bülent tanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bülent tanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2014 Çarşamba

BAŞKAN İYİ


17.01.2014 Milliyet-Ankara Gazetesi



Gece kulaktan kulağa yayılmaya başladı, sabah, internet sitelerine düştü; “Tanık, kalp krizi geçirdi!” Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık’ın kalp krizi geçirdiği haberi, tüm Türkiye’ye, internet olunca tüm dünyaya yayılmış oldu. Bir hafta önce Perşembe günü (dün), öğle yemeğinde buluşmak üzere Tanık’la sözleşmiştik. “Aman ne oluyor?” diye telefonlara sarıldık. Basın bürosu her ne kadar “Bir şey yok” dese de gazeteciler kurtlu olur, gözüyle görmeyince inanmaz çoğu.



Krizli Başkan seke seke!
Bazısı da işkilli olur, gözüyle gördüğüne de inanmaz. Yarı işkilli tayfasından hemen aradık, buluşmanın akıbetini sorduk. “Buluşma tarihi ve saati hala geçerli” dediler. Editörümüz Ömür Ünver’le kafamızda soru işaretleriyle çıktık, soru işaretleri eksiksiz buluştuk.



Önce ‘kül yutmaz’” süzmeleriyle bir röntgenini çektik Başkan’ın. Dış görünüş iyi. Çankaya Belediye Başkanlığı’ndan çıktık, Sakarya Caddesi’nden yemek yiyeceğimiz lokantaya yürümeye başladık. Baktık vatandaşların geçmiş olsun dilekleri arasında neredeyse sekerek gidiyor Bülent bey.



3 ay öncesi var
Ön tetkiklerimiz olumlu sonuç verdi. Yarı işkilli olanlar, ön tetkikle yetinmiyor. Oturduk, muayene başladı. Konunun 3 ay öncesi var, oradan başladı Bülent Tanık:



3 ay önce, Mehmet Haberal hoca, tahliye olduktan sonra ziyaretine gitmiştim. Konu nasıl oraya geldiyse sağlığımı konuşmaya başladık. Bir kontrol yaptırmadığımı öğrenince lafın ortasında, alelacele başhekimi arayıp beni kontrol ettirdi. Bir damarda bir uç gördüler, tehlike yaratmayacak kadar küçük olduğu için temize çıktım. Daha sonra İstanbul’da yine eşimin zoruyla bir kontrole girdim, o da aynı şekilde çıktı. O sonuçlarla yeniden Başkent Üniversitesi’ne geldim. ‘Bir anjiyo yapalım, kafanızı meşgul etmesin’ dediler ve anjiyo yapıldı. Olay bundan ibaret. Akşam oldum, gördüğünüz gibi sizinleyiz.



"Kalp krizi mi geçirmek gerekiyormuş"
Yemek sırasında geçmiş olsun telefonları devam ederken “Bunca iş yaptık, basında yer almak için kalp krizi mi geçirmek gerekiyormuş” diye şakasını da yaptı Bülent Tanık. Gazeteci milleti isterse haberin nasıl hızlı yayıldığına da tanıklık etmiş oldu böylece.



Yemeğin ardından, gezmek nasip olmamıştı, yeni Belediye binasını gezdirdi bize. Herkesin kullanımına açık Basın İletişim Bürosu’nu da gördük. İnternetten televizyon yayınına başlamak üzere test yayınları devam ediyor. İlk canlı yayınlarını yapmak bize nasip oldu. 2 dakikalık canlı yayında, çok şahane geveledim, televizyon hayatım başlamadan bitti!



Velhasıl kelam efendim, yemekten sonraki takatini de değerlendirirsek muayene sonuçlarını açıklayabiliriz; Başkan iyi.

7 Kasım 2013 Perşembe

YEŞİLLE BARIŞIK


05.11.2013 Milliyet-Ankara Gazetesi



Son dönem bütün belediyelerimizin bir gayretini alkışlarla izliyorum hep. Hem Ankara’nın içinde hem de bütün ilçelerinde…  Yarışırcasına parklar yapıyor, yeşil alanlar açıyorlar ya, kendi arazimden altın çıkmış gibi seviniyorum. Bir kentte, ‘insanı ve çevreyi gözeten her şeyin en güzeli’ diyebiliriz bu yeşil alanlar için. Öncelik yeşile verilmişse eğer, insanın insanlıktan çıkmadığı bir kent ya da mahalledir diyebiliriz oraya.



Sanki oksijen solumuyorlar
Üst üste yığılmış beton bloklar ve asfalttan oluşan bir kent, modern bir kent olamaz. İnsanın, yozlaştığı yerdir orası. Doğa, insandan bağımsız bir şey değil, insanın parçasıdır çünkü. Değilse niye ilk tatil gününde kendini toprağın, yeşilin ve suyun olduğu yere atmaya çalışır insan? Üstelik bazen kilometrelerce yolu göze alıp, şehir dışına kaçar. Kenti bozup, düzeltmeye çalışmak yerine baştan planlamanın faydaları, saymakla bitmez.



Kalabalıklaşan kentler, yoğun beton ve asfalt baskısı altında. Bunun önemli bir kısmı da rant yüzünden. Bulduğu boşluğu  betonlaştırıyor, delik kalmasına tahammül edemiyor rant canavarı. İstanbul, çocuğunuzu çıkarabileceğiniz 20 metrekarelik yeşillik kalmayan semtlerle doldu. Hala bahçeli apartmanı yıkıp, bahçesini de inşaata katma derdindeler.  Rantın kolay ve tatlı getirisinden başı dönenler, oksijen solumuyor sanki. Parası neyse verilip, alınabilen bir şey galiba onlara göre.



Bir yandan yaparken
Ankara, uzun zamandır Atatürk Orman Çiftliği’ndeki  gelişmeleri tartışıyordu bir de ‘ODTÜ Ormanı’ diye bildiğimiz Atatürk Ormanı eklendi tartışmalara. Ağaçlar kesiliyor, binalar, yollar yapılıyor, kimi ihtiyaçtan kimi ihtiyacın yanlış yerde giderilmesinden şikayet ediyor, araya Konya Yolu genişletmesi, Yenimahalle’deki Şentepe teleferik inşaatı da karışıyor ancak yeşil, başkentte, tartışmanın merkezinden bir türlü çıkamıyor. Üstelik bu tartışmalar, yukarıda her hafta yeni parkların açılışını alkışladığımız Ankara’da oluyor. Ya yeşil politikasının ayarını tutturamamışız ya da plansızlığın acısını çekiyoruz.



“AVM yapabilirdik”
Geçen Cuma Çankaya Belediyesi’nin açtığı Çansera Kent Bahçesi’ni gezdirdi Başkan Bülent Tanık. Dibinde, ODTÜ Ormanı’ndan geçirilen yeni yol inşaatı. Tanık’ın bir cümlesi takıldı kaldı aklıma; “Moda şimdi, buraya büyük bir alışveriş merkezi de yapılabilirdi!” Daha son düzenlemeleri bitmediği halde genci yaşlısı parkta geziyor, yürüyor, çocuklara hava aldırıyordu. O bölgede ne büyük ihtiyaç olduğunu da kendi ağızlarından dinledik. Yanındaki MTA’nın bahçesiyle yeşil bir kuşağa dönmüş çorak arazi. Yerinde, bir büyük alışveriş merkezi hayal ettim. Ohh, olsaydı gelsin paralar!



Plansızlığın tartışması
Yeşili kesip, “Başka yere daha fazlasıyla dikeceğiz” demek biraz da “Senden geçtik, gelecek nesile inşallah” demek gibi. Onlar ağaç olana kadar zaten dibindeki toprağa karışmış olurum, benim günahım ne? İkincisi; ODTÜ’de olduğu gibi, “Siz de kesmişsiniz zamanında” savunması. “Aynı itirazı zamanında siz niye yapmadınız” diye sormazlar mı; “Niye seyrettiniz kesilişini?” diye. Plansızlığın ve ilgisizliğin dik alasına işaret ediyor bu kısır tartışmalar.


Yeni nesil başkanlarla yeşili planlarına dahil eden bir belediyecilik gelişiyor Ankara’da. Günü geldikçe plansızlığın sancılarını çekeceğiz ama yeşille barışmaya çalışıyor. Bir yandan yapıp öbür yandan yıkarak olmaz tabii bu barış. Varolanı özenle korumalı, üzerine eklemeliyiz günden güne.  Herkesin oksijeni ayrı değil; kim, neci olursanız olun, isteseniz de istemeseniz de hepimiz bu aynı havayı soluyacağız.

24 Ekim 2011 Pazartesi

ANKARA’YA YAKIŞIR ANKET SONUCU


21.10.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

29 Ekim’de tam bir yıl olacak. Ankara Valisi Alaaddin Yüksel, “Ankara, Ankaralı’nın gündeminde değil” demişti. Aklımca yanıt bulmaya çalışmış, “Kent planlamasında, dokusunda, eğitiminde bir kopukluk olduğu kesin. Belki tepkilerine karşılık alamamak köreltmiştir aidiyet duygularını” demiştim. Bir yıl sonra açıklanan bir anket sonucuyla ikimizin kaygıları da tescillenmiş oldu adeta.



İlgisizlik markası

Türk Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) yaptırmış anketi. 2 bin 912 kişi ile yüz yüze yapılmış. Yöneticilerimizi, ne kadar tanıdığımızı sormuşlar. Ankara’ya yakışır ilginç sonuçlar çıkmış. Okur okumaz “İlgisizlikte marka: Ankara!” diye slogan buldum başkent için. Markaysa marka işte. Reklam tabelalarını kaplasın!



Gökçek’i tanımayan var

Sayıları yuvarlayarak bakalım. Ankara Valisi’nin adını soyadını, 10 kişiden bir kişi bilmiş. Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’inkini 3 kişiden 2’si. 17 yıllık Belediye Başkanı’nın adını bilmeyen var. Yani 100 kişinin 35’i, bin kişinin 350’si Melih Gökçek’i tanımıyor. Türkiye tanıyor, nasıl bir ilgisizlikse 3 Ankaralı’dan biri tanımıyor.



Nezaket çerçevesinde “Pes!” demek istiyorum. 30 yıldan aşağı görev yapanın işi zor. Valimiz Alaaddin Yüksel’e, 15 yıl daha sabretmesini, bu arada kendini salmayıp, moralini yüksek tutmasını, hala bir ümit olduğunu anket sonuçlarından değerlendirmesini öneriyorum.



Şaşırtan başkan

Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar’ın adını soyadını 10 kişiden 4 kişi, Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık’ı, 10 kişiden 3 kişi bilmiş. Şaşılacak oranı, Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu gerçekleştirmiş; 10 kişiden 5 kişi yani yarısı. Derhal arayıp, sırrını soracağım: “Bu kadar kısa sürede bu kadar tanınmayı nasıl becerdiniz?” diye. Adım bilinmesin, ne kadar Ankaralı bir başkentte yaşadığının farkında, onu bilmek istiyorum.



Asayiş berkemal

Ankara Emniyet Müdürü Zeki Çatalkaya’yı, 100  kişiden 1 kişi bilmiş. Bazı meslekler böyledir; az bilinmek ve görünmek başarıdır. Değilse sorun var demektir çünkü. İl Jandarma Alay Komutanı’nı, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı’nı ve Ankara Merkez Komutanı’nı hiç bilememişler. Hayra alamet, asayiş berkemal!



100 kişiden 95 kişinin mahalle muhtarını tanımadığını ya da  “Yöneticiler ne yapmış, takip eder misiniz?” sorusuna yarısının, “Hiç ilgilenmem” dediğini söylemeye gerek yok herhalde. İlgilenen, 100 kişiden 10 kişi. Yeni ve hızlı gelişmeler oluyor ama Ankara’da resim bu.



Ses geçirmez Ankara

Ses stüdyolarının içi, bir tür süngerle kaplanır. Sesi emer. Ne içeri girer ne de dışarı çıkar ses. İçine girip, gırtlağınızı yırtarak dünyaya sövseniz, değil dünya, karşınızda oturan ses teknisyeni bile duymaz. İyiye de kötüye de tepkisiz Ankara, ne içeri ne dışarı ses geçirmez olmuş.


Tepkiye tepkisiz kalan yöneticilerin yarattığı bir ruh hali olduğunda ısrarcıyım. Sahip çıkmazsanız kent sakini de aidiyet hissini yitiriyor. Ummakla yetinelim; karşılık bulamayan Ankaralılar’ın, yeniden Ankara’ya sahip çıkması, ilgisizliğe maruz kaldığı yıllar kadar uzun sürmesin.

1 Temmuz 2011 Cuma

YAŞLIYA İYİ DOST OLUR MU ANKARA?


01.07.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

1990’lı yıllardı. Batı Medeniyeti denilen yönden, bir acayip haberler, yorumlar gelmeye başladı. Acayipliği, bizim terbiyemizde hiç olmayışından kaynaklanıyordu. Batı, yaşlı vatandaşlarının ekonomiye katkısı olmadığı düşüncesine kapılmıştı. Onları, üretmeyen, atıl, ekonomilere yük, geniş bir tüketici kitlesi olarak görüyordu. Toplumun sırtında bir kambur olduklarını ima eden makaleler yayınlanıyor, sigorta ya da diğer bakım masraflarıyla devletlerin, belini büktükleri düşüncesi yineleniyordu her fırsatta. Yaşlılar, gençlere hedef gösteriliyor, bir “Çöpe atın” demedikleri kalıyordu. Para, kendinden başka bütün değerleri yutan, yokeden bir karadeliğe dönüşüyordu.



2000’lerde tersine döndü

Sonra 2000’li yılların başında, tam aksi haber ve makaleler yayınlanmaya başladı. Çöpe atmaya kalkıştıkları yaşlıların, bilgi ve kültürün sonraki nesile aktarılmasındaki derin ve büyük katkısını fark ettiler. ‘Geniş Aile’nin önemi vurgulanmaya başlandı, ardı ardına özendirici filmler çeker oldu Holivut (Hollywood). Bilgi ve kültürel aktarım açısından en hassas nokta, özellikle torunlarla kurulan karşılıksız ve sağlıklı iletişimde yatıyordu. Yani dedeler ve nineler, çocuklarından çok torunlarını büyütecek ömre sahip olmalıydılar.



Peki gözü dönmüş para şehveti, bilim adamlarının uyarılarından etkileniyor muydu? Amerikalı yönetmen Maykıl Muur’un (Michael Moore) Sicko (Hasta) filmindeki şu sahne aynen duruyor aklımda: Bir hastane, getirisini beğenmediği için olsa gerek, çok yaşlı ve kendini bilemeyecek durumdaki hastasını sokağa bırakıyor. Bir taksi tutup, kadını bindiriyor, başka bir hastanenin önüne bırakması için taksiciyi tembihliyorlar. Adam sokağın ortasında kadını bırakıp, kaçıyor. Yarıçıplak kadın, fark edilene kadar bekliyor soğukta. Akla sığmayacak başka örneklerle sürüyor belgesel film. Dünya’da süpergüç olmanın, devlet olmaya yetmediği endişesine kapılıyorum.



Ankara’da Yaşlanmak ta Güzeldir

Daha önce kimsesizler ve evsizler için yapılan çalışmayı yazmıştık. Geçen hafta Onkoloji Hastanesi’de, hem hastaların hem yakınlarının mağduriyetini gideren çalışmalar, yenilenmiş haliyle haber oldu. Ankara yatırımlarından başımızı kaldırıp, değinemediğimiz bir çalışması daha var Ankara Valiliği’nin; Yaşam Destek Merkezi. “Ankara’da Yaşamak ta Yaşlanmak ta Güzeldir” gibi kulağı okşayan bir sloganla yalnız yaşayan yaşlılar, engelliler ve kronik hastalara destek oluyor, gözetiyorlar.



Kayıtlarını bilgisayara girip, kolay taşınabilir bir cihaz veriyorlar hastaya. O andan itibaren bir düğmeye basma uzaklığında oluyor yardım. 7 gün 24 saat açık bir hizmet. Düğmeye bastığınız an, kişisel bilgileriniz, geçirdiğiniz hastalıklar, aldığınız ilaçlar, yakınlarınız ve komşularınızın bilgisi anında görülebiliyor. Sosyal hizmet uzmanı devreye girip, hızla yönlendiriyor ilgili kişileri.



İyi dost olurlar

Değerli birikimdir  büyüklerimiz. Girişte anlattıklarımızla binlerce yıl süregelen büyüğe saygı anlayışını kıyaslamak lazım. İnsan, doğuyor, büyüyor, yaşlanıyor. Her aşamasında işlevleri var. Yoksa doğar, büyür, yaşlanmasına gerek olmazdı. Devlet, doğumundan ölümüne sorumludur herkesten. Herkese de elinin değdiği kadar devlettir.


Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık, "Yaşlı Dostu Kent olacak Ankara” demişti. Ben de ‘Yaşlı Dostu Kent Ankara’da biraz değinmiştim yaşlılarımızın sorunlarına. Ankara Valisi Alaaddin Yüksel, “Ankara’da Yaşamak ta Yaşlanmak ta Güzeldir” diyor. “Böyle devam etse yaşlıya iyi dost olur bence Ankara!” diyorum. “Tam değil ama böyle devam ederse olur” diyorum!

26 Mart 2011 Cumartesi

BEHZAT Ç. ÇUVALDIZI


25.03.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Pata pata sesler yaklaşıyor arkamdan. Dönüyorum, Hayalet, Akbaba, Harun, Behzat Ç. iş üstünde, töhmetli bir zatı kovalıyorlar. Beni görünce Behzat Ç. duruyor, diğerleri kovalamaya devam ediyor. Arkalarından “Bırakmayın la, geliyorum şimdi” diyor, ellerini beline koyup, bana yöneliyor, “Bütün Türkiye’nin dilinde, sen bizi niye yazmıyon la?” diyor. Bu deli fişeği başıma sarmaya niyetim yok, tanımazdan gelip, “Anlayamadım?” biçiminde soran bakış atıyorum. “La numara yapma, biliyorum, izliyorsun. Niye görmüyon bizi, niye laaa?” diye ünlüyor. Güven Park’ın güvercinleri uçuşuyor ürküp. “Şu an zihnimde yazmaya başladım bile, istirham ediyorum müsterih olunuz azizim” diye kıvrak ve etkili tavır koyuyorum. Dik dik bakıp, töhmetlinin arkasına düşüyor.

Belgesel gibi
Bir televizyoncu gözüyle her yeni başlayan yapımı, mutlaka kanaatim oluşuncaya kadar izlerim. En fazla 15 dakikamı alır oluşması. Işık görürsem birkaç bölüm fırsat tanırım aksaklıkların giderilmesi için. Gidermeyenler, gider! Ancak bu Behzat Ç.’nin, ilk günden, ilk andan müptelası oldum. Teknik açıdan, oyunculuk açısından, gerçekle örtüşmesi açısından farklıydı. Bir televizyoncu olarak susuzluğumu gideren, teknik olarak tarz yaratan, tekdüzelik içinde tavır üreten bir vahaydı Behzat Ç. Yapay değil, belgesel gibiydi.

Bitmemiş doğum süreci
Eski tarz polis içinde bile Behzatlar, tek tüktü. 2011 yılına kadar gelmeyi becermiş Behzat Ç., tamamlanmamış bir değişimin, dönüşümün ızdırabını simgeliyordu. Küfür ediyor, dayak atıyor, bazen yasalara kafa tutuyordu ama bir yandan da terbiye etmeye çalışıyordu kabalığını. Adaletsizlik, adaletin geç tecellisi, bunu kanıksayan toplum onu kabalaştırıyor, sisteme uyumlu ağabeyi, sevgilileri, çalışma arkadaşları, buduyordu çıkıntılarını. Kollarından ve bacaklarından çekildiği bir gergiye gerilmiş, kendini yeniden tanımlamaya çalışıyordu. Taş kalpli Behzat, bir türlü doğamadığı için, yeri geliyor hüngür hüngür ağlıyordu. Cumhuriyet’le başlayan doğum sürecini, hala tamamlayamamış Türkiye gibi. Bir türlü doğasına uymayan şeyleri vücudundan, zihninden ayıklamaya fırsat bulamıyordu. Ancak bir ayıklama ya da netleşme iradesini koruyordu.

Çuvaldız Behzat
Bir profesörümüz, makalesinde, “Ankara’yı İstanbullular kurdu” diye yazmıştı. “A efendi, madem bu kudrete sahipti, niye İstanbul’da kuramadı yeni devletini İstanbullular?” diye içimde kaldı soru. Çünkü Ankaralılar’ın zihni netti, yeni devletten önce koymuşlardı tavırlarını. Anadolu’nun süzülmüş düşüncesi, Ankara’da eyleme dönüşmüştü. Bir Ankara polisi Behzat Ç., küflenmiş yönetimden, adaletten ve asayiş yöntemlerinden yılan Anadolu kanaatinin, çuvaldız gibi dürten uyarıcısıydı.. Rahatsız edici, izlerken bir yerine batıyor insanın!

Bu çuvaldız, çıksa çıksa Ankara’dan çıkardı. Bu ince öngörüye sahip senaristi kutlarım. Senaryonun ruhunu kavrayıp, bir tarz yaratan yapım ekibini, o ruhun gereğini fazlasıyla yerine getiren oyuncuları, kutlarım. Hepsini, İstanbul’un basmakalıpla beslenen ortamından, kafalarını, Anadolu’ya uzattıkları için kutlarım. İstanbul’un algısı, yine Türkiye’yi temsil edemiyor.

Elleri belinde, üstüme yürümedi Behzat Ç. “Bizi yaz” da demedi. Ona yakışmaz. Dese balonunu patlatmak, bir iğneme bakardı!

Not: Önceki yazım ‘Yaşlı Dostu Kent’ için Çankaya Belediye Başkanı, Bülent Tanık beyefendi aradılar. “62 yaşındayım, kendimden genç bile olsa elinde ağır çantayla birini görünce hala hamle ederim” diye başladılar. Yeni nesil ve terbiyelerinden bir başladık!.. Yaşlı Ankaralılar ve yazıda geçen aksaklıklar için ellerinden geleni yapacaklarını ifade ettiler. İlgisine çok teşekkür ederiz.

23 Mart 2011 Çarşamba

YAŞLI DOSTU KENT


22.03.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Ankara değil, peşinen söyleyeyim. Zaman zaman yaşlı Ankaralılar’ın yaşadığı zorlukları, şahit olduğum kadarıyla dile getirmeye çalışıyorum. ‘Yaşlı Dostu Kent’ kavramı, 18-24 Mart arası ‘Yaşlılara Saygı Haftası’ nedeniyle Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık tarafından seslendirildi. Tam da aradığım kavramı bulmuşlar. Okurlarımızdan gelen şikayetler, gözlerimle görüp, kulaklarımla duyduklarıma bakılırsa ‘Yaşlı Dostu Kent’, Ankara değil.

Duraklarda, metroda
Ara ara otobüs bekleyen yaşlıları yazmıştım; ne altına sığınabilecek, ne oturarak bekleyecek otobüs durağı fakiri Ankara’da. Bacakları kaldırmayıp, kaldırımlara çöken teyzeleri, amcaları anlatmıştım. Yağmur altında, sabırla ıslanarak beklerler. Aynı sabrı, güneş altında kavrulurken gösterirler. Geçtiğimiz yaz, 45 derecelik sıcaklarda, geciken otobüsleri bekleyen yaşlıların, çektiği eziyeti paylaşmıştım. Gelen otobüsün, yüksek basamaklarında kalışlarına girmemiştim.

Birçok durağında yürüyen merdiven olmayan, olanların da çoğunlukla yürümediği metroda, dinlene dinlene tırmanan yaşlı teyzeleri yazmıştım; asansörden haberleri olmadığı için, onlara dağ gibi gelen dik merdivenlerle mücadelelerini. Asansörü gösteren tabela yok, uyarı yok. Yaşlılar için ayrıca sesli bir anons gerektiğine kanaat getirdim. Yaşlı dostu değil, yürümeyen yürüyen merdiven dostu kent Ankara!

Metroya binince, yer vermeyen gençleri yazmıştım. Ara sıra “Lütfen yaşlı ve hamilelere yer veriniz” anonsu yapılıyor. Sözü bile edilmemesi gereken, ne kadar ayıp bir anons. Hepsinin kulağında kulaklıklar, müzik dinlemekten anonsu duymayan gençler, yabancı ülkeye gelmiş angus şapşallığıyla oturuyorlar. Yine kalkıp, biz yer veriyoruz. Öyle öğrendik çünkü büyüklerimizden.

Kaldırımlarda
Geçen ay, İtfaiye Meydanı’ndan, Ulus Meyda’nına doğru, düzensiz, çukurlu, tümsekli kaldırımlısından Sanayi Caddesi’ne girdim. Bir teyzemiz, kaldırımda yürümekte zorlanıyordu. Ben zorlanıyordum, o ne yapsın. Düz bir yere kadar koluna girdim. Şikayet etti tabii sürekli, seyahatimiz sırasında. Alışığım; kaldırımlarda, karşıdan karşıya geçerken merdiven tırmanırken bulamadığı adrese götürürken çok teyzemizin, amcamızın koluna girdim. Öyle öğretmişti çünkü büyüklerimiz, öğretmenlerimiz.

Bir haber
Bir haber: Türkiye’de ilk kez Keçiören Belediyesi’nce başlatılan uygulamayla aileler, sosyal ve kültürel etkinliklere katılacakları ya da tatile gidecekleri zaman, yanlarında kalan yaşlıları, Belediye’ye ait misafirhaneye bırakabileceklermiş. Hizmet, ücretsizmiş. ‘Yaşlılara Saygı Haftası’da çıkan bir haber. İyiliğini, kötülüğünü, kestiremediğim bir haber. Yani kestiriyorum ama bugünkü terbiye ve saygı sınırlarını kestiremediğim için değerlendiremediğim bir haber. Böyle öğrenmemiştik büyüklerimizden.

Özürlü kent
Bir kent, içindeki herkesi gözetmekle yükümlüdür. Sahiplenme ve kentlilik bilincinin oluşması için de önemlidir bu. Ankara’nın, ‘Yaşlı Dostu Kent’ olamaması, özürlü bir kent olduğunu gösterir. Saygı ise daha genel, ülkenin huzurunu, geleceğini etkileyen bir kavramdır. Seviyesi, neye layık olduğumuzu gösterir. Şu andaki seviyeden gelecekte, saygısızlığı hak eden yaşlılar yetiştirdiğimiz izlenimi oluştu bende. Maalesef!.. Neden yaşlıları düşünmeyen, saygıyı öğretmeyen bir millete dönüştük acaba biz?

‘Yaşlılara Saygı Haftası’nı kutluyor, saygıyla büyüklerimizin ellerinden, bir kez daha öpüyorum.

8 Ocak 2011 Cumartesi

12 EYLÜL GİBİ İŞHANI

07.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

12 Eylül 1980 gibi… Yağmurun altında, solan yaprakların rengarenk cümbüşü içinde el ele tutuşan sevgililer gelir şimdi o günden hiç haberi olmayan gençlerin aklına. Romantik bir sonbahar gününden bahsediyor sanırlar. Hiç öyle bir gün değil o gün. Şimdi gençlere masal gibi gelen o gün, bu milletin iradesiyle uyuşmayan bir darbeye uyandığımız gündür; bir ülkenin, kültürünü, aydınlarını, yaşam sevincini emen, kişiliğini kaybettiren, gözlerinin ferini solduran askeri darbeye uyandığımız gün. O günün gelişinden insanlar habersizken binalar haberdarmış meğer. Hem de Kızılay’ın göbeğinde…

12 Eylül habercisi binalar
Harabeyken bile yıkmaya kıyılamayacak o kutu gibi güzelim Kızılay Binası’nın, yıkılmadan önce çığlığını duymamış kimse ’80 öncesi. Ferah feza Kızılay Parkı’na kıyılırken anlayamamışız; içimiz gibi aklımızın, ciğerlerimizin de daralacağını. Benzer acıyı, 450 yaşındaki Mostar Köprüsü bombalanıp, yıkılırken de duymuştum. Ağızlarda sakız gibi dolanan 'soykırım' sözcüğünün simgesi gibiydi o yıkım. Bir köprüyü değil, kültürü yok ediyordu. Sonra bir gudubet kondu güzelim Kızılay Binası ve Parkı’nın yerine. “Ben buraya oturabiliyorsam eğer!.." diyordu sanki. Anlayamadık işte.

Bir haberci daha vardı, onu da kavrayamadık; SSK İşhanı. Gudubet Kızılay Binası’ndan daha önce, 1979 yılında bitmiş, 12 Eylül 1980 ruhuna çok yakışır görüntüsüyle Kızılay’ın, bir diğer köşesini soldurmuştu. Sakarya Caddesi’ni, Kızılay’dan koparmış, cıvıl cıvıl caddenin tepesine, başkentin merkezine, kültürsüzlük, kabalık ve kişiliksizlik anıtı gibi dikilmişti. SSK İşhanı, 12 Eylül’dü. Oysa 12 Eylül’den önce varlığıyla uyarmış, onu da anlayamamıştık. Bir başka solgun zombi, yaşam enerjisini emmeye devam ediyordu başkentin.

Korktuğumuz başımıza gelmese
Geçtiğimiz hafta Çankaya Belediyesi, yaklaşık 50 milyon (trilyon) lira ödeyerek bu zombiyi satın aldı. Meydan yapmak dahil, projelerini anlattı Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık. Büyükşehir Belediyesi’yle alışıldık iletişim başladı: “Meydan yaparsanız destek veririm, projelerinize destek vermem” dedi Melih Gökçek. “Korktuğumuz başımıza gelmese yeni bir tartışma başlayıp, 30 yıl daha beklemesek” dedim ben de!

12 Eylül 1980 öncesinde başlayan ancak ardı alınamayan kültürsüzlük ve kişiliksizlik simgesi bu abidenin yıkılmasında hemfikir olun lütfen. Eninden boyundan küçülmüş Güvenpark, kaldıramıyor soluklanmak isteyen kalabalığı; Kızılay Parkı’nın hatırına, bir parkla yükünü hafifletin. Yer altına otoparkınızı yapın, Sakarya Caddesi’ni açın, ferahlatın. Ankara’nın buçuk ‘İstiklal Caddesi’ni, tamamlayın.

Derhal işbirliği
Sayın Bülent Tanık, 50 milyon verip, bir arazi değil, 30 yıl önce kaybettiğimiz bir değeri geri aldınız. Doğru; 50 kuruşa verdiği güzelliği, 50 liraya çirkin olarak almak zoruna gider insanın. Ancak hatanın bedeli buysa katlanmalı Ankara. Çankaya Belediyesi ve Büyükşehir Belediyesi’nin, hiç zaman kaybetmeden el sıkışmasını, başkentin merkezi için, tarihi görevlerini üstlenmelerini bekliyoruz. Bu işbirliği, emin olun, herkesin takdirini kazanacaktır. Ve lütfen üfleyin artık şu solgun 12 Eylül tozunu başkentin üzerinden.