıyoruz, düzlüyoruz, zemini sağlamlaştırıyoruz. ‘Tema Park’ diye bir şey yapmak istiyoruz çünkü. Şu raylar üzerinde, yükseklere inip çıkan bir lunapark eğlencesi var ya, “rollır kostır (roller coaster” diyorlar, lunaparkta yokmuş ya da yapmaya yer yokmuş gibi onu koyuyoruz bir yanına. Bir başka yanına, gerçekleri MTA Müzesi’nde dururken yapma dinozorlara yer açıyoruz. 80 dönüm arazinin üzerini kapatıyor, telefonlara bile girmişken bilgisayar oyunu 400 atari koyuyoruz içine. Tekray, çift ray trenlere yollar, teleferiklere hatlar çekiyoruz. Dünyanın ünlü hayvanat bahçeleri küçülür ya da kapanırken en büyüğünü yapmak için biraz daha genişliyoruz park içinde. Tayms (Thames) Nehri geçiyor yanından, parkın 50 dönümüne arıtma tesisi kuruyoruz ayrıca. Bunların yanında lokantasıydı, büfesiydi, tuvaletiydi derken daha ne kadar yapılaşacağını kestiremiyoruz. Daha yeni 700 milyon (trilyon) liralık ek bütçe ayırdık bu işlere. Yeterse artık. Bu parkın orasına burasına kooperatifler, büyük alışveriş merkezleri, orduevleri, otomobil servisleri yapılmış zaten. Elçiliği ve parlamento üyelerine dinlenme tesisi eksikti, yakında onlar da belki daha neler neler olacak. Av için tasarlanmış ama 1637’de halka açılmış Hayd Parkı, böylece tarihi ve doğal özellikleriyle beton-asfalt yanında tarihe de gömmüş oluyoruz.



Çiftlik örnek olsun

İngilizler’in yüreğine inmiştir bu satırları okuyan olduysa. Hükümet Konağı’na yürümeye başlamıştır yazıyı ortasında bırakan. Oysa Atatürk Orman Çiftliği’ne yapılanların, Hayd Park’a yapıldığını hayal etmeye çalışıyorduk. Parkken bile turistlerin ziyaret ettiği Hayd Park’a çevireceğimize, bir beton ve yozlaşma anıtına dönüştürüyoruz kentin ortasında kalan tarihi ve doğal bir nimeti. Üstelik İngiliz kralı ya da kraliçeleri, parasıyla alıp, halka bağışlamamış Hayd Parkı. “Bu parkı koruyun, tarımı geliştirin burada, mesirelerde halk dinlensin” diye bir vasiyetleri de yok. Ama 250 hektarlık araziyi gözleri gibi koruyorlar hala. Halbuki ne biçim alışveriş merkezleri, hayvanat bahçeleri, lunaparklar, betonlar, asfaltlar yapılır, tam şehrin göbeğinde. Biz yapalım da örnek olsun, onların da aklı başına gelir birgün.



90 yaşını göremeyecek
Bu bilince yabancı değiliz biz. Kale’yi, tarihi evlerini, derelerini, bağlarını böyle kaybetti Ankara. Şimdi Hacı Bayram’da, Hamamönü’nde, Kale’de yeniden yapmaya çalışıyoruz eskisini. Sıra Atatürk Orman Çiftliği’ni bozup, yeniden yapmaya geldi. Devletin kurucusunun vasiyetine rağmen. 380 yaşındaki Hayd Park’ta turistler sincaplarla gezerken Atatürk Orman Çiftliği, 60 yıllık tırtıklamaların sonunda 90’ıncı yaşını göremeyecek anlaşılan. Tarih ve doğa bilinci, bir kez daha ergenlikte kalıp, olgunluğa geçemeyecek.

31 Mayıs 2011 Salı

ANKARA DİNOZORLARI


31.05.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi


Dinozor var efendim Ankara’da. İri yapılı, keskin dişli, silip, süpürebilen bildiğiniz dinozor. İskeletine bile bakarken eliniz, ayağınız boşalıyor. Bir kaburga kemiği, kazara kafanıza düşse beyin faaliyetlerinizdeki tarih algısı alt-üst olur. Bilim camiasında, yırtıcılık ya da  efendilikleri konusundaki çelişkili görüşler, kesin bir kanaat sahibi olmamızı engelliyor. Gelmiş, geçmiş, mevcut dinozorların, bilimin ışığıyla aydınlatılmasını ısrarla bekliyoruz.



Erken dinozorluğum

Yıl 1987. Ankara Üniversitesi’nin, o zamanki Basın-Yayın Yüksekokulu, bugünkü İletişim Fakültesi’nin, meşhur okul gazetesi ‘Görünüm’ için bir araştırma yazısı hazırlamak istedim. Bugün anlı-şanlı pek çok gazeteci, Görünüm’ün tezgahından geçmiştir; ünü oradan gelir. Konu: Arkeoloji. O yaşlarda, arkeolojiye karşı saplantılı bir ilgi baş göstermişti bende. 20’li yaşlarında, İletişim Fakültesi’nde, arkeoloji araştırması yapma düşüncesini, aklım erdikçe daha farklı değerlendirir oldum; bende de bir dinozorluk varmış Allah için!



Dinozorluğun kökeni

Öğrencileri, okuldan soğutmayı göze alamayan hocamız Nevzat Dağlı, yazımı Çorum Gazetesi’ne göndermekte bulmuştu çareyi. Ortada yapılmış bir araştırma, emek var, kıyamamıştı. 15 ve 16 Ocak 1987 tarihli Çorum Gazetesi’nin sayfalarında, öğrencilerini korumak uğruna, kendi memleketlilerine kıymıştı!



Çok şaşırdığım bir bilgiye, bu araştırmayı yaparken ulaşmıştım: Ankara’da dinozor vardı, mamut vardı, milyonlarca yıllık fosiller vardı. Nasıl yani? Evet, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün  (MTA) içindeki Tabiat Tarihi ve Madencilik Müzesi’nde ikamet ediyorlardı. Gittim, oradalar hakikaten. Ağzım açık müzeyi gezerken bir yandan da Ankara’da dinozorluğun, zaten derin bir kökeni olduğuna ilişkin düşüncelere garkoldum.



140 milyon yaşında

Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün, Tabiat Tarihi ve Madencilik Müzesi, 6 yıllık bir aradan sonra kapılarını, tekrar ziyaretçilere açtı. Türkiye’nin, alanındaki tek müzesi, dünyanın en önemli müzelerinden. Yanlış inşaat nedeniyle kapanan müze, yenilenerek ve sağlamlaştırılarak yeniden açıldı. Müze sakinlerinin en yaşlısı, 140 milyon yıldır yeryüzünde. 140 milyon yaşındaki Allosaurus, 15 milyon yaşındaki mastodont fosili, 3500 yaşındaki fil iskeleti, hepsi müzede.



Çocuklar müzeye

Evren ilçemizde, mamut ve dinozor kalıntılarını kapsayan kazılar sürüyor. Kazan ilçemizin  dudak uçuklatır cinsinden fosilleri de çıkmaya devam ediyor. Allahtan bunların sergilenebileceği müze yeniden açıldı. Yoksa çocuklarımıza nasıl tanıtacaktık?


Dinozorların, bir beden bir de ruh hali var. Gelişen koşulları algılayamadığı, uyum sağlayamadığı ve mücadele edemediği için bedenen yokolmuştur dinozorlar. Ancak ruh hallerinin sindiği bazı insanoğlu, dolaşıyor olabilir aramızda. Gelişime her zaman açık Ankara, zarar görecekse yaşayan dinozor ruhlarından görecektir. MTA’nın, Tabiat Tarihi ve Madencilik Müzesi’ne götürün çocuklarınızı. Götürün ki “dinozor” dediğimizde, sokakta dolaşanın neye benzediğini bilebilsinler!