kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2018 Cumartesi

ANKARA KİMLİĞİNE GÖÇMEN ETKİSİ


30.06.2018 Milliyet - Ankara Gazetesi

Ankara, gelene kucağını açan bir şehir. ‘Kozmopolitlik’ dediğimiz karışık yaşamaya açık olmuş hep. En azından Türkler’in yerleşmesinden bu yana öyle olduğunu biliyoruz. İpek Yolu üzerinde bir ticaret merkezi, yolların kesiştiği bir kavşak olması kadar bizim kolay kaynaşma özelliğimizle de ilgili bir şey bu kucaklayıcılık. Ancak “Biraz fazla mı açıldı acaba?” dedirtecek gelişmeler yaşıyor özellikle son 25-30 yıldır.

Yeni devletin kuruluşundan ve başkent oluşundan bu yana yaklaşık 95 yıldır göç alıyor Ankara. Kimi zaman yavaşlıyor kimi zaman artıyor göç hızı. Buna karşın kendine has kültürünü, gelenek-göreneklerini, mutfağını koruyabilmiş bir şehirdi. Baskın kişilik özelliklerine karşın dışarıya da gelene de açıktı.
Ödüllü İller Bankası binası geceyarısı yıkılmıştı
İmdadı duyulmuyor
Maalesef bu niteliği, kimliğini, kişiliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor artık şehri. Göçlerle gelenler, şehre uyum sağlamak yerine şehri kendilerine benzemeye zorluyor, kültürel dokusundan tarihi dokusuna bir tahrip ve yok edilişle karşı karşıya kalıyor Ankara. Bir de Ankaralı olmayan yerel yönetici ve vekillerin duyarsız yaklaşımlarını ekleyin, boğulan şehir, imdadını duyuramaz oluyor cihan aleme.

Mültecilerle açılan gedik
Şehrin kimliğini tehdit eden yeni bir unsur daha oluştu bunlara ek olarak; mülteciler. ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sibel Kalaycıoğlu hocamızla 15 Mart 2017’de yaptığımız söyleşide bu tehlikeye şöyle dikkat çekmişti:
“..Dahası yeni göçmenlerimiz var; Suriye ve Iraklılar. Ankara profilini tamamen değiştiren bir göç bu. Çünkü kendi içi­ne kapalı bir yaşam biçimi ve alanı oluşturuyor, yerli halktan tamamen kopuk bir yaşam sürüyorlar. Al­tındağ, Gülveren civarın­dalar ve şehrin kimliğini değiştirecek bir göç bu..” demişti.
Altındağ Önder Mahallesi Suriyeliler'in yoğun olduğu semtlerden
Belli semtlerde kümelenip, kendi içinde kapalı bir yaşam sürüyor, kendi toplumsal ve ticari yapılarını oluşturuyor, hatta bazı alanlarda yerlisiyle gerilime neden olan rekabeti zorluyorlar. Onlar da Ankara’ya uymak yerine Ankara’yı kendine uydurma yolundan gidiyor. Her ne kadar devletin pek çok uyumlaştırma girişimi olsa da bir kaplumbağa gibi içine kapanan kümeler, yeni bir gedik açıyor aslında Ankara’nın şehirleşmesi ve toplumsal yaşamında.

Her şehir için geçerli bir tehlike ve kaygıdan bahsediyoruz. Bunlar hemşehri derneklerine de mültecilere de bu şehri tanımdan, anlamadan yönetmeye çalışan yöneticilere de anlatılmalı. Ekmeğini yediğin, havasını soluduğun şehir, doğduğun topraklardan daha kötü muameleyi niye hak etsin?
İsmetpaşa da mültecilerin tercihlerinden

Kişiliksizleşiyor
Başkentler herkesin şehridir ama bu, o şehrin kişiliğini sulandırmak, kültürünü yok etmek anlamına gelmemeli. Tarih, kültür, gelenek-görenek kolay üretilen, elde edilen şeyler değildir; yüzlerce, binlerce yılın süzülmüş derin bilgi ve tecrübe birikimine dayanırlar. Koruyamazsanız sizden gider, sizinkini de korumazlar sonra.

Ankara’nın yumuşak yüzü, nüfusun 3’te 1’i Ankaralı olduğu halde kaybettiriyor Ankara’ya. Pervasızca üstüne çullanan bu ‘kişiliksizleşme’ baskısı, devletinden yerel yöneticisine, ciddiye alınmalı artık.

10 Nisan 2017 Pazartesi

DESTEK OLUNACAK ETKİNLİKLERİMİZ



08.04.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Uluslararası festivallerde merkez olacağına merkezliğinden uzaklaşıyor Ankara. Elinde olanı İstanbul’a kaptırıyor. Oyuncularını, yönetmenlerini, ressamlarını, mimarlarını, reklamcılarını, akademisyenlerini, işadamlarını kaptırdığı gibi, elinde kalan iki tutam etkinliğine sahip çıkmakta tereddütlü, sek sek oynar gibi düzensiz sıçramalı sürdürüyor desteğini. 

En eskileri
Başkentin köklü festivallerinden biri, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nın düzenlediği Ankara Müzik Festivali ki şu anda 34’ncüsü sürüyor (4-30 Nisan arası), diğeri 20-30 Nisan arası 28’incisi yapılacak olan Ankara Uluslararası Film Festivali. Bu ikisi en eskileri. Ancak markalaştıkları halde her yıl destek yarışına girileceğine, her yıla sıfırdan başlıyor, kurum ve firmalara kendilerini anlatmaya çalışıyorlar. Biri 34 yıl, biri 28 yıldır aralıksız sürdürüyor bu çabasını.


Değer üretmede ve bunu başka şehir ve ülkelere kaptırmada mahir Ankara’nın marka olmuş sosyal etkinlikleri, azla küçükle yetinmeye alıştırılıyor. Çırpınması, eksilmesi ya da sona ermesi, rahatsız etmiyor kentin idarecileriyle ileri gelenlerini. Ürettiği değerlerin kaymağından başka şehirlerin yararlanmasından gocunmuyor kimse. Varlık nedeni bir niteliğine sahip çıkamayan başkentin muhatabı, görmeyen, duymayan, konuşmayan 3 maymun.


Haklarını veremiyoruz
23-26 Mart tarihleri arasında Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı ARTANKARA düzenlendi. İlki 2015 yılında yapılan fuarı, bu yıl 40 bin kişi gezdi. İlk yıl 17 bin, ertesi yıl 32 bin kişi gezmiş, bu yıl 40 bine ulaşmıştı ziyaretçi sayısı. Katılımcılar da yıldan yıla artış ve çeşitlilik gösterdi. Başkent gibi kültür tüketen bir şehir için fena değil ama şehir dışından gelen ve yabancı ziyaretçiler açısından henüz istenilen düzeye ulaşmadı rakamlar.

Onun öncesinde 6-15 Ocak arası düzenlenen Ankara Kitap Fuarı’nın ziyaretçi sayısı 300 bini geçti. Etkinlikleri az olmasına karşın şehirlerin ziyaretçi sayısına göre kitap alma oranı yüksek bir fuardı. Üzerine düşülürse daha da hakkını verecek inşallah başkent.

Umursamazlığa rağmen
7 yıldır başlanamayan Akyurt Kongre ve Fuar Merkezi gibi bir mekanı olmadan ve kişisel çabalarla gerçekleştirilen etkinlikler bunlar. Bütün umursamazlıklara karşın kültürel etkinliklerin Ankara’da tabanı hala güçlü yani. Hala da Ankara Müzik Festivali, Ankara Uluslararası Film Festivali gibi markalarına yenilerini ekleme çabası var. Önderlik edecek yöneticiler, kurumlar ve firmalar geride kalıyor sadece. 

Bu, şehrin bir çatı örgütü, bir lobisi olmamasının da göstergesi. Oysa İstanbul’da Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği TÜSİAD, adeta kent lobisi gibi çalışıyor, bu tür etkinliklerin baş destekçiliğini yapıyor, resmi kurumları yanına almayı başarıyor. Kent değerlerinin markalaşmasını, milyonların şehre akmasını sağlıyorlar. Biz, olanı görmezden gelmeye, geleni göndermeye çalışıyoruz. İleri görüşlülük ve şehrin sırtını dinleme meselesi tabii; dinlemeyince teşhis koyamıyor, bünyesi böyle sağlam bir şehirde bile sinsi hastalığa yenik düşüleceğini hesaplayamıyorsunuz.

5 Aralık 2012 Çarşamba

TÜRKÜSÜNÜ BOZANIN KÜLTÜRÜ BULANIR


04.12.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi



Kültürü, sıvıya benzetirler. Akışkandır. Bazen ısınır genleşir bazen soğur büzülür. Sıkıştırılamaz. Kabı, insandır. Kap temizse bir başkasına, duruluğu, berraklığı, pırıltısıyla  akar. Değilse kiri, çamuru, tortusuyla diğerini de kirletir. Kirli kabın bulanık kültüründen, arı düşünceler, kendine güvenli tavırlar türemez. Belirsizliğin, bir başka adıdır bulanıklık. Eğriyle doğru, ayırt edilemez. Bir milletin amacı, davası, yönü şaşar. Şaşacağı kadar şaşmış, uzmanlarını dinleyince yürekleri dağlıyor kirli kapların pervasızlığı.


Kirlilik zorla bilincimize sokuluyor
24 Kasım’da, Ankara Kulübü’nün düzenlediği ‘Geçmişten Günümüze Ankara Halk Müziği Sempozyumu’ 14 uzmanın, her biri tokat kıvamında bilgi ve değerlendirmeleriyle aklımızı alan sunumlarına sahne oldu. Sabahtan akşama kadar kültürel bulanıklığın, kesif kirliliğin kitabı yazıldı adeta. Yozluk kültür, yozlaştıran sanatçı olmuş. Piyasası da hiçbir değer gözetmeden mikroplu mayiyi pazarlamaya gönüllü olmuş. Bünye zehirlenmiş, bilinç bulanık. Bu değerli teşhisler, inşallah kitaplıkların raflarıyla da buluşup, tedaviye yol gösterecek.

Adının başına ‘Ankaralı’ sıfatını koyup, Ankara türkülerini, sözüyle müziğiyle oyunuyla bize göründüğünden de derin köklerden baltalıyormuş sanatçı kişiler ve onun piyasası. Milleti de bu kökten bozulmayı, alkışlarla izliyormuş. Kaba cinsellik, kaba argo, hatta birbirini tutmayan belirsiz dizeler, Ankara’nın kültürü olmuş. Tüm ülkede olduğu gibi. Kirli kültür, kendi ürettiği yetmiyormuş gibi, yüzlerce yıllık türkülere, geleneklere de bulaşıp, kirletmekten bir saniye utanç duymuyor. “Milletin öz malı olan bu eserler, çıkar için böyle hoyratça kullanılamaz” diye yükseliyor bir konuşmacının isyan çığlığı. Ancak en çok kirleteni, daha da meşhur edilerek gece gündüz zorla gözümüze, oradan bilincimize sokuluyor.

3 örnekle dönüşüm
Birbirinden değerli uzmanların verdiği, bilgiler, görüşler arasından seçim yapmak çok zor. Ancak üç tanesine, fikir vermesi için değinmek istiyorum:

Örneğin ‘meclis’, ‘muhabbet’, ‘cümbüş’, ‘oturak’, ‘ferfene’, ‘irfaniye’, ‘cem’ diye adlar alan sazlı sözlü pek çok toplantı düzeni vardır. En büyüğü, en büyük oda kadardır. Yüzyüze bakarak çalınır söylenir, kaynaşma olur. Çoğu, kadınlı erkekli toplantılardır. Kuşaklararası uzaklık, bu toplantılarda kapatılır. Oysa bugün, herkesin tek bir yöne, sahneye baktığı konser salonlarında, tanışmadan, kaynaşmadan sazları sözleri dinliyor, bitince de salonu paylaştığımız ama hiçbir yakınlık kurmadığımız insanlardan ayrılıyoruz.

Bir başka köklü dönüşüm, usta-çırak ilişkisinde kendini gösteriyor. Bu ilişkiye ‘bitti’ gözüyle bakılıyor artık. Usta, ömrünü o işe vermiş, başka bir şeyle ilgilenmemiş kişidir. Kendi işinin inceliklerini çözmek, geliştirmekle geçirmiştir her gününü. Bir dönüşüm olacaksa eğer, en uygun zaman ve biçimde ustalar yapabilir o uyarlamayı. Sonra birikimini,  çırağına aktarır. Yukarıda değindiğimiz yozluk, çırak olmadan usta da olamayanların yarattığı bulanıklıktır biraz da.

Derine inen darbeler
Etkileyici düşüncelerden biri de mekan ve müzik ilişkisi üzerine olandı. Kentin ve müziğin, ayrı ayrı kendi ritimleri olduğunu öğrendik. Bu ritimler, bildiğiniz şekillerle kağıt üzerinde gösterilebiliyor. İnişli çıkışlı grafikten, kentin gelişimini ve müziğinizin kaderini anlayabiliyorsunuz. Kültür radarı gibi; yeri, durumu saptayabiliyorsunuz. Örneğin, ahşap binadan ses dışarı sızabiliyor, beton binadan sızmıyor. Sokağa inemeyen ritim, kentin ritmiyle buluşamıyor. Bu ritimler örtüşmezse o kentin müziği, taşıdığı kültür yok oluyor. Tüylerim diken diken oldu yozlaşan müziğimizi düşününce. Balta, derinden vuruyor.

Zaman zaman daha kapsamlı inceleyeceğiz bu konuları. Yarın ki Milliyet Ankara’da, bu kentin ve ritminin bir parçası, Hamamönün’de dağıtılmakla karşı karşıya kalan müzik aleti satıcıları ve imalatçılarının, bozulan akorduna kulak vereceğiz.

15 Eylül 2012 Cumartesi

DİL YARASI

14.09.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi


“Böyle şeyler ancak sömürge ülkelerinde var. Değiştirmemiz lazım. Almanya’da, İngilizce tıp duydunuz mu? Ya da Fransa’da? Böyle bir gariplik olabilir mi?” diye soruyor ve “Olmaz” diye yine kendisi yanıtlıyor Hacettepe Üniversitesi Rektörü Profesör Doktor Murat Tuncer hocamız. Ben de “Olmaz tabii, olmaz!” diye 6 Eylül Milliyet Ankara Gazetesi’deki haberi, parmağımı sallayarak yanıtlıyorum. “Sadece tıp mı? İngilizce okuyup, Türkçe inşaat yapıyor mühendisler!” diye bilgilendiriyor, gazeteyi uyandırıyorum. Parmak sallayarak gazeteyle konuşan adam, ev halkını düşündürüyor. “Türk Dili dersi de İngilizce verilir yakında” diye azalarak bitiyor homurdanma.

Zihni bulandırmadan yabancı dil
Murat Tuncer hoca, yukarıdaki sözleri, öğrencileriyle dertleşirken söylemiş. Seçtiği bölümde yüzde 70 Türkçe eğitim alacak genç, hazırlık sınıfına takılıyor, geçemiyormuş. Hoca da konunun özüne inmiş, çözümü özetlemiş. Dil öğretilmesine  değil, bir mesleğin kendi ülkenizde, tamamen yabancı bir dille yapılmasına karşı. Yabancı dil, amaç olmasın ama bir yandan yürüsün diyor. Ben de öyle diyorum. Çünkü her dil, kendi  düşünce tarzıyla gelişir. Sen, önce en kısa yoldan, en iyi bildiğin dille konuya, mesleğine hakim ol, yeri gelince yabancıyla da anlaşırsın. Ancak daha başında dil ve meslek  arasında bocalarsan ne mesleğe ne dile hakim olabilirsin. Kafa bulanır, erken yorulur zihin.

Bak şimdi.. geçen yıl çıkan “Anaokulunda çocuklar, İngilizce öğrenecek” haberleri geldi aklıma. Haydi homurdanma.

Yahu daha kendi dilini öğrenemeden ‘İngiliççe’ öğrenecek de ilkokulda, astronot mu olacak çocuk? Oluyordu da niye şimdiye  kadar öğrenmişlerinden olamadı?

Kafası karışık program
TRT Radyosu, İzmir, Erzurum, Diyarbakır gibi bölge radyolarına bağlanarak o yörenin sanatçılarıyla kültürünü öne çıkaran yayınlar yapıyor. Erzurum ya da Diyabakır Radyosu, birine denk geldim. Telefondaki konuk, belli bir yaşın üzerideki herkesin anımsayacağı birşey anlattı. Sunucu hanımefendi, “Ah efendim yeniler bilmez ama bizim jenerasyon çok iyi hatırlar” gibisinden heyecanla konuyu destekleyen cümleler kurdu. Yalnız o kadar çok ‘jenerasyon’ dedi ki büyük ihtimal o an anımsayamadı sözcüğün Türkçesini. “Bizim kuşak”  ya da “bizim nesil” diyemedi. Farkında bile olmadıysa eğer durum daha ciddi.

O an ülkenin herhangi bir yanında, yavaşlamış köy yaşamı içinde, radyonun başına oturmuş bir nine geldi gözümün önüne. “Jenerasyon jenerasyon” dedikçe sunucu, “Ninem anlamış mıdır?” diye düşündüm. Kızmış olabilir; “Aman ne ceneratörmüş, anlata anlata bitiremedi!”

Yine aynı program… Dinleyici, memleket sevgisini anlatan şiirini yollamış. Sunucu, azıcık yankılı bir sesle okumaya başladı. Program, yerel sanatçıların da konuk edildiği bir türkü programı. Şiir, memleket sevgisini anlatıyor. Ancak şiir okunurken altta batı müziği çalmaya başladı. Her şeyiyle Türkiye’yi anlatan türkü programı, memleket sevgisini anlatan şiirin altına batı müziğini dayadı. Algımızın bilyeleri dağıldı. “Ne kadar güzel memleketmiş hangisiyse o?” diye dinledik!

Dil ve kültür karmaşası
Ya televizyonlar? TRT’yle özel televizyonlar arasında bir fark kalmadı. Bazen kullanılan dili, bırakın taşrasını, şehirlisi anlamıyor. Yabancı sözcükler, anadilimiz gibi uçuşuyor. Anlamıyor, bakıyoruz sadece. Bakıyoruz, anlamadığımız şeye. ‘Aptal kutusu’ diye boşuna dememişler. Yoksa anlamadığı şeye, niye ısrarla baksın insan?

Haydaaa.. ne diyorduk nereye geldik! Nasıl geldik?

Kendi dili ve kültürü üzerinde yükselmeyen bir milletin düşüncesi, gevşek mi oluyor acaba? Bir işi, başladığımız gibi bitiremeyişimiz bu yüzden mi? “Türk gibi başla bilmem kim gibi bitir” sözü, boşuna nam salmamış demek dünyaya.

Düzenin ve kararlı duruşun anahtarı, dil ve yarattığı kültürdür. Yaşadığımız dil ve doğurduğu kültür karmaşasını, bu yüzden ben de destekleyemiyorum.

8 Ocak 2011 Cumartesi

12 EYLÜL GİBİ İŞHANI

07.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

12 Eylül 1980 gibi… Yağmurun altında, solan yaprakların rengarenk cümbüşü içinde el ele tutuşan sevgililer gelir şimdi o günden hiç haberi olmayan gençlerin aklına. Romantik bir sonbahar gününden bahsediyor sanırlar. Hiç öyle bir gün değil o gün. Şimdi gençlere masal gibi gelen o gün, bu milletin iradesiyle uyuşmayan bir darbeye uyandığımız gündür; bir ülkenin, kültürünü, aydınlarını, yaşam sevincini emen, kişiliğini kaybettiren, gözlerinin ferini solduran askeri darbeye uyandığımız gün. O günün gelişinden insanlar habersizken binalar haberdarmış meğer. Hem de Kızılay’ın göbeğinde…

12 Eylül habercisi binalar
Harabeyken bile yıkmaya kıyılamayacak o kutu gibi güzelim Kızılay Binası’nın, yıkılmadan önce çığlığını duymamış kimse ’80 öncesi. Ferah feza Kızılay Parkı’na kıyılırken anlayamamışız; içimiz gibi aklımızın, ciğerlerimizin de daralacağını. Benzer acıyı, 450 yaşındaki Mostar Köprüsü bombalanıp, yıkılırken de duymuştum. Ağızlarda sakız gibi dolanan 'soykırım' sözcüğünün simgesi gibiydi o yıkım. Bir köprüyü değil, kültürü yok ediyordu. Sonra bir gudubet kondu güzelim Kızılay Binası ve Parkı’nın yerine. “Ben buraya oturabiliyorsam eğer!.." diyordu sanki. Anlayamadık işte.

Bir haberci daha vardı, onu da kavrayamadık; SSK İşhanı. Gudubet Kızılay Binası’ndan daha önce, 1979 yılında bitmiş, 12 Eylül 1980 ruhuna çok yakışır görüntüsüyle Kızılay’ın, bir diğer köşesini soldurmuştu. Sakarya Caddesi’ni, Kızılay’dan koparmış, cıvıl cıvıl caddenin tepesine, başkentin merkezine, kültürsüzlük, kabalık ve kişiliksizlik anıtı gibi dikilmişti. SSK İşhanı, 12 Eylül’dü. Oysa 12 Eylül’den önce varlığıyla uyarmış, onu da anlayamamıştık. Bir başka solgun zombi, yaşam enerjisini emmeye devam ediyordu başkentin.

Korktuğumuz başımıza gelmese
Geçtiğimiz hafta Çankaya Belediyesi, yaklaşık 50 milyon (trilyon) lira ödeyerek bu zombiyi satın aldı. Meydan yapmak dahil, projelerini anlattı Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık. Büyükşehir Belediyesi’yle alışıldık iletişim başladı: “Meydan yaparsanız destek veririm, projelerinize destek vermem” dedi Melih Gökçek. “Korktuğumuz başımıza gelmese yeni bir tartışma başlayıp, 30 yıl daha beklemesek” dedim ben de!

12 Eylül 1980 öncesinde başlayan ancak ardı alınamayan kültürsüzlük ve kişiliksizlik simgesi bu abidenin yıkılmasında hemfikir olun lütfen. Eninden boyundan küçülmüş Güvenpark, kaldıramıyor soluklanmak isteyen kalabalığı; Kızılay Parkı’nın hatırına, bir parkla yükünü hafifletin. Yer altına otoparkınızı yapın, Sakarya Caddesi’ni açın, ferahlatın. Ankara’nın buçuk ‘İstiklal Caddesi’ni, tamamlayın.

Derhal işbirliği
Sayın Bülent Tanık, 50 milyon verip, bir arazi değil, 30 yıl önce kaybettiğimiz bir değeri geri aldınız. Doğru; 50 kuruşa verdiği güzelliği, 50 liraya çirkin olarak almak zoruna gider insanın. Ancak hatanın bedeli buysa katlanmalı Ankara. Çankaya Belediyesi ve Büyükşehir Belediyesi’nin, hiç zaman kaybetmeden el sıkışmasını, başkentin merkezi için, tarihi görevlerini üstlenmelerini bekliyoruz. Bu işbirliği, emin olun, herkesin takdirini kazanacaktır. Ve lütfen üfleyin artık şu solgun 12 Eylül tozunu başkentin üzerinden.

4 Ocak 2011 Salı

GÜVEN DİNÇER SÖYLEŞİSİ-3


02.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Söz, hep kaymağı yiyen İstanbul’a ve Ankara’nın bitmek bilmeyen mağduriyetine geldi:

Güven Dinçer- İstanbul, pazarlamacı bir memleket, ticari bir memleket. Kültürü yaratan insanı Ankara yetiştirir. Yani Ankara’yı, kollayıp, desteklemezsen bu insanları burada tutamazsın. Ankara, göç alıyor ama Türkiye’nin en mütevazı insanları geliyor göçle buraya. Ankara’nın yetiştirdiği insanlar, bakıyorsun, opera sanatçısı, ressam, sanatçı, müzeci insanlardır. Bu çok önemli bir şey. İstanbul’daki büyük firmalar, Türkiye’nin en büyük firmaları, İstanbul’daki faaliyetleri destekliyorlar. Nasıl destekliyorlar bunları? Verdikleri parayı vergiden düşüyorlar, dünyanın her yerinde olduğu gibi. Ama yalnız İstanbul’a. Bizim Ankara’dan, devletin elindeki müzelerde biriken koleksiyonlarımız, dünyanın her tarafına gidiyor. Onun karşılığında gelen sergiler, İstanbul Boğazı’nı geçip, bu tarafa gelemiyor.
Ben, hiç hayatımda Adalet Bakanı’yla tanışmış insan değilim. Kültür Bakanları’yla hep tanıştım, ahbaplık ettim. Onlara her zaman şunu söyledim, iki şey istedim: Bir; Kültür Bakanlığı için bir meslek sınıfı kurun, ikincisi; İstanbul’a gelen bu sergilerin, özellikle devletin yaptığı dış tanıtma ve fedakarlıkla dışarıda yapılan sergilerin karşılığı, Ankara’ya da gelmeli. “Başka türlüsüne müsaade etmeyin” dedim. Fakat bunda muvaffak olamadık biz. Şöyle; İstanbul’da, devletin mekanlarını kullanıyorlar. Devletin hatırını kullanıyorlar, imkanlarını kullanıyorlar. En son 2010 Kültür Başkenti’nde, korkunç paralar aldık. Bunun onda birini Ankara’ya vermiyorlar. Bu bana göre dışarıdan  ve içeriden yürütülen bir politikadır. Dışarıdan yürütenler, bilinçli bir şekilde Ankara’nın karşısında İstanbul’u güçlü kılmak istiyorlar. Ankara’yı da yok etmek istiyorlar. Bakın Ankara’da, iki büyük sanayi merkezi söndü. Ostim söndü bir, ikinci Siteler. Şimdi İsveçli İKEA geldi, Türkiye’de hepimizin evine eşya satıyor. Olacak şey değil. Koskoca Siteler, bütün Ankara’dan, Muğla’dan, Kars’a kadar her şeyi yapıp, satan bir yerdi. Niye? Kendilerinde de kabahat ama Ankara belediyeleri, uzun yıllar orayı desteklemedi. Desteklemedi, engelledi, yollarını yapmadı. İnsanlarını uyarmadı. Sanayi Bakanlığı’da öyle. Ve nihayet bugünkü çöküşü yaşıyoruz, hiçbir şey yapamıyorlar. Devlet, politika olarak Ankara’yı desteklemiyor. Tabii modern toplumun bir parçasıdır sanayileşme. İstediğin kadar başkent kur, etrafında mutlaka sanayiyle ilgili bir takım tesisler olacaktır. Ama kendiliğinden olmaz. Devletin, özel bir politikası yoktur. “Ankara civarında sanayi kuralım” dediği yer de vardır; Kırıkkkale’de olduğu gibi. Onun dışında hepsi kendiliğinden, bir takım idari ve ekonomik sebeplerden, halkın kendi gayretiyle kurulmuştur.

Ali İnandım- “Ankara, güzeldi” diyorsunuz?

Güven Dinçer- Ankara güzeldi ve çok dengeliydi. Ankara’nın özelliği o. O zaman tabii şöyle; bir üniversite şehri, bir sağlık şehri, bir yönetim merkezi ve onun kadroları. Bu tabii Türkiye’nin kaymağını ifade ediyor. Ama daha sonra çok hızlı bir şekilde nüfus artışı oldu. Ondan sonra gelen belediyeler… Ankara’ya ufku olan belediye başkanları gelmedi. Yani Murat Karayalçın’a kadar damga vuran bir belediye başkanı gelmedi. Hiçbir şeyi çözmediler. Bir Cumhuriyet’in başında, ilk kuruluş döneminde… Tabii o zaman Ankara Valisi ve Belediye Başkanı Nevzat Tandoğan, bakan gibi yetkileri olan, doğrudan doğruya İnönü’den, Atatürk’ten emir alan, dertlerini ona söyleyen, özel durumda bir yönetici Cumhuriyet’in kuruluş döneminde. Ondan sonra insanlar hiç öyle olmadı Ankara’da.

Ali İnandım- Yanlış ne zaman başlamış?

Güven Dinçer- Baştan itibaren bir takım yanlışlar yapılmıştır, şöyle: Şehircilik konusunda bizim tarihimiz yok, geçmişimiz yok. İtalya’da, Vatikan Müzesi’nin, şehir planları kısmını gezerseniz duvarlarda krokiyle şehir planlamasında 13.-14. asıra ait İtalyan şehirlerinin, planlarını görürsünüz. Bizim, İstanbul için doğru dürüst plan, 1850’lerden sonra yavaş yavaş… Hatta ilk plan, sigorta şirketleri tarafından yapılan çizimler. Çok eski, 150 senelik tarihi var belediyeciliğin. Ankara’da öyle. Planı vesairesi yok. İlk planlama çalışmaları, Cumhuriyet’in başında yapılmıştır. Cumhuriyet’in başında yapılırken planlamayla öngörülen hedefler, hep gerçeğin çok gerisinde kalmıştır. Yani plan yapılıyor, plan uygulamaya konuyor, 3-5 sene sonra, planın öngördüğü 20 senelik hedefi aşıyorsunuz. Bu Jansen Planı’nda da böyle Uybadin Planı’nda da böyle. O zaman ne oluyor? Hep planlama, olayların gerisinde kalıyor. Şimdi bunu önlemek için metropoliten planlamayı, devamlı yaşayan bir uzuv haline getirdiler. Her ünite gelişmeyi takip edecek ve yeni yeni kararlar alacak bir ortam kuruldu. Gelişmeyi bir bütün olarak gördü. Bunu sonra ne yaptılar? Özal, bunu kaldırdı.

Gördünüz değil mi, Çayyolu’nda giderken? Sel, bütün oraları berbat etti. Neden? Çünkü onların hepsi yapılırken çok acele hareket ediliyor. Dere yatakları büyük makinelerle doldurulur, yollar yapılır vesaire, araya konan menfezler, su geçit yerleri falan daralıyor. Etüdü, incelemesi yapılmadan bakıyorsunuz yapılmış. Ama bir süre sonra arıza veriyor veyahut şehrin bir başka tarafını yaşanmaz hale getiriyor. Diyelim trafik olumsuz etkileniyor, hayat olumsuz etkileniyor yani şehrin düzeni kalmıyor. Dünyanın her yerinde eski konut alanları falan korunur. Orada yaşam sakindir, insanların huzurla yaşamalarını sağlar. Yani her yer çarşı olmaz her yer hükümetin ani kararıyla bir değişikliğe uğramaz. Bizim Türkiye’de, büyük şehirlerde, tabii şimdi belediyelerin arkasında devlet desteği de var ani kararlarla çok büyük değişiklikler yapılıyor. Metropolitan planlama, bununla ilgili düzen yeniden kurulmalı ve bir bütün olarak ele alınmalı. Yalnız Ankara için değil, İstanbul için, İzmir için, Konya için…

YARIN: Plansız gelişen kentlerin, toplumsal maliyeti…