güven dinçer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güven dinçer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2017 Çarşamba

ÖLÜ DOĞAN ÇARŞI: ZAFER ÇARŞISI



07.02.2017 Milliyet - Ankara Gazetesi

Kaç metrekare kaldı Zafer Parkı’nın diğer yarısı, sıra ona geliyor galiba. Yıkılan Danıştay binasının yerine başlayan inşaat çalışmaları, oncağız parkın bir kısmını hırpalamaya başlamış bile. 28 Mart 2012’de ‘Zafer Değil Mağlup Meydanı’ demiştik geldiği hale, hırsımızı alamadık, tuş etmeye hazırlanıyoruz herhalde.

Kırıldı kolu
1927’de yapıldı Zafer Anıtı. Kurulan yeni şehre dönüktü Mustafa Kemal’in heykeli. Sonra o semtin adı Yenişehir oldu zaten. Yolun iki yanında, iki parkla genişletilmişti görüş alanı. Yeni Türkiye’yi kucaklamak için iki yana açılmış kollar gibiydi parklar. Dar sokaklı, varsa eğer caddesi de dar Türkiye, geniş bir bulvarla buradan dünyaya açılışını ilan ediyordu adeta. O bulvarı daralttı, parkları binalar arasında boğdu, bir kolunu da kırdı sonra dar görüşlüler.
Zafer Parkı'nın Zafer Çarşısı için kırılan kolu
1960 yılında, yer yokmuş gibi, şimdi Zafer Çarşısı’nın üstünde kalan parkın yarısını çarşı yapma kararı alındı. 1968’de inşaatı bitmeden esnaf dükkanları açmaya başladı. Yerin altı çarşı, üstü sözde kır kahvesi, gazino olacakmıştı. O günden beri böyle bir şey gören var mı? Çarşıya kurban edildi Yenişehir’e açılan yeşil vaha.

İkinci sivri akıllılık
28 Mart 1986 günü... Karşı taraf, Zafer Parkı’nın diğer yarısı... Danıştay mensupları, testere sesleriyle irkildi. Camdan baktıklarında, Yenişehir’in 60-70 yaşındaki ilk ağaçlarına kıyıldığını gördüler. Çevredeki vatandaşlarla testerelerin önünde durdu, üzerine bastılar ayaklarıyla. Dava açıldı, proje iptal edildi. Otopark yapmaya kesiliyormuş meğer ağaçlar. Anayasa Mahkemesi Başkan Vekilliği de yapmış Güven Dinçer’di birinci el şahidimiz.

İkinci sivri akıllılık denemesi başarısızlıkla sonuçlanıyor, gırtlağına basmış binalar arasında bugüne kadar dayanıyordu bir kanadı kırık parkımız. Yazın o küçücük alanın, ne çok kullanılan bir park olduğuna şaşıyoruz hala.
Zafer Çarşısı'nın üstü beton asfalt yığını ölü bir alan yıllardır
Esnafla gitti kalan da
Zafer Çarşısı’na dönersek... Kitapçıları vardı ama onlar da canlandıramadı çarşıyı. Çok kokladık kitap esansını, çok gezdik sergi salonundaki sergilerini, çay ocağında çok çay içtik ama bir türlü sahiplenme duygumuzu ateşleyecek enerjisini yakalayamadık. Çarşılar davetkar olur, bu “Git” diyordu kalmak isteyen bile varsa. İhtiyacını gören çıkıp gidiyor; kalmak, zaman geçirmek için cazip bir özelliği, ruhu yok çünkü.

Yaklaşık 2 buçuk yıl önce çarşı tadilata sokuldu. Esnafın burnundan getirilerek 2 yıl sürdü 2 ay denen çalışma. 1969’dan beri dükkanı işleyen Ankara’nın meşhur ‘İpekçi Cemal’i Cemalettin Tatlı gibi esnaf dayanamadı, terk etmek zorunda kaldı ayağı alışmış müşterilerini. Azıcık bir hatırı varsa esnafın gidişiyle rahmetli oldu o da. Yeni halini bir kez gezdik, çok geçmeden ilk yağmurlarda su bastı çarşıyı.
‘Gibi’si fazla
Zafer Meydanı’na, boşuna ‘Mağlup Meydanı’ demedik; kendi halkına yenildi zaferin ve yeni Türkiye’ye açılan kapının simgesi. Trafiğin ortasında kayboldu Mustafa Kemal’in heykeli. 15 Temmuz darbe girişimi sırasında kopan çelengi de yerine konmadı 6 aydır. Zafer Çarşısı’nın üstü, ot bitmeyen, hiçbir işe yaramayan asfalt yığını şimdi, çöp biriktiriliyor. Yıkılan Danıştay binasının yerindeki inşaat da zaferin parkının diğer kanadını kırmaya hazırlanıyor gibi. Sanki ‘gibi’si mi fazla bu cümlenin?

28 Mart 2012 Çarşamba

ZAFER DEĞİL MAĞLUP MEYDANI



27.03.2012 Milliyet-Ankara Gazetesi

Değinmeye bahane arıyordum. Eski Kızılay Binası’nın yerinde olduğu gibi, SSK İşhanı’nda olduğu gibi, Kızılay’ın iyileşmez bir hastalığına dönüştü Zafer Meydanı. Meydan demeye meydanlığı, ‘zafer’i simgelemeye görkemi kalmamış iğreti bir yolağzına dönmüştü. Tarihi kıymeti bilmez zihniyetin, çarpıklık anıtı oldu. Kıymetbilmezliğe mağlup oldu Zafer Meydanı.

Yenişehir’den yeni dünyaya
Kurtuluş Savaşı’ndan başkent olarak çıkan yeni Ankara, 1927’de yapılan Zafer Anıtı’yla görkemli bir meydanda, Yeni Türkiye’yi kucaklamaya hazırlanıyordu. Atatürk Bulvarı’nın iki yanına bölüştürülen Zafer Parkları, iki yana, kucaklamaya açılmış  kollar gibiydi. Yeni Türkiye’nin girişi Yenişehir oluyor, kapıda, Kurtuluş’un simgesi Mustafa Kemal karşılıyordu gelenleri. O zaman önü de yanı da boş meydanın. Dar sokaklı eski Türkiye, geniş caddelere, dar görüşlü zihinler, yeni teknolojilere ve dünyaya açılıyordu bu meydandan. Yenişehir, eskisini hırpalayıp, bozmadan gelişmenin örneği oluyordu.

52 yıl önce kırılan kanat
1960’ta, 'sivrizekalılar tayfası' diyeceğim artık, üstüne dokunamayınca altına girerek, bir kolunu kırmayı başardılar Meydan’ın. Parklardan birinin altına Zafer Çarşısı yapıldı. Sözde üstündeki parkı bozmuyorlardı. Ağaç diksen kökü yürümez, çimden parkın gölgesi yok, kimse oturmaz. Üstüne “kır kahvesi, gazino  olacak” diye kondurulan binalar, ağaçsız parkıyla bir şeye benzemedi, kırla alakasız beton yığınına dönüştü.

26 yıl önce kıramadılar
26 yıl önce 28 Mart 1986, yolun karşısı. O günden 26 yıl önceki sivrizeka hortladı, Danıştay tarafındaki Zafer Parkı’na, testerelerle uzandı bu kez. 60-70 yaşındaki ağaçları kesip, otopark yapmaya gelmişti. O günlerde Danıştay’da görevli, sonra Anayasa Mahkemesi Başkan Vekilliği de yapmış Güven Dinçer, yaşadıklarını anlatıyor: “Çoğunluğu Danıştay’da görevli bayan hukukçular olmak üzere, Danıştay mensupları ve bir kısım yurttaşlar, işçilerin testerelerine ayaklarıyla basarak müdahale ettiler. Sanki işçiler de istiyormuşçasına, ağaç kesimi durdu. Danıştay mensuplarınca açılan idari dava sonucunda belediyenin, parkı garaj yapma projesi iptal edildi.” Meydanın kırılmayan kanadını, Danıştay mensuplarına borçluyuz, gölgelenirken aklınızda olsun.

Çöplükten Zafer Meydanı
Türkiye Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB) Ankara Şubesi, 42’ci Yönetim Kurulu Toplantısı’ndan sonra görüş açıkladı; “Zafer Meydan’ı, meydan olmaktan çıkmış, kent içinde tanımsız bir boşluk haline gelmiştir. Köhne, çöplerin ayrıştırıldığı bir mekâna dönüşmeye başlamıştır” dediler.

Binaların, kaldırımların kıstırıp, daralttığı yetmiyormuş gibi bir de çöplüğe mi dönmüş Yenişehir girişi? Çöplükten Zafer Meydanı!.. “Adını ‘Zafer’ koydukları meydan buysa…” diye sevindirir elin adamını? Ne kadar acı; savaş meydanlarında kazananların, şehir meydanında, kendi çocukları tarafından mağlup edilmeleri. Kıymetbilmezlik hançeri, yırta yırta  canını çok yakıyor insanın!

Vakıfbank’tan açıklama
Önceki yazımızda Ankara’dan taşınan kurumların, dikkatlerden kaçan bir yan etkisine, destekledikleri spor etkinliklerinden el çekmelerine değinmiştik. Son 8 ayda Telekom, Tarımspor, SGK ve Emlak Toki, Ankara’daki voleybol alt yapısını feshetmiş, alt yapıdaki gençleri ortada bırakmıştı. En son Vakıfbank Ankara 3’üncü Lig Bayan Voleybol Takımı’nın kapanma haberi geldi. Toplamda 1000’e yakın çocuğumuzun emeklerinden bahsediyoruz.

Vakıfbank, kaygılarımıza karşılık, diğerleri gibi yapmayacağını müjdeleyen bir açıklama yolladı. Desteklerini, yeni bir kuruma devretmek için görüşmelere devam ettiklerini, çocuklarımızın, ortada bırakılmayacağına ilişkin güvence veren bir açıklamaydı. Bizi de velileri de müsterih olmaya davet ediyorlardı. Ankara sporu ve çocuklarımız adına teşekkür edebiliriz ancak!

6 Nisan 2011 Çarşamba

ANKARA 2023


05.04.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Geçen hafta Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Ankara Ticaret Odası (ATO) Meclis Toplantısı'nda, bir hedef koydu; “2023 Ankarası’nı tasarlayın” dedi. “Günübirlik, 3-4 yıllık tasarımları, planlamaları bırakın, ilerisini hesaplayın, bir ülkenin ne imkanı ne zamanı bu kadar kolay heba edilecek bir şey değil” diye de uyardı. “Ankara için bal damladı Cemil Çiçek’in ağzından” desem yeridir. Ortada uçuşan ama gerçekleşmeyen, konuşmaktan öteye geçmediği için ciddiyetine şüpheyle bakılan projeleri, bir zemine oturtma zamanını işaret ediyordu.

Tesadüfi gelişiyor
''Ankara'daki gelişmeler biraz tesadüfi gibi geliyor bana” diyordu. “Önce bir memur şehri, sonra öğrenci şehri, en sonunda sanayi şehri de olan Ankara’yla övünüyoruz ama planlamalar buna göre yapılmadığı takdirde sıkıntılar yaşıyoruz” diye ekliyordu. Bu karmaşık yapının, tesadüfi ya da günübirlik kararlarla değil, planlanarak çözülebileceğinin altını çiziyordu.

Planlamayan Ankara
1932’de yürürlüğe giren Prof.Dr. Herman Jansen’in imar planı, 50 yıl sonra yani 1980’lerde, kent nüfusunu 300 bin olarak hesaplıyordu. Oysa daha 1950’lerin başında bu nüfusa ulaşmıştı Ankara. Yeni bir plan ihtiyacı doğmuştu. 1955 yılından sonra Yüksek Mimar Nihat Yücel ve Raşit Uybadin’in, Ankara Nazım İmar Planı devreye girdi. Yetişemiyordu planlar Ankara’ya; uzun vadeli diye yapılan planlar, 4-5 yılda işlevini yitiriyordu. 1973 yılında Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu, göç ve gecekondulaşma etkisi altında büyüyen kenti, kontrol altına almak ve yönlendirmek için Ankara Nazım Planı hazırladı. 2011 yılında hala  gecekondulaşma hakimiyetini kırma, ‘Kentsel Dönüşüm’ adı altında, düzenli kentleşme  çabaları devam ediyordu.

Kişiye göre işleyişler
Ankara üzerine ciddi araştırmalar yapan Güven Dinçer, kendisiyle yaptığımız söyleşide, Türkiye’nin, kent planlama terbiyesinin olmamasına bağlamıştı konuyu. Cemil Çiçek, daha da özetlemiş; “Biz, Türkiye'de, kişiye göre işleyişler yapıyoruz” diyordu. Jansen ve Uybadin-Yücel Planları da dahil, özünü, bir cümleye sığdırıyordu. Can çıkıyor, huy çıkmıyordu!

Çiçek’in konuşmasına ek
Ayrıca Cemil Çiçek, Ankara için, “Bilim ve teknoloji şehri olması lazım, fuarlar şehri olması lazım. Bakın, son 4 senedir her yerde fuar yeri arayıp duruyoruz” diyordu. Aklın yolu bir, aynen katılıyorduk. Üstüne bir ek yapmak suretiyle:
Tarihi kent dokusu için koruma amaçlı imar planı, belediyelere verildiğinden, 1986 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi, Ulus bölgesini koruma planı oluşturmak istedi. ‘Ulus Tarihi Kent Merkezi Koruma Islah İmar Planı’ adındaki bu plan, türünün en gelişmiş örneklerinden biriydi. İlgisizlik, planı, kursağında bıraktı Ankara’nın. Hani benim “Kaleee!” diye diye dilimde tüy bitiren proje, hazırdı zaten. Kale ve çevresiyle ilgili talebi, Cemil Çiçek’in konuşmasına iliştiriyorum!

Türkiye uçar Ankara bakar
Cemil Çiçek’in ATO’daki konuşması, kısa, öz ama Ankara’yla birazcık ilgilenen biri için yeterince dolu bir konuşmadır. Somuttur, 2023 tarihi, ciddi bir uyarıdır. 2023 yılında, Türkiye'nin ekonomisi itibarıyla dünyadaki ilk 10 ülke arasında olacağını, ticaret hacminin trilyon dolarları, ihracatının 500 milyon doları bulmasından bahsediyor Çiçek. “Ankara’yı kapsayan proje ve planlarınız varsa arkanızda duralım ama ‘kişiye göre işleyişler’ için kapımızı çalmayın” diyor. Daha nasıl söylesin? Sade cümlesini biraz daha sadeleştiriyorum; “Anlayamıyorsanız Türkiye uçar, Ankara, bakar” diyor!

4 Ocak 2011 Salı

ANKARA DÜĞÜMÜNÜ ANLAMAK


04.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi


Ankara, bazen yanıltabilir. O’nu, yönetirken yazarken anlatırken tartışırken zenginleştirip, fakirleştirirken sadece bir kentle değil, bir bölgeyle kıtalararası bir bölgenin kalbiyle ilgileniyor olursunuz. Herhangi bir kentle ilgilenir gibi hafife alırsanız yanılırsınız. Yanlış yorumlardan çıkan yanlış sonuçlarla kıtalararası bir bölgenin, kaderiyle oynuyor olursunuz aslında. Hele başkentken yanlışlara düşmek, düşündürücü olur!

Kötü işaretler
Geçtiğimiz hafta Ankara’da, bu nitelikleri anımsatan gelişmeler yaşadık. Torba Yasa Tasarısı, Meclis Genel Kurulu’na geldi. Bir aydır ağaçkakan gibi gagalayıp, dikkat çekmeye çalıştığımız konu; finans merkezlerinin, kasaların, Ankara’dan taşınıyor olmasıydı. Diğer gelişme, 90 yıldır kutladığımız ‘Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi’nin, 91’ci yılında çıkan tatsızlıklardı; 1932’den beri, seymenler tarafından her yıl yapılan ‘Ata’ya Saygı Alayı’nın yürüyüşü iptal edilmiş ancak gürültü, Kara Harp Okulu öğrencilerinin düzenlediği ‘Garnizon Koşusu’ iptal edildiğinde kopmuştu. Geceki kutlamalar ikiye bölünmüş, devlet büyüklerinden mahrum, coşkusuz, bir tür yasak savma törenlerine dönüşmüştü. Bu arada iş camiası nerede bölünmüştü, bilmiyoruz. Kötü müdür? Ankara’nın ve bölgenin geleceği için kötüye işarettir.

Merkez kayıyor
Anayasa Mahkemesi Eski Üyesi ve Başkanvekili kadim Ankaralı Güven Dinçer’le 5 güne yaydığımız söyleşimiz, bugün sona eriyor. Bu söyleşi, Ankara’nın hırpalanmasını ve bölgesel etkisini, bir kez daha düşünmemize neden oldu. Ankara’nın, hala Batı’nın Doğu’ya açılan kapısı olduğuna ilişkin inancımızı tazeledik. Batı’ya açılan kapı olmayabilir belki ama Doğu’ya açılan kapı olduğu kesin. 

Küreselleşmenin koşulları geçerli olsaydı finans merkezlerini taşımaya gerek duyulmazdı. Dünyanın en ücra köşesinden bir bilgisayar korsanı, hesaplarımı kolayca boşaltabiliyorsa bankaların nerede olduğunun önemi kalmamıştır. Ya da Anadolu güçlü olsaydı Ankara’nın, teline dokunmaya kimse cesaret edemezdi. Zayıf Ankara, zayıf başkent, zayıflayan Anadolu’nun göstergesidir. Merkezin, Anadolu’nun bağrından kayışını izliyoruz. Yine, yeniden!..

Ankara Düğümü
Birkaç kez yineledim; “Büyük İskender hatayı, ‘Gordion Düğümü’ne kılıcı vurmakla yaptı” diye. Çözmeye çalışsa uzun ömürlü bir imparatorluğun temellerini atacak sabra ve tecrübeye sahip olacaktı. Kestirmeden gidince, ömrü kısa oldu imparatorluğunun. ‘Ankara Düğümü’nü, anlamadan, kestirmeden çözmeye çalışanlar da aynı hataya düşecekler. Burası hala kıtalara açılan bir bölgenin giriş kapısı. Bu kapıyı kapatan, Boğaz’ın öte yakasına hapsolur kalır. Zincirin halkası eksilir, kıta, biter orada. Bazı politikalar moda olabilir ama doğru olmayabilir!

Ankara’yı, düşünen, yazan, araştıran, yöneten herkesin aklından çıkaramayacağı gerçek, bu tarihi ve coğrafi konumdur. Bir kent ya da başkentin ötesinde, bölgesel etkisiyle düşünmek gerekir. Biz, gazeteciler dahil, bu derin bağı atlıyoruz bazen. Bankaları taşınırken yatırımlar kaydırılırken gelenekleri aksatılırken yönetimi bölünürken gıkını çıkarmayanlar, ‘Garnizon Koşusu’nun iptaliyle memlekette gürültü koparıyorsa eğer, anımsatmak gerekir Ankara’yı: Mütevazı görüntüsü ve tavrı, yanıltıcıdır. Kıtalara uzanan, derin kökleri vardır. Gündemden etkilenmez, uzağa bakar. Tarihi de düğümünden bir ilmek çözebileni yazar.

GÜVEN DİNÇER SÖYLEŞİSİ-5


04.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi


Eski fotoğraflara bakıp, anlatılanları dinleyince ‘Ankara’ diye nerede yaşadığına şaşırıyor, etrafınıza yeniden bakma gereği duyuyorsunuz. Güven Dinçer’le son bir kez bakıp, söyleşimizi bitiriyoruz bugün.

Ali İnandım- Siz, çocuklar olarak nerede zaman geçiriyordunuz?

Güven Dinçer- Bizim zamanımızda çocukluk gene kıymetliydi okullarda. Okullarda disiplin bugüne göre çok fazla ama yaz aylarında mesela, Samanpazarı’nda, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun arkasında, çocuk bahçesi vardı. Oraya biz, Himayei Etfal derdik. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun bahçesinde, kaydıraklar hatta havuz da vardı. Orada yüzdük biz. Sonra bizim bisikletimiz olduğu için, ortaokul ve lise çağlarında birkaç arkadaş, Ankara civarındaki yüzülecek yerlere giderdik. Hatip Çayı, Çubuk Çayı… Çubuk yolunda, Koka Kola’nın fabrikası vardır, onun orada Çubuk Çayı döner. Yalnız bağ bahçe vardı, ev olmadığı için oralarda yüzerdik biz. Sonra Bahçelievler’de, şimdi Gazi Hastanesi’nin olduğu yerde, Belediye’nin bir Bahçeler Müdürlüğü vardı, oranın muazzam bir havuzu vardı. Fidan yetişir, oradan Ankara’ya dağıtılıyordu, Belediye’nin ihtiyacı için. Orada da yüzülürdü. Sonra Gölbaşı’na da giderdik yüzmeye filan. Yazın böyleydi. Yazın tabii hiçbir ailenin kültüründe, yaşam tarzında hatta imkanı içinde, İstanbullar’a gitmek, yazlığa gitmek diye bir kavram yoktu. Yani öyle insanların İstanbul’a gidip, yazlık tutması çok nadir, çok az insanların yapabileceği bir şeydi. Ankara’da eskiden bağ evleri vardı, uzun süre devam etti. Civarda bizim akrabalarımız işte, bizim bir parçamız o zaman Çubuk’taydı. Çubuk’a giderdik. Kışın bize okumaya gelenler olurdu oradan, halamızın çocuklarından filan. Dediğim gibi, bizim öğrenciliğimiz çok cici geçti.

Ali İnandım- Güven bey biraz Kaleiçi’ne girsek? Fecaat çünkü Kaleiçi.

Güven Dinçer- Kale, aslında 19. Yüzyılın ikinci yarısında, terkedilmiştir. Yani Ankara’nın Kaleiçi, çok eski bir zamanda terkedilmiştir. Daha böyle yavaş yavaş çökmüştür orası. Ankara’nın, gerçek Ankara evleri, Aşağıyüz, Yukarıyüz denilen, yani Hacı Bayram civarıyla şimdiki o Bentderesi Kavşağı’ndan, Samanpazarı’na doğru gelen alan ve Samanapazarı’ndan Hamamönü’ne kadar giden alandır. Ankara’nın, en güzel evleri de oradadır. Ama onların çoğu yok edildi. Mesela Hacettepe istimlakinde bizim evlerimiz gittiği zaman, biz de işte Bahçelievler’e ev yaptırdık, dedik ki “oh ne güzel, bu yeni evi de yaptık” filan. Yani o bilinç uyanmamıştı. Hatta ben sanat tarihi kitabımı saklamışım liseden; meraklısı olduğum için. Aradım baktım, eski evlerde mimari hakkında bir satır yok. Hint Sanatı var, Çin Sanatı var, oradan Floransa var, Rönesans var. Bizim sanatçılarımızdan isim var ama mimarlıkla ilgili en küçük bir koruma bilgisi yok sanat tarihi kitabında. Bunu Türk toplumu sonradan öğrendi. Hala da bunun acısını çekiyoruz. O koruma bilgisi, bir kültür lazım tabii, sanat kültürü.

Ali İnandım- Ondan sonra da diyorsunuz “Kale adam olmadı”.

Güven Dinçer- Olmaz zaten. Kale’nin içi, müsait değildir. Onların bir kısmı, sanat değeri olmayan, sonradan yapılmış binalardır. Hakiki olanları koruyacaksın, belirli yerlerin aralarındaki boşlukları da yeniden çizimlerle inşa edeceksin. Kale’nin içindeki o gereksiz alanı, sonradan yapılmış derme çatma olanları temizleyip, boş alan haline getireceksin. Eski Medine denen şehrin etrafı açılmıştır. Arabayla ilgili ring vardır. Ringle surların arasında yeşil alan vardır. İçinde trafik yoktur. Bütün elektrik filan yeraltına alınmıştır. Elden geçirilmiştir o Medine. Her yerde böyle olmuştur. Bizim orayı yeniden ele almamız lazım ama bu devlet projesiyle olur. Olacaksa hepsini kamu malı haline getireceksin, yeniden yaratacaksın o Kale’nin içini, ondan sonra satacaksın.

Ali İnandım- Yani bu bir ihtiyaç mıdır?

Güven Dinçer- İhtiyaç tabii, ihtiyaç. Çünkü Ankara Kalesi’nin tipinde, birkaç yerde gördüm, daha küçük çapta kaleler var, Ankara Kalesi gibi bir Kale yok Türkiye’de. Böyle büyük bir kaide üzerinde… Ağrı Dağı’nı gördünüz mü?

Ali İnandım- Gördüm.

Güven Dinçer- Ağrı Dağı, eteğine kadar haşmetlidir. Tepeyi bazen göremezsin dumandan, buluttan. Ankara Kalesi’de öyle. Böyle büyüüük bir gövde üzerine kurulu ve çok haşmetli. Onu yaşatacaksın. O zaman Kale’nin ilk girişindeki o bölümleri temizleyip, oralara otopark ve normalleştirmek lazım. Şimdi orası ne; çoluk çocuk. İnsanı rahatsız edecek bir düzey var. Yabancı girdiği zaman onlarla karşılaşıyor. Sağlıklı bir düzen yok orada.

Ali İnandım- 15 yıl önceye kadar arnavut kaldırımları filan duruyordu?

Güven Dinçer- Onu mu değiştirmişler? Beton mu yapmışlar?

Ali İnandım- Neredeyse duvarlara kadar asfalt sıvanmış.

Güven Dinçer- Oradaki vatandaşın düzeyiyle geliriyle ve görgüsüyle anlayışıyla bu iş, hiçbir zaman kendiliğinden düzelmez. Onun için Kale’nin içini tümüyle boşaltacaksın, yeni bir planlama yapacaksın, yeni bir hukuki model koyacaksın oraya. Tabii kimsenin malını mülkünü el koymak anlamında değil fakat orayı ıslah etmek için bunu yapmak lazım. Etrafını da düzelteceğiz. İşte şimdi Koç Grubu o Çengelhan’ı aldı. Onun yanında bir han daha var.

Ali İnandım- Orası yapılacak mı?

Güven Dinçer- Yapılacak, o da yapılacak. O da vakfındır.

Ali İnandım- Anadolu Medeniyetleri Müzesi’yle Çengel Han arasındaki handan mı bahsediyorsunuz?

Güven Dinçer- Evet. Onlar hep vakıflara ait. Koç Grubu’na belli bir zaman için verildi galiba o Çengel Han. Yani oraları yaparsınız, oralar kendiliğinden gelişir. Ama bu Kale’nin içinin, kendi kendine bu mülkiyet ilişkileri içinde düzelme şansı yoktur. Daha da kötü olur hergün. Çünkü orada sosyal kirlenme var yani her şeyin ötesinde. Onun için orayı temizleyip, korunacakları, koruyacağız, korunma kabiliyeti olmayanları kaldıracağız. Değer olmayan, sonradan yapılmış salaş şeylerin hepsini kaldıracağız, orayı bir sanat, kültür alanı haline getireceğiz. Ve dışarıda otoparklar vesaire yapacağız, çıkışı, girişi kolaylaştıracağız. Zaten düzelecek  yerler düzelmiştir. Arslanhane’nin önünden geçen yol vardı ya orayı biraz toparladılar. Ama içi toparlama şansınız yok. Türkiye, nerede ne paralar veriyor. İstanbul’a verdiği o 100 milyon liranın bir parçasını da Ankara’ya verse biz Kale’yi, onlar eliyle kurtarabiliriz.
SON

Fotoğraflar; Atila Cangır’ın, Cumhuriyet’in Başkenti albümünden.

GÜVEN DİNÇER SÖYLEŞİSİ-4


03.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Şehircilik tarihimizin çok yeni olduğuna dikkat çeken Güven Dinçer, “Metropolitan planlama, bununla ilgili düzen yeniden kurulmalı ve bir bütün olarak ele alınmalı. Yalnız Ankara için değil, İstanbul için, İzmir için, Konya için…” diye bitirmişti dün. Kaldığımız yerden devam ediyoruz bugün:

Ali İnandım- Genel bir problem diyorsunuz.

Güven Dinçer- Tabii genel bir problem. Bir de şöyle bir şey var. Türkiye’de, bölge planlaması yok. Türkiye, fiziksel olarak bir planlamaya tabi tutulmuyor. Bakıyorsunuz; Ankara’dan Eskişehir’e kadar, bir Polatlı var büyük merkez. Şeye kadar birazcık Aksaray var, Konya’ya kadar hiçbir şey yok.

Ali İnandım- Mersin, Adana’ya kadar yok.

Güven Dinçer- Yok yok. Neden yok? Çünkü böyle bir planlama yok. Türkiye, plansız yatırım yüzünden Ankara, İzmir, Bursa, İstanbul, Konya, Denizli, Antalya ve Erzurum… Herkes oraya yığıldı. Aynı bölgenin yerleşim alanları içinde, 3-5 binde kalmış ilçeler var. O zaman biz, bir fiziksel planlama yapıp, bir defa büyük merkezleri arttırabiliriz. Mesela Sivrihisar, büyük merkez olabilir, Polatlı, büyük merkez olabilir. Göller yöresinde, Isparta Konya arasında oralarda Beyşehir, mesela Aksaray büyük milyonluk merkezleri olabilir oraların. Bunu yapmıyoruz.

Ali İnandım- Niçin olması gerekir?

Güven Dinçer- Çünkü bu yükü, İstanbul taşıyamaz, Ankara taşıyamaz. Her şehrin bir kapasitesi var. O kadar anormal bir büyümeye tabiyiz ki ne caddeler yetiyor ne… Geçenlerde adadaydım, üç dört gün kaldım Büyükada’da. Orada insanlar adayı görmeye geliyorlar. Bütün İstanbullular geliyor. “Bu ne, bu ne?” diye hayretle bakıp, seyrediyorlar. Yani öyle bir İstanbullu yapısı meydana çıkmış ki İstanbullu, gördüğü zaman şaşırıyor. İstanbul, bu insanları hemşehri olarak özümseyememiş. Ankara’ya, civardan olduğu için Orta Anadolu’dan, biraz daha sıcaktır Ankara onlar için. Daha kolay intibak edebilir ama ona rağmen Ankara’nın da etrafında bir varoşlar gerçeği var. Yani şimdi demek istediğim; Türk toplumuna entegre olmuş insan, onun içinde kaynaşmış, bütünleşmiş insan değil de ondan ayrıştırılmış bir insan kitlesi yetiştiriliyor bu göç sayesinde. Halbuki biz, Anadolu’da, bir takım cazibe merkezleri yaratırsak zaten çevresinden gelecektir büyük çapta ve oraya daha kolay ısınacaktır. Kültürel yapı, daha kolay, kendi kendini yenileme şansına sahip olacaktır. Ama İstanbul’da, Ankara’da, hele İstanbul’da hiç bu şans yok. Antalya’da hiçbir şans yok. İzmir’de de öyle. Ben, o sonradan gelenlerin, İzmir’de kaynaşmalarının çok daha vakit alacağı görüşündeyim. Bütün mesele insanları birbiriyle kaynaştırıp, daha mutlu yaşamın içine sevk etmek. Onun için Türkiye, yeniden fiziksel planlamaya tabi tutulmalı, büyük ve orta merkezler yaratılmalı. Ve devlet yatırımları oraya olmalı. Bakın Türkiye’nin bütün parası, İstanbul’a yatırılıyor, kuleler kuruluyor. Böyle saçma şey olur mu? Kimin parası kimin imkanıyla? Bu toplumun imkanı. Bizim, kimsenin cebindeki paraya karışacak halimiz yok ama imkan verirsen İstanbul’a toplanır, İstanbul, yaşanmaz hale gelir. Halbuki devletin kanunlarıyla teşvikleriyle bir takım öngörüleriyle yöneltmeler olabilir. O zaman bütün Anadolu’da olur.

Ali İnandım- Şöyle “Aman ne güzel, keşke o zamanları görseydiniz” dediğiniz zamanları kıyaslayabilir misiniz?
Güven Dinçer- Tabii. Ankara, 60’lı yıllarda öyledir, 50’li yıllar, en güzel yıllarıdır belki Ankara’nın. Dengeli bir şehir; ulaşımı dengeli. Şehrin kenarına kurulmuş semtlerle otobüs bağları var, onlar da dengeli. Herkes kendi semtinde mutlu yaşıyor. Mesela bir Yenişehir’in hayatı var. Yenişehir, tabii bizim çocukluğumuzda, Samanpazarı’nın icat ettiği yahut eski Ankara’nın icat ettiği bir kelimedir. Yeni bir bina ve şehirleşme olduğu için Yenişehir deniyor. Fakat imkanı olanlar oraya gidiyor, ev yaptıranlar oraya gidiyor. Eskiden Ankara’da tur, Adliye’den Ulus Meydanı’na kadardı. Bir de Ulus civarındaydı. İnsanlar, akşamüzerleri turu orada atarlardı; ilkbahar, yaz, sonbahar. Orada herkes birbirine randevu verirdi. 50’den sonra bu, yavaş yavaş Kızılay’a doğru geldi. 1959-60’daki Menderes istimlakleriyle Ulus Meydanı’nda çok yer birdenbire yıkıldığı için hemen oradaki güzel mağazalar, perakende ticaret düzeni, Yenişehir’e doğru kaydı. O zaman Yenişehir’deki tur çıktı meydana. Kızılay’da tur atılırdı, 1960 yılında, benim Danıştay’a başladığım yıllarda mesela. Bu şekilde yaşam devam etti fakat kalabalık ve 1957’deki imar planının uygulaması başladı. O Uybadin Planı, çok kötü bir plandı. Ankara’nın yıkımına sebep olmuştur. Yenişehir’in 4 buçuk katlı planları, 8 kat, 9 kata çıktı. Aynı altyapıyla aynı fiziksel imkanlarla bir anda ikiye, üçe katlandı oranın nüfusları. Şehrin bir-iki katlı evlerinin olduğu o güzel mahalleler, birdenbire dev apartmanlarla donatıldı. Yenişehir, birdenbire kalabalıklaştı. O zaman tabii eski zarafeti kalktı. Yavaş yavaş Tunalı’ya kaydı. Sonra Köroğlu’na kaydı. Köroğlu olmadı, yine şimdi Tunalı… Eh diğer yerlere göre biraz daha iyi.

Ali İnandım- Cumhuriyet’in değişim sürecinde, “Şu aklımda kaldı, çok güzeldi” diyebileceğiniz hem de o geçiş döneminden aklınızda kalanlar…

Güven Dinçer- Şimdi geçiş dönemi şöyle: O zaman geçiş dönemi, hem maddi bakımdan hem de duygu bakımından çok kolaydı. Eski Ankara’da oturanlar, Ankara’nın yerlisi olan, maddi imkanı varsa veyahut tasarrufuyla Bahçelievler’de ev yaptırdı, Çankaya’da ev yaptırdı, Esat’ta ev yaptırdı, daha sonra Yenimahalle’de ev yaptırdı. Eski semtler o tarafa doğru ağır ağır kaydı. Hiç kimse oralardan rahatsızlık duymadı; eski evlerini bıraktı diye. Eski evlerimiz bizim, korunmadı. Çünkü eski evleri korumak çok büyük maddi güç istiyor. Gayettabii kültür istiyor. Bu eser eski evleri korumayla ilgili böyle bir kavram yoktu Türkiye’de. Yani SİT olarak bir alanı bırak, SİT kelimesini falan sonradan duyduk biz. Burayı bırak aynen, yenilensin, şehrin eski haliyle orası yaşasın. O evleri büyük bir bölümü, Ankara’nın bir numaralı güzellikteki değildir; onların çoğu gitti.

YARIN: Kaleiçi, yeniden nasıl düzenlenir?

Fotoğraflar; Atila Cangır’ın, 'Cumhuriyet’in Başkenti' albümünden.

GÜVEN DİNÇER SÖYLEŞİSİ-3


02.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Söz, hep kaymağı yiyen İstanbul’a ve Ankara’nın bitmek bilmeyen mağduriyetine geldi:

Güven Dinçer- İstanbul, pazarlamacı bir memleket, ticari bir memleket. Kültürü yaratan insanı Ankara yetiştirir. Yani Ankara’yı, kollayıp, desteklemezsen bu insanları burada tutamazsın. Ankara, göç alıyor ama Türkiye’nin en mütevazı insanları geliyor göçle buraya. Ankara’nın yetiştirdiği insanlar, bakıyorsun, opera sanatçısı, ressam, sanatçı, müzeci insanlardır. Bu çok önemli bir şey. İstanbul’daki büyük firmalar, Türkiye’nin en büyük firmaları, İstanbul’daki faaliyetleri destekliyorlar. Nasıl destekliyorlar bunları? Verdikleri parayı vergiden düşüyorlar, dünyanın her yerinde olduğu gibi. Ama yalnız İstanbul’a. Bizim Ankara’dan, devletin elindeki müzelerde biriken koleksiyonlarımız, dünyanın her tarafına gidiyor. Onun karşılığında gelen sergiler, İstanbul Boğazı’nı geçip, bu tarafa gelemiyor.
Ben, hiç hayatımda Adalet Bakanı’yla tanışmış insan değilim. Kültür Bakanları’yla hep tanıştım, ahbaplık ettim. Onlara her zaman şunu söyledim, iki şey istedim: Bir; Kültür Bakanlığı için bir meslek sınıfı kurun, ikincisi; İstanbul’a gelen bu sergilerin, özellikle devletin yaptığı dış tanıtma ve fedakarlıkla dışarıda yapılan sergilerin karşılığı, Ankara’ya da gelmeli. “Başka türlüsüne müsaade etmeyin” dedim. Fakat bunda muvaffak olamadık biz. Şöyle; İstanbul’da, devletin mekanlarını kullanıyorlar. Devletin hatırını kullanıyorlar, imkanlarını kullanıyorlar. En son 2010 Kültür Başkenti’nde, korkunç paralar aldık. Bunun onda birini Ankara’ya vermiyorlar. Bu bana göre dışarıdan  ve içeriden yürütülen bir politikadır. Dışarıdan yürütenler, bilinçli bir şekilde Ankara’nın karşısında İstanbul’u güçlü kılmak istiyorlar. Ankara’yı da yok etmek istiyorlar. Bakın Ankara’da, iki büyük sanayi merkezi söndü. Ostim söndü bir, ikinci Siteler. Şimdi İsveçli İKEA geldi, Türkiye’de hepimizin evine eşya satıyor. Olacak şey değil. Koskoca Siteler, bütün Ankara’dan, Muğla’dan, Kars’a kadar her şeyi yapıp, satan bir yerdi. Niye? Kendilerinde de kabahat ama Ankara belediyeleri, uzun yıllar orayı desteklemedi. Desteklemedi, engelledi, yollarını yapmadı. İnsanlarını uyarmadı. Sanayi Bakanlığı’da öyle. Ve nihayet bugünkü çöküşü yaşıyoruz, hiçbir şey yapamıyorlar. Devlet, politika olarak Ankara’yı desteklemiyor. Tabii modern toplumun bir parçasıdır sanayileşme. İstediğin kadar başkent kur, etrafında mutlaka sanayiyle ilgili bir takım tesisler olacaktır. Ama kendiliğinden olmaz. Devletin, özel bir politikası yoktur. “Ankara civarında sanayi kuralım” dediği yer de vardır; Kırıkkkale’de olduğu gibi. Onun dışında hepsi kendiliğinden, bir takım idari ve ekonomik sebeplerden, halkın kendi gayretiyle kurulmuştur.

Ali İnandım- “Ankara, güzeldi” diyorsunuz?

Güven Dinçer- Ankara güzeldi ve çok dengeliydi. Ankara’nın özelliği o. O zaman tabii şöyle; bir üniversite şehri, bir sağlık şehri, bir yönetim merkezi ve onun kadroları. Bu tabii Türkiye’nin kaymağını ifade ediyor. Ama daha sonra çok hızlı bir şekilde nüfus artışı oldu. Ondan sonra gelen belediyeler… Ankara’ya ufku olan belediye başkanları gelmedi. Yani Murat Karayalçın’a kadar damga vuran bir belediye başkanı gelmedi. Hiçbir şeyi çözmediler. Bir Cumhuriyet’in başında, ilk kuruluş döneminde… Tabii o zaman Ankara Valisi ve Belediye Başkanı Nevzat Tandoğan, bakan gibi yetkileri olan, doğrudan doğruya İnönü’den, Atatürk’ten emir alan, dertlerini ona söyleyen, özel durumda bir yönetici Cumhuriyet’in kuruluş döneminde. Ondan sonra insanlar hiç öyle olmadı Ankara’da.

Ali İnandım- Yanlış ne zaman başlamış?

Güven Dinçer- Baştan itibaren bir takım yanlışlar yapılmıştır, şöyle: Şehircilik konusunda bizim tarihimiz yok, geçmişimiz yok. İtalya’da, Vatikan Müzesi’nin, şehir planları kısmını gezerseniz duvarlarda krokiyle şehir planlamasında 13.-14. asıra ait İtalyan şehirlerinin, planlarını görürsünüz. Bizim, İstanbul için doğru dürüst plan, 1850’lerden sonra yavaş yavaş… Hatta ilk plan, sigorta şirketleri tarafından yapılan çizimler. Çok eski, 150 senelik tarihi var belediyeciliğin. Ankara’da öyle. Planı vesairesi yok. İlk planlama çalışmaları, Cumhuriyet’in başında yapılmıştır. Cumhuriyet’in başında yapılırken planlamayla öngörülen hedefler, hep gerçeğin çok gerisinde kalmıştır. Yani plan yapılıyor, plan uygulamaya konuyor, 3-5 sene sonra, planın öngördüğü 20 senelik hedefi aşıyorsunuz. Bu Jansen Planı’nda da böyle Uybadin Planı’nda da böyle. O zaman ne oluyor? Hep planlama, olayların gerisinde kalıyor. Şimdi bunu önlemek için metropoliten planlamayı, devamlı yaşayan bir uzuv haline getirdiler. Her ünite gelişmeyi takip edecek ve yeni yeni kararlar alacak bir ortam kuruldu. Gelişmeyi bir bütün olarak gördü. Bunu sonra ne yaptılar? Özal, bunu kaldırdı.

Gördünüz değil mi, Çayyolu’nda giderken? Sel, bütün oraları berbat etti. Neden? Çünkü onların hepsi yapılırken çok acele hareket ediliyor. Dere yatakları büyük makinelerle doldurulur, yollar yapılır vesaire, araya konan menfezler, su geçit yerleri falan daralıyor. Etüdü, incelemesi yapılmadan bakıyorsunuz yapılmış. Ama bir süre sonra arıza veriyor veyahut şehrin bir başka tarafını yaşanmaz hale getiriyor. Diyelim trafik olumsuz etkileniyor, hayat olumsuz etkileniyor yani şehrin düzeni kalmıyor. Dünyanın her yerinde eski konut alanları falan korunur. Orada yaşam sakindir, insanların huzurla yaşamalarını sağlar. Yani her yer çarşı olmaz her yer hükümetin ani kararıyla bir değişikliğe uğramaz. Bizim Türkiye’de, büyük şehirlerde, tabii şimdi belediyelerin arkasında devlet desteği de var ani kararlarla çok büyük değişiklikler yapılıyor. Metropolitan planlama, bununla ilgili düzen yeniden kurulmalı ve bir bütün olarak ele alınmalı. Yalnız Ankara için değil, İstanbul için, İzmir için, Konya için…

YARIN: Plansız gelişen kentlerin, toplumsal maliyeti…

GÜVEN DİNÇER SÖYLEŞİSİ-2


01.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi


‘Torba Yasa Taslağı’nda yer alan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Sermaye Piyasası Kurulu ve Ziraat Bankası, Halk Bankası, Vakıfbank başta olmak üzere finans merkezlerinin, Ankara’dan İstanbul’a taşınmasıyla başlamıştık dün.


Ali İnandım- Şimdi taşınabilenler buradan gidiyor, bir de götürülmesi zor, burada olan değerleri var Ankara’nın. Ben, sizin o konudaki hassasiyetinizi de biliyorum; Çiftlik üzerinde.

Güven Dinçer - Tabii, o Çiftlik ayrı. Şimdi mesela 3 tane büyük yaşam alanı kurulmuş Ankara’da. Bir tanesi Çiftlik, bir tanesi Gençlik Parkı, bir tanesi baraj (Çubuk). Bu bizim, çocukluğumuzun, gençliğimizin, Ankara’nın mesire yerleri. Şöyle; başkent olduktan sonra, Ankara’nın ıssız semtleri, imara açılmaya başlamış. Mesela Yenişehir, Çankaya… Ankara’da, 10 bin mesken varken cumhuriyetin başında, 3 bin de bağ evi var. Aileler, aşağı yukarı bağ evine sahipler. Kendileri yaz dünyalarını orada geçiriyorlar. Yani eskiden yazlığa gitmek, efendim deniz kıyısına gitmek, böyle kavramlar çok sonraları, 60-70’lerden sonra gelen düşünceler. Ankara, şehirleştiği anda, cumhuriyetin ilk kurucu kadroları, Türkiye’nin dört bir tarafından Ankara’ya gelince bunlara, ortak mekanlar lazım. Cumhuriyet, onları da yarattı; Gençlik Parkı’nı yarattı, Atatürk Orman Çiftliği’ni ve barajı yarattı. Şimdi bunların hepsi halkın elinden koparıldı ve yozlaştı. Şimdi Çiftlik, işte bir takım davaların hazırlanmasına ben de karıştım. İki türlü ölüme sevk ediyorlar. Bir defa orayı korumak için hiçbir destek verilmiyor. İşin kötüsü, Çiftliğin karı olsa bile ne oluyor biliyor musunuz? Kurumlar vergisi mükellefidir, gelir vergisi değildir. Devlete ait olduğu için kurumlar vergisi mükellefidir, bir KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsü) gibidir. Kazancı, hazineye aktarılır. Eğer yatırım yapmak istiyorsak müsaade ederlerse yıllık programlara girer, hazineden para ayrılır ayrılabilirse. Ve senelerdir çivi çakılmıyor. Üç kuruş gelirinden de hem KDV alınır hem de kurumlar vergisi alınır. Hepsi de toz olur, gider bunların. Planlamayla bile kötülükler yapılmak isteniyor.

Ali İnandım- Atatürk’ün, bağışladığı haliyle bir de yasal durum var…

Güven Dinçer- ‘Şartlı bağış’ deriz biz buna. Şimdi Atatürk, haklı olarak şöyle düşünüyor: Ben bunu, dedi herhalde Atatürk, hazineme bağışlayayım, ulusuma bağışlayayım. Ulus adına kim alır? Maliye hazinesidir. Devletime bağışlayayım, bu şekilde buraların ebediyen korunması mümkün olsun. Böyle düşündü ve hazineye bağışladı. Bağışlarken de üç tane şartı var; temel şartı: Ankara halkının dinlenmesi ve eğlenmesi ve de ucuz ve sağlıklı tarımsal kaynaklı gıdaları, burada üretilerek Ankara halkına satılması ucuz fiyatla. Atatürk, bu amaçla burayı verdi. Şimdi ne oldu? Üçte bire indi. Ve bunlar ilk önce idari tahsislerle yapıldı. Kanunsuz hiçbir şekilde idari tahsis yapılamaz, özetle. Hep böyle kutsal amaçlarla kemirilir. Dediler ki işçimize ev yapacağız. Gazi Mahallesi, işçi kooperatifi. Yahu kardeşim nerede yaparsan yap; git istimlak et, devletin malını ver değil mi? İşte oraya oradan girdiler. Ondan sonra Ankara Belediyesi girdi. Bir de şöyle bir kötülük oldu: Çiftlikteki kamu kuruluşlarına, Çiftlik arazisinden bazı yerler tahsis edildi. Atatürk’ün, kurduğu kuruluş direktifine, amacına uygun Tekel Bira Fabrikası, Zirai Donatım Kurumu; orada montaj atölyesi filan var zirai kombinalar adı altında. Ondan sonra Süt Fabrikası vesaire… Bu kurumların, ileride özelleştirileceği kimsenin aklına gelmiyordu. Özelleştirmeden evvel ben, yazılar yazdım; bunların dedim, dikkatli bir şekilde mülkiyeti korunsun. Onlara bir süre tanıyarak neyse korudular. Bir de tutmuşlar bunlar, Sakarya Üniversitesi’ne kadar yer tahsis etmişler. Kimin malını kime tahsis ediyorsun, niye tahsis ediyorsun?
Ali İnandım- Son duruma ilişkin bir bilginiz var mı?

Güven Dinçer - Vallahi bilmiyorum. Bu kadar gürültü çıktıktan sonra belki o işler biraz gevşedi, şimdi pek fazla dokunulmuyor. Ama son durumda boyuna yine kanunlarla tırtıklanmak isteniyor. Ankara Belediyesi’ne yetki verilmek isteniyor. Niye? Plan yapacakmış. Çiftliğin planı mı olur Allah aşkına? Dinlenme için geniş bir kültür parkı. Oranın planı mı yapılır? Şimdi en iyi rant, en yağlı yer de Çiftliktir. Her şeyin ortasında kaldı. Yani devlet, iki taraflı kötü niyetli: Bir; Çiftliği kemirmek için açık veya gizli bir takım tezgahlar kuruyor. Yasal tezgahlar ve kapanlar kuruyor. İkincisi; görevini yapmıyor, sömürüyor orayı. Ve biz yazdık, teklif ettik yani; dört tarafına dört tane kapı dikersin, trafiği de oradan kaldırabilirsin. Mesela Gazi Mahallesi’nin oradan, Toptancı Hali’ne doğru yol yaparsın bir tane kenardan, Çiftliğin içindeki trafiği kesersin. Başka yerlerde hep böyle yapılmış. Bu tarz yerler artık Türkiye’de değil ilk defa.

Atatürk Orman Çiftliği’nin Bağışlanması ve Hukuki Yapı(*)

Mustafa Kemal Atatürk, Tapu İdaresince hazırlanan bağış belgelerini, 11.05.1937 günü, Marmara Köşkü'nde imzalar. 11.06.1937’de Başbakanlık'a yazdığı  bir tezkere ile bütün tesis, hayvan varlığı ve demirbaşları ile beraber tasarrufu Orman Çiftliği ile birlikte diğer çiftliklerini hazineye bağışladığını bildirir. Atatürk’ün bağışında üç ana fikir ve şart yer almaktadır:

a- Çiftliğin toprakları ‘Kamu Mülkü’dür.
b- Çiftlik, hazinece, ‘Örnek Bir Tarım İşletmesi’ olarak işletilmelidir.
c- Çiftlik, ayrıca Ankara halkının ‘dinlenmesine’ tahsis edilmelidir.

Çiftliğin, tamamının ya da bir bölümünün, satış vs. yollar ile Kamu Mülkiyeti’nden çıkarılması ve bağışlayanın amaçları dışında kullanımı, bağışlayanın iradesine ve hukuka açıkça aykırılık oluşturur.

(*) Güven Dinçer’in, Ankara-Kent Yazıları kitabından…

YARIN: Ankara’nın kaymağını yiyen İstanbul…

Fotoğraflar; Atila Cangır’ın, 'Cumhuriyet’in Başkenti' albümünden.