söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2011 Cumartesi

ANKARA VALİSİ ALAADDİN YÜKSEL SÖYLEŞİSİ

08.11.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi



ALİ İNANDIM- Ankara’da, yaklaşık 1 buçuk yıllık görev sürenizi geride bıraktınız. Geldiğinizde ilk izleniminiz neydi? Nereye geldiniz?



ALAADDİN YÜKSEL- Mülki amir olarak, önemli 3 şehirde bulundum. 1990’lı yıllarda İstanbul’da vali yardımcılığı,  2000’li yıllarda İzmir Valiliği ve arada, Anadolu’nun muhtelif yerlerinde valilikler ve son olarak Ankara Valiliği. Her gittiğim yerde duydum ama Ankara’ya atandığımda, fevkalade heyecan duydum. Çünkü  büyüklüğünden öte Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentiydi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, hükümet ricali buradaydı ve devletin buradaki yapılanması farklıydı. Diğer illerden farklı bu yapıyı algılayabilmek için takriben 3 aylık dikkatli bir dönem geçirdim. Çalıştığım diğer illere benzemiyor, ilk kez böyle bir tecrübe yaşıyordum. Devlet görevini ifa edenler, artık il, ilçe sınırları, nüfus, yüzölçümü gibi rakamsal tanımları aşmalı. Bunların dışında bir ‘duygu haritası’ çıkarma ve stratejimi, buna göre belirlemem gerektiğini düşündüm.



ALİ İNANDIM - Bunu açar mısınız biraz?



ALAADDİN YÜKSEL - Yeni küresel yapı içerisinde, yönetim yöntem ve ilkeleri de tartışılıyor. İdari ve siyasi yönetime talip olanların, artık hizmetlerini bir mülki harita sınırları içerisine sıkıştırmayıp, şehri duygusal haritalara ayırmalı. Örneğin; “Haymana’yı getirin, bir haritasını, nüfusunu, kaç köyü olduğunu göreyim” demek yerine, Yenice Beldesi’yle Haymana’nın, ihtiyaç ve özelliklerini, komşusu Polatlı’nın halk ilişkileri ve sosyal dokusunu ayrı ayrı değerlendirmeliyim. Her yöreye, karakterine uygun kalkınma hareketlerini götüreceksiniz. Ankara’ya gelir gelmez Kalkınma Ajansı’nı kurdum. Ajans, insan ve ihtiyaçlar haritasını çıkardı. Kare kare ayıracak, bulabildiğiniz her insan dokusunu tahlil edecek, ihtiyaçları belirleyecek, fotoğrafı göreceksiniz. Ben, bu fotoğrafı çektim.



ALİ İNANDIM - Yaklaşık 1 yıl önce, “Ankara, Ankaralılar’ın gündeminde değil diyerek” Ankara’nın, ilgisizlik  hastalığına dikkat çekmiştiniz. Hala o kanaatte misiniz?



ALAADDİN YÜKSEL - Bana göre bir şehirdeki ana unsur, ‘ortak akıl’ kabiliyetini kullanabilmesidir. Beni, şehrin birikimi kadar, bu gücü de son derece ilgilendiriyor. Ankara,  çok yoğun siyasi hareketlerin, yoğun hizmet sektörünün ve kamu yapılanmasının çok yüksek olduğu şehirlerden biri. Dünya şehrinde yaşıyorsunuz, diğer dünya şehirlerinde olup, sizde olmayan eksiklerinizi tartışmıyorsunuz. Her sabaha, yeni bir gündemle başlıyorsunuz. İlk aylardan itibaren bu kentin yüksek birikimini gördüm ben. Organize sanayilerinden üniversitesine, eğitim kurumlarından Türkiye’nin en modern sağlık altyapısına kadar. İl ve bölge müdürlerini ilk topladığımda, “Kaç kişi birbirini tanıyor?” dediğimde, o şehri yönetenler, “Vallahi törenlerde görüşüyoruz” diyorsa, zorluklar olduğunu kabul etmek gerekir.



ALİ İNANDIM - Ankara vekillerimizi de ekleyebilir miyiz aralarına? ‘Ankara Milletvekillerini Bilgilendirme Toplantısı’ndaki gözlemlerinizi de merak ederek soruyorum.


ALAADDİN YÜKSEL - Bunu tartışmak benim görevim değil tabii. O toplantıda, idari nezaket içerisinde şunu söyledim: “Bir kentin rekabet avantajını elinde tutabilmesinin öncel koşullarından biri, kentin ana oyuncularının, ortak akılda buluşması kabiliyetidir. Eğer  bu kabiliyetini kullanamıyorsanız şehrin hiçbir kabiliyetini harekete geçiremezsiniz” dedim. Bir adım daha atıp, toplantıdan sonra senin de köşende yer verdiğin gibi değerlendirmeler yapmak benim görevim değil. Yoksa görev sınırımı aşarım. İlgiyi yetersiz buluyorsa eleştirecek olan eli kalem tutanlar, kentin muhataplarıdır. Kent değişiyor, dönüşüyor. Halkın kentine olan ilgisi, kentin değişim dönüşüm zamanında herkesin fedakarlık yapmasıdır. Sivil toplum örgütleriyle meslek odalarıyla buluşuyorum. Takım oyunu oynama konusunda bu buluşmaları sağladığımı düşünüyorum.



ALİ İNANDIM - Gündeme siz getirmiştiniz, turizm konusunda yol katediyor muyuz?



ALAADDİN YÜKSEL - Turizm, başka sektöre benzemiyor. Sabah konuş, akşama sonuç al işi değil. Turizm öyle bir sektör ki aynı tarlaya tohum atmaya benziyor. Tohumu atacak, pusuya yatacaksın. Cazibe alanlarında iyileştirme yapacaksın. Geldiğimde, Ankara’nın cazibe alanı neresi olmalı diye baktım, “Ankara Kalesi’nden başlamalıyım” dedim. İl Özel İdaresi’nden, kültür ve tabiat varlıklarının iyileştirilmesine yönelik Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne, büyük bir miktar kaynak aktardım. Daha da yapacağım. Elektrik, telefon gibi havai hatların yeraltına alma çalışmaları sürüyor. ASKİ ve Büyükşehir’in, atıksu ve temiz su hatları bitirildi. Doğalgaz hatları devam ediyor. BEDAŞ, aydınlatma çalışmalarını sürdürüyor. Karanlıktan kaynaklanan sorunlara ve madde bağımlısı gençlere yönelik güvenlik önlemleri alındı. Büyükşehir ve Turizm Müdürlüğü, tanıtma büroları açıyor. Yönlendirme levhaları kondu. Gündüz 10:00 ile 18:00 arasında araç trafiğini durdurduk. Kültür Müdürlüğü, 2-3 gün arka arkaya gitti, taksicilerle eğitim faaliyeti gerçekleştirdi. Gazi Üniversitesi Turizm Fakültesi’ni, İl Milli Eğitim Müdürlüğü’yle bir araya getirdim. İlk ve orta öğretim okullarından seçtiğimiz 100 öğretmene hizmet içi eğitim verdik. 2 buçuk ay kadar sürdü, geçenlerde sertifikaları verildi. 100 öğretmen daha alacağız eğitime. 5 milyon nüfusun 1 milyonu okullarda. Öğrencilerimiz, aynı zamanda turizm elçilerimiz olacak. Öğrencilerimizin, müzeleri ve ören yerlerini ücretsiz gezebilmesi için çalışma yapıyoruz. Bunları yapmayıp ta ne yapacağız? Akşam sıra gecelerine, çiğ köfte partilerine, onun çocuğunun sünnetine, bu kebapçının açılışına mı gideceğiz? 5 milyonluk kentin ihracatı, 5 milyar 600 milyon lira. Güneyde bir ilimiz, sadece turizmden, 8 buçuk milyar dolar kazanıyor. Bir şehir, 40 milyon dolarla başladı işe, sadece kesme çiçekten, domates, biber ve salatalıktan 1 milyar dolar kazanıyor şimdi. Dünya’yı doyuran bir Ankara hayal ediyorum.



ALİ İNANDIM - Tarıma havyacılığı da ekleyelim. Ne durumdayız, neler düşünüyorsunuz gelecek için?


ALAADDİN YÜKSEL - Şüphesiz, bu yüzyılın ve geleceğin reçetesi tarımdan geçiyor. Bir şehir düşününüz ki 1 milyon 200 bin hektar kullanılabilir araziniz olsun, sulama kabiliyetiniz olsun bunun sadece 98 bin hektarını sulayın. Arazinin neredeyse tamamı, dededen babadan kalma geleneksel tarımla işleniyor. Bu ülkenin, diyelim 18 milyon ton buğday ihtiyacı olsun. Bir ürün planlaması yapılmadığı için 23 milyon ton buğday alın, sonra gidip, bunları toprağa gömün. Sizin toprağınız, en iyi sebze, meyveyi sağlasın, bu yüzyılda Ankara, bu işi bıraksın. 6 ilçeden, Tarım Müdürlüğü kaldırılmıştı geldiğimde. Hepsi merkezden yürüyordu. Böyle şey olur mu? Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ne giren yuva kavunu, nerede kardeşim? Nerede İstanbul’a, pamuklara sarılarak yollanan elmalar, armutlar? O kadar kıymetli ki çürümesin diye pamuklara sarıp, yolluyorlar. Ne oldu da bunları kaybettik? Ankara’da, başlıklardan biri de ‘seracılık ve çeşitlendirilmiş tarım’ diyorum. Özel İdare’den yaptığımız katkılarla Nallıhan’da, 50’nin üzerinde sera yaptık. Kesme çiçeğin katma değeri inanılmaz yüksek. Geçen hafta Çubuk Kaymakamı’na, 300 bin liranın 80 binini yolladım. Yalova’ya gönderip, kesme çiçek seralarını gezdirdim. Ayrıca termal sularımızı, derelere akıtmayacağız. Örneğin Haymana’da, Kızılcahamam’da, bu suları seralardan geçirecek ve enjeksiyon yöntemiyle  yeraltındaki kaynaklarına geri vereceğiz.



Avrupa’nın, bütün tiftik ve yapağını karşılayan, dünyanın gıpta ettiği Ankara Keçisi’ni bırakın, İl Özel İdaresi’nin kaynaklarıyla başka bir ülkenin hayvanı olan Saanen keçilerini getirin, Anadolu’ya dağıtın. Böyle bir şey olamaz. Hayvancılıkta en büyük ataklarımdan biri Çubuk’ta. 5 yıldır, koku yüzünden, ahırlar  kalksın mı kalkmasın mı tartışması sürüyordu. Ya uluslararası havaalanı diyeceksiniz ya da hayvancılık diyeceksiniz. Geldim, konuyu Başbakanımız’la ilgili bakanlarla görüştüm. Temmuz ayında sayın Başbakan, bana çok önemli bir miktar para verdi, Sanayi Bakanlığı’yla işbirliği yaptık, Türkiye’de ilk defa Çubuk’ta ‘Hayvancılık Organize Sanayi Bölgesi’ne başladık. 2 buçuk milyon metrekarelik bir alana, 20 bin hayvan kapasiteli 100 büyük ahır yapıyoruz. Ağustos’ta yer teslimi yaptık, Eylül’de işe başladık. İçinde hayvancılığın bütün modern tesisleri olacak; laboratuarı, hayvan hastanesi, gübreyi enerjiye  çevirecek sistemi. Şimdi ek olarak, Türkiye’nin ilk ‘Hayvancılık Meslek Lisesi’ni açacağız.



ALİ İNANDIM - Ne zaman bitecek?


ALAADDİN YÜKSEL – Bitişi, 2014 yılının sonu olarak görünüyor ancak olağanüstü bir şey olmazsa 2012 yılının sonunda bitmesini bekliyorum. Türkiye’nin ‘Hayvancılık Borsası’nı, Ankara’da kurulabilmeyi ümit ediyorum. Ankara, hayvan değerini biçen merkez olabilmelidir.



ALİ İNANDIM - Okullaşmaya çok  önem veren bir valisiniz. Sanayicilerin, ciddi bir eğitilmiş işgücü ihtiyacı var. Meslek okullarından gelenlerse güncel bilgi ve teknik donanımları yetersiz geliyor. Görmemiş gibi sıfırdan başlıyor eğitimleri. Meslek okullarına nasıl bakıyor, neler yapmayı düşünüyorsunuz?



ALAADDİN YÜKSEL - Bir idareci olarak gittiğim şehrin, eğitim kapasitesinde 3 şeye bakarım. Bir, fiziki altyapıya bakarım. İki, erişim kabiliyetine bakarım; bilgisayar internet gibi. Üçüncü olarak kalitesine bakarım. Okul öncesi eğitimde okullaşma oranı, yüzde 80’dir. İlköğretimdeki rakamlarımız yüzde 99.99’dur. Meslek liselerinde de hemen hemen yüzde 80’lerin üzerindedir. Yüzde 100’e çıkarılmasına inanıyorum. Genel liselerden meslek liselerine yönlendirme gerekmektedir. Eklemeliyim; ‘Hayvancılık Meslek Lisesi’ne ek olarak bir de ‘Tasarım ve Mobilyacılık Meslek Lisesi’ açacağız. Bu da Türkiye’de ilk olacak. Siteler civarında arazisini bulduk, Milli Eğitim’de de projeleri bitti, Bakanlığa takdim ettik.



ALİ İNANDIM - Savunma sanayi yatırımlarıyla organize sanayi bölgeleri hareketlendi, hem de yenileri açılmaya başladı. Bu planlı mıdır yoksa kendi halinde, kişilere kalmış bir gelişme midir?



ALAADDİN YÜKSEL - Türkiye Cumhuriyeti’nin, iş hayatının gelişmesi ve sanayinin bu geldiği noktayı yakalamasında yaptığı en doğru işlerden biri, organize sanayi bölgeleri rejimini çok dikkatlice kullanmasıdır. Nadiren, bir heves bile olsa organize sanayi bölgeleri, sanayicinin, kendi yönettiği bir alan olması bakımından ve başka hiçbir yerel otoritenin de oraya müdahale imkanının olmaması nedeniyle bana göre Türkiye’nin, en doğru sanayi rejimlerinden birisidir. Bütün iller buna önem veriyor. Ankara’nın, genel kabiliyeti şöyle: 11 tane organize sanayi bölgesi var. Bunun 5 tanesi faal. İçinde kümeleşme ve yan sanayi çok başarılı. İçlerinde 2 tanesi çok örnek ve özel; İvedik ve Ostim. Ankaralı sanayicileri, yürekten tebrik etmek gerekiyor; ‘kümeleşme’ işi, tam bir akıl ürünüdür. Bunu yaparken bir şey daha yapmış, bunlara destek olacak yan sanayiyi de oluşturmuşlar. Türkiye’de, savunma sanayisine destek olan yan sanayinin iş büyüklüğü, yüzde 82’yle Ankara’ya ait. Çok müthiş bir olay. Bugün Ankara’nın, inanılmaz bir gücü de Polatlı’daki iki sanayi bölgesidir. Türkiye Şişe Cam Fabrikaları, Polatlı’ya geliyor. Her ay, sessizce gidiyor, Kaymakam’la müteşebbis heyet toplantılarına katılıyoruz. Şişe Cam Fabrikaları, Polatlı’ya, Ortadoğu’nun, en büyük şişecam fabrikasını yapmaya karar verdi. Bir süre sonra inanılmaz bir Polatlı OSB’si oluşacak. Bu bir heves mi? Ankara’da, organize sanayi bölgeleri heves olamaz. Üniversitelerin teknokentlerini, organize sanayi bölgeleriyle buluşturmak, işbirliğini sağlamak önümdeki işlerden biri. Bu buluşmayla Bilişim Vadisi’nin, ilk adımlarını da atmış olacağız.



ALİ İNANDIM - Tam burada sorayım: Ankara, Bilişim Vadisi’ni de kaptırdı. Türkiye’nin en iyi alt yapısı ve nitelikli işgücü buradayken. Kendi Bilişim Vadisi’ni, kendisi mi yapacak Ankara?



ALAADDİN YÜKSEL – Bir şey kaptırmadık. Bilişim Vadisi, zaten önümüzde duruyor bütün herşeyiyle. Bize, “Yahu kardeşim, bir araya gelin, ortak akılda buluşun, Ankara’nın göbeğinde duruyorum ben” diyor. Ne istiyor Bilişim Vadisi? Birincisi; o şehrin eğitim altyapısı kuvvetli olsun diyor. Arkasından üniversiteler olsun diyor. Onun arkasından üniversitelerde, teknokentler olsun diyor. O şehirde, çok sayıda organize sanayi bölgeleri olsun, o bölgelerde, kümeleşme kabiliyeti olsun diyor. En vurucu maddesi; Bilişim Vadisi’ni üretecek araziye sahip olsun diyor. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, 2005 yılında bu koşulları beyan etmiş. Uluslararası şirketler, bunları incelemiş. Demişler ki Türkiye’de, bunu başaracak 3 tane şehir var; İstanbul, Ankara, Eskişehir. Sonra koşulları, bu şehirlere oturtmaya çalışmış ve sonunda “Bunu başaracak beyni ve fiziki yapısı en uygun yer Ankara’dır” demişler. Birileri memnun olsun diye Ankara dursun. Böyle bir şey yok. Biz, bu işi başaracağız. Hedef; 2012 yılı. Bu ayın 15’inden sonra teknokent yöneticilerini çağıracağım, ilk buluşmayı yapacağız.



ALİ İNANDIM - Geçen yıl, Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin yıldönümü olan 27 Aralık’ta, Garnizon Koşusu ve Seğmen Yürüyüşü’nün iptaliyle çok tartışılan bir gündem oluşmuştu. Bu yıl ne olacak?



ALAADDİN YÜKSEL - Bayramlar, bir bütünlüğü ifade eder. Bir şehirde, o şehri oluşturan insanlar, bu benim milli günüm, iyi ki bir araya geldik, el ele tutuştuk, bayramı idrak ettik diyebilmelidir. Ama şehirde bir gurup insan bayramı yapıyor da  bir gurup insan, “Hastam var  gidemiyorum, işe gidecektim yetişemiyorum, ambulansla çocuğumu hastaneye yetiştiremedim, filan meydanda saatlerdir bekliyorum” diyorsa idrak ettiğiniz hadise bir bayram olabilir mi? 7-8 saat ana yolların kapalı olduğu, genel hayatı bu kadar olumsuz etkileyen bir dünya şehri, bana söyleyebilir misiniz? Ben, hiçbir faaliyeti durdurmadım. Sadece Ankara’nın ana yollarında, bayram programında gösterilen hususlar dışında, uluslararası takvime bağlanmış olan Atatürk Maratonu’da dahil, hepsi yürüdü. Seymen kardeşlerimiz geldi evvelki gün, vilayetin önünden ana caddelerden Ulus’a kadar yürüdük  beraber. Ama 11 tane seymen derneği, Genel Kurmay kavşağından beraber gitmiyor. Her biri, o yürüsün, ondan sonra yürüyeceğim diyor. Her seymen derneği, 1 buçuk saatte Ulus’a gelirse 11 tane dernekle ana yolları kapatırsınız. Seymenlerin her biri, bir dönemin kahramanları ve bu kahramanlığı yaşatan insanlar. Ama bu şehirde, hiç kimsenin istediği gibi hareket kabiliyeti olamaz. Geçen yıl bunu uygularken özellikle Garnizon Komutanı, söylediğim bütün gurupların temsilcileri dahil, bir ay önce Valiliğe davet ettim. Böyle düşündüğümü, yapacağımı söyledim ve emri bir ay önce herkese duyurdum. Ankara’nın zararına, kötülüğüne, genel hayatını olumsuz etkileyecek hiçbir karar alamam.



ALİ İNANDIM - Sanki sadece geçen yıla has bir kararmış gibi  algılanmıştı.



ALAADDİN YÜKSEL - Hayır, böyle bir şey yok. Ben bir yazılı emir çıkardım ve şu ana kadar da hiç kimseye özel bir muamele yaptırmadım. Yani söylediğiniz gruplara “hayır” dedik te… Böyle bir şey yok ki.



ALİ İNANDIM - Peki şöyle bir şey mi öneriyorsunuz; bu koşuyu şurada yapın, yürüyüşü şurada yapın diye?


ALAADDİN YÜKSEL -  Hiç kuşku yok.  Mesela seymenlerin, asıl yürümesi gereken hadise, eğer tarihi yaşatmak gerekiyorsa büyük Ata, Gar’a gelmiş ve Gar’dan yürümüş. Efendim orada bizi kimse görmüyor, ana caddeyi kapat. Böyle bir şey olabilir mi? Ayrıca askeri faaliyetleri deruhte eden bir görevim yok benim. Ancak Anıtkabir ve Anıtkabir’in bahçesi, her türlü faaliyete açıktır ve onu da zaten Genel Kurmay düzenliyor. Ben şehirde, ana caddelerde alınması gereken tedbirleri, şehrin ihtiyaçlarına göre değerlendirir ve uygulamaya koyarım. Aksi, başka tartışmalara girer. Bunun ötesinde, benim milli ve manevi değerlere bağlılığım, tarihi olayları yüreğimde yaşatma konusunu, kimseyle tartışmam çünkü ben bu ülkeyi, yüreğime bayrak yapmış bir insanım. Ankara halkının, tasvip ettiği süre içinde bütün kararları uygularım. Eğer Ankara halkı, bu kararlardan rahatsızlık duyuyorsa tekrar oturur, değerlendirebilirim. Ben, Atatürk Maratonu’nun da asla yapılmasından yana değilim. Atatürk’ün, şehre geldiği güzergahlar belli, o güzergahlardan yapsanız. Arena ve 19 Mayıs Stadı gibi stadımız var bizim. Son turlarını orada yaptırsak, törenlerinde, bütün insanları tribünlerine toplasak? Eğer sizin tercihiniz tarihi yaşatmak değil de şahsi takdiminize yönelikse ben, şehri şahsi isteklere göre yönetemem. Sizin başlıklarınız var; “Yine bayram geldi, yollar tıkanacak mı?” Gazeteler atıyor bu başlığı. Eğer ortak akıl değilse bir talep değilse gazeteler niye atıyor bu başlıkları?

14 Nisan 2011 Perşembe

SAYIN VEKİL ADAYLARIMIZ


12.04.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Öncelikle adaylığınız hayırlı olsun. Bazılarınız Bakan olacak, bazılarınız Meclis komisyonlarında görevler alacak, kürsülerde konuşup, memleketin çıkarlarını kollamak için mücadeleler verecek, tartışmalara gireceksiniz. Şimdiden kameralara demeç verirken hayal ediyorsunuz kendinizi. Vekilliğin hakkını verdiğiniz sürece bütün hayallere layık olursunuz  ama Nasreddin Hoca misali, testi kırılmadan Ankara için bir parantez açmak istiyoruz biz Ankaralılar.

29 milletvekili çıkaran Ankara’ya, 2 vekil daha eklendi bu seçimlerde; oldu 31. Sizin vekillik hayalleri gibi biz de 29’undan bulamadığı ilgiyi, 31’le bulma hayalleri kuruyoruz Ankara’da. Aslında 550 milletvekili saymak lazım Ankara’yı ama maalesef; Ankaralısı bile Ankara’dan gayrı her şeye tuzlukla koşuyor. Efsunladılar mı bu şehri, büyü mü yaptılar bilemiyorum ama devletin eli, Ankara’ya dokunmakta pek tereddütlü, pek bir çekingen. Ancak hoyratlık, pek acar, pek atılgan!

Ankarasız vekiller
Geçmiş dönem milletvekillerimizle yapılan söyleşileri okuyor, okuduklarıma  bakakalıyordum. Ya Ankara’da büyümüş, ya Ankara’da okumuş ya da siyasetin taşlarını döşemek için yolu Ankara’ya sık düşmüş vekillerimizin, rahatsız edici bir tarzı vardı: İçinde yaşamış, yaşıyormuş gibi değil, Kars’tan, Van’dan, Hakkari’den bahsediyormuş gibi uzaktan bir söylemle bahsediyorlardı Ankara’dan. Kim ya da ne çıkarmıştı Ankara’yı bu vekillerin içinden? Üstelik hala içinde yaşarken!

Horozu bol
Geçen haftasonu, Ankara Sanayi Odası (ASO) başkanı Nurettin Özdebir’in, nefis bir özetlemesi vardı Ankara’yla ilgili; “Ankara’da, horoz fazla olduğu için sabah olmuyor” dedi.  Durmadan üretilen, konuşulan projelerin, bir türlü sonuca bağlanamayışından duyulan rahatsızlık, bu kadar güzel özetlenebilirdi. Önceki hafta Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek,Kişiye göre işleyişler yapıyoruz, ilerisini hesaplayın, bir ülkenin ne imkanı ne zamanı bu kadar kolay heba edilecek bir şey değil” diye cümleyi farklı kurmuştu. Benzetmemi hoşgörün ama devletin horozu ötmeyince meydan, kuru gürültüye inleten horozlar korosuna kalıyor demek.

Ne yapacaksınız?
Topu devlete at, rahat et” demeyin, Ankara’nın durumu, devletle ilişkilidir artık. İç içe dolanıp, düğümlenmiş yün yumağı gibi Kale havzası, ancak devletin dokunuşuyla çözülebilir. Uzantısı olan ‘Turizm Atılımı’, bu çözüme bağlıdır. ‘Bilişim Vadisi Projesi’nin Ankara’ya kurulması, kişilerin değil, devletin kanaatiyle ilgilidir. “Ne yapacağız?” diyen vekil adaylarımıza, kayıt düşüyorum; öncelikli bu iki maddeye ek olarak eğitim, sağlık alanlarında ciddi geliştirme ve destek bekliyor Ankara. Fuarcılık kapısını açmak istiyor. Yeni vekilleri, sıçramak üzere gerilmiş bir Ankara bekliyor, şakası olmayan bir Ankara.

Şakası yok
Şakası yok çünkü Doğu ve Güneydoğu ilçelerimizin ilgisizliğine denk ilçeleri var Ankara’nın; Bala, Haymana gibi. Yarı ilçeleri acınacak durumda. Nüfusu artarken ekonomisi küçülüyor, işsizler kenti oluyor. Üretmeyen, tüketen kente dönüşen Ankara’nın, ülkenin ikinci büyük ili olmasını, anlayana ithaf ediyoruz. Anlamayan, meclis koltukları ve parti koridorlarıyla yetinebilir. Ammaaa basınç, balonu patlattığında, merkezindeyken her şeyin uzağına düşebilirsiniz.

Oysa toparlanmış bir Ankara, Kars’a da Van’a da Hakkari’ye de uzanacak el demektir. Sayın adaylar, hem Türkiye hem Ankara, yeni bir atılım çağındadır. Ankara’yla ilgilenip, tıkalı damarları açınız. Sakın ha havanda su dövmekle eğleşmeyiniz; kendinizi kandırdığınızla kalırsınız!

4 Ocak 2011 Salı

GÜVEN DİNÇER SÖYLEŞİSİ-5


04.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi


Eski fotoğraflara bakıp, anlatılanları dinleyince ‘Ankara’ diye nerede yaşadığına şaşırıyor, etrafınıza yeniden bakma gereği duyuyorsunuz. Güven Dinçer’le son bir kez bakıp, söyleşimizi bitiriyoruz bugün.

Ali İnandım- Siz, çocuklar olarak nerede zaman geçiriyordunuz?

Güven Dinçer- Bizim zamanımızda çocukluk gene kıymetliydi okullarda. Okullarda disiplin bugüne göre çok fazla ama yaz aylarında mesela, Samanpazarı’nda, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun arkasında, çocuk bahçesi vardı. Oraya biz, Himayei Etfal derdik. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun bahçesinde, kaydıraklar hatta havuz da vardı. Orada yüzdük biz. Sonra bizim bisikletimiz olduğu için, ortaokul ve lise çağlarında birkaç arkadaş, Ankara civarındaki yüzülecek yerlere giderdik. Hatip Çayı, Çubuk Çayı… Çubuk yolunda, Koka Kola’nın fabrikası vardır, onun orada Çubuk Çayı döner. Yalnız bağ bahçe vardı, ev olmadığı için oralarda yüzerdik biz. Sonra Bahçelievler’de, şimdi Gazi Hastanesi’nin olduğu yerde, Belediye’nin bir Bahçeler Müdürlüğü vardı, oranın muazzam bir havuzu vardı. Fidan yetişir, oradan Ankara’ya dağıtılıyordu, Belediye’nin ihtiyacı için. Orada da yüzülürdü. Sonra Gölbaşı’na da giderdik yüzmeye filan. Yazın böyleydi. Yazın tabii hiçbir ailenin kültüründe, yaşam tarzında hatta imkanı içinde, İstanbullar’a gitmek, yazlığa gitmek diye bir kavram yoktu. Yani öyle insanların İstanbul’a gidip, yazlık tutması çok nadir, çok az insanların yapabileceği bir şeydi. Ankara’da eskiden bağ evleri vardı, uzun süre devam etti. Civarda bizim akrabalarımız işte, bizim bir parçamız o zaman Çubuk’taydı. Çubuk’a giderdik. Kışın bize okumaya gelenler olurdu oradan, halamızın çocuklarından filan. Dediğim gibi, bizim öğrenciliğimiz çok cici geçti.

Ali İnandım- Güven bey biraz Kaleiçi’ne girsek? Fecaat çünkü Kaleiçi.

Güven Dinçer- Kale, aslında 19. Yüzyılın ikinci yarısında, terkedilmiştir. Yani Ankara’nın Kaleiçi, çok eski bir zamanda terkedilmiştir. Daha böyle yavaş yavaş çökmüştür orası. Ankara’nın, gerçek Ankara evleri, Aşağıyüz, Yukarıyüz denilen, yani Hacı Bayram civarıyla şimdiki o Bentderesi Kavşağı’ndan, Samanpazarı’na doğru gelen alan ve Samanapazarı’ndan Hamamönü’ne kadar giden alandır. Ankara’nın, en güzel evleri de oradadır. Ama onların çoğu yok edildi. Mesela Hacettepe istimlakinde bizim evlerimiz gittiği zaman, biz de işte Bahçelievler’e ev yaptırdık, dedik ki “oh ne güzel, bu yeni evi de yaptık” filan. Yani o bilinç uyanmamıştı. Hatta ben sanat tarihi kitabımı saklamışım liseden; meraklısı olduğum için. Aradım baktım, eski evlerde mimari hakkında bir satır yok. Hint Sanatı var, Çin Sanatı var, oradan Floransa var, Rönesans var. Bizim sanatçılarımızdan isim var ama mimarlıkla ilgili en küçük bir koruma bilgisi yok sanat tarihi kitabında. Bunu Türk toplumu sonradan öğrendi. Hala da bunun acısını çekiyoruz. O koruma bilgisi, bir kültür lazım tabii, sanat kültürü.

Ali İnandım- Ondan sonra da diyorsunuz “Kale adam olmadı”.

Güven Dinçer- Olmaz zaten. Kale’nin içi, müsait değildir. Onların bir kısmı, sanat değeri olmayan, sonradan yapılmış binalardır. Hakiki olanları koruyacaksın, belirli yerlerin aralarındaki boşlukları da yeniden çizimlerle inşa edeceksin. Kale’nin içindeki o gereksiz alanı, sonradan yapılmış derme çatma olanları temizleyip, boş alan haline getireceksin. Eski Medine denen şehrin etrafı açılmıştır. Arabayla ilgili ring vardır. Ringle surların arasında yeşil alan vardır. İçinde trafik yoktur. Bütün elektrik filan yeraltına alınmıştır. Elden geçirilmiştir o Medine. Her yerde böyle olmuştur. Bizim orayı yeniden ele almamız lazım ama bu devlet projesiyle olur. Olacaksa hepsini kamu malı haline getireceksin, yeniden yaratacaksın o Kale’nin içini, ondan sonra satacaksın.

Ali İnandım- Yani bu bir ihtiyaç mıdır?

Güven Dinçer- İhtiyaç tabii, ihtiyaç. Çünkü Ankara Kalesi’nin tipinde, birkaç yerde gördüm, daha küçük çapta kaleler var, Ankara Kalesi gibi bir Kale yok Türkiye’de. Böyle büyük bir kaide üzerinde… Ağrı Dağı’nı gördünüz mü?

Ali İnandım- Gördüm.

Güven Dinçer- Ağrı Dağı, eteğine kadar haşmetlidir. Tepeyi bazen göremezsin dumandan, buluttan. Ankara Kalesi’de öyle. Böyle büyüüük bir gövde üzerine kurulu ve çok haşmetli. Onu yaşatacaksın. O zaman Kale’nin ilk girişindeki o bölümleri temizleyip, oralara otopark ve normalleştirmek lazım. Şimdi orası ne; çoluk çocuk. İnsanı rahatsız edecek bir düzey var. Yabancı girdiği zaman onlarla karşılaşıyor. Sağlıklı bir düzen yok orada.

Ali İnandım- 15 yıl önceye kadar arnavut kaldırımları filan duruyordu?

Güven Dinçer- Onu mu değiştirmişler? Beton mu yapmışlar?

Ali İnandım- Neredeyse duvarlara kadar asfalt sıvanmış.

Güven Dinçer- Oradaki vatandaşın düzeyiyle geliriyle ve görgüsüyle anlayışıyla bu iş, hiçbir zaman kendiliğinden düzelmez. Onun için Kale’nin içini tümüyle boşaltacaksın, yeni bir planlama yapacaksın, yeni bir hukuki model koyacaksın oraya. Tabii kimsenin malını mülkünü el koymak anlamında değil fakat orayı ıslah etmek için bunu yapmak lazım. Etrafını da düzelteceğiz. İşte şimdi Koç Grubu o Çengelhan’ı aldı. Onun yanında bir han daha var.

Ali İnandım- Orası yapılacak mı?

Güven Dinçer- Yapılacak, o da yapılacak. O da vakfındır.

Ali İnandım- Anadolu Medeniyetleri Müzesi’yle Çengel Han arasındaki handan mı bahsediyorsunuz?

Güven Dinçer- Evet. Onlar hep vakıflara ait. Koç Grubu’na belli bir zaman için verildi galiba o Çengel Han. Yani oraları yaparsınız, oralar kendiliğinden gelişir. Ama bu Kale’nin içinin, kendi kendine bu mülkiyet ilişkileri içinde düzelme şansı yoktur. Daha da kötü olur hergün. Çünkü orada sosyal kirlenme var yani her şeyin ötesinde. Onun için orayı temizleyip, korunacakları, koruyacağız, korunma kabiliyeti olmayanları kaldıracağız. Değer olmayan, sonradan yapılmış salaş şeylerin hepsini kaldıracağız, orayı bir sanat, kültür alanı haline getireceğiz. Ve dışarıda otoparklar vesaire yapacağız, çıkışı, girişi kolaylaştıracağız. Zaten düzelecek  yerler düzelmiştir. Arslanhane’nin önünden geçen yol vardı ya orayı biraz toparladılar. Ama içi toparlama şansınız yok. Türkiye, nerede ne paralar veriyor. İstanbul’a verdiği o 100 milyon liranın bir parçasını da Ankara’ya verse biz Kale’yi, onlar eliyle kurtarabiliriz.
SON

Fotoğraflar; Atila Cangır’ın, Cumhuriyet’in Başkenti albümünden.

GÜVEN DİNÇER SÖYLEŞİSİ-4


03.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Şehircilik tarihimizin çok yeni olduğuna dikkat çeken Güven Dinçer, “Metropolitan planlama, bununla ilgili düzen yeniden kurulmalı ve bir bütün olarak ele alınmalı. Yalnız Ankara için değil, İstanbul için, İzmir için, Konya için…” diye bitirmişti dün. Kaldığımız yerden devam ediyoruz bugün:

Ali İnandım- Genel bir problem diyorsunuz.

Güven Dinçer- Tabii genel bir problem. Bir de şöyle bir şey var. Türkiye’de, bölge planlaması yok. Türkiye, fiziksel olarak bir planlamaya tabi tutulmuyor. Bakıyorsunuz; Ankara’dan Eskişehir’e kadar, bir Polatlı var büyük merkez. Şeye kadar birazcık Aksaray var, Konya’ya kadar hiçbir şey yok.

Ali İnandım- Mersin, Adana’ya kadar yok.

Güven Dinçer- Yok yok. Neden yok? Çünkü böyle bir planlama yok. Türkiye, plansız yatırım yüzünden Ankara, İzmir, Bursa, İstanbul, Konya, Denizli, Antalya ve Erzurum… Herkes oraya yığıldı. Aynı bölgenin yerleşim alanları içinde, 3-5 binde kalmış ilçeler var. O zaman biz, bir fiziksel planlama yapıp, bir defa büyük merkezleri arttırabiliriz. Mesela Sivrihisar, büyük merkez olabilir, Polatlı, büyük merkez olabilir. Göller yöresinde, Isparta Konya arasında oralarda Beyşehir, mesela Aksaray büyük milyonluk merkezleri olabilir oraların. Bunu yapmıyoruz.

Ali İnandım- Niçin olması gerekir?

Güven Dinçer- Çünkü bu yükü, İstanbul taşıyamaz, Ankara taşıyamaz. Her şehrin bir kapasitesi var. O kadar anormal bir büyümeye tabiyiz ki ne caddeler yetiyor ne… Geçenlerde adadaydım, üç dört gün kaldım Büyükada’da. Orada insanlar adayı görmeye geliyorlar. Bütün İstanbullular geliyor. “Bu ne, bu ne?” diye hayretle bakıp, seyrediyorlar. Yani öyle bir İstanbullu yapısı meydana çıkmış ki İstanbullu, gördüğü zaman şaşırıyor. İstanbul, bu insanları hemşehri olarak özümseyememiş. Ankara’ya, civardan olduğu için Orta Anadolu’dan, biraz daha sıcaktır Ankara onlar için. Daha kolay intibak edebilir ama ona rağmen Ankara’nın da etrafında bir varoşlar gerçeği var. Yani şimdi demek istediğim; Türk toplumuna entegre olmuş insan, onun içinde kaynaşmış, bütünleşmiş insan değil de ondan ayrıştırılmış bir insan kitlesi yetiştiriliyor bu göç sayesinde. Halbuki biz, Anadolu’da, bir takım cazibe merkezleri yaratırsak zaten çevresinden gelecektir büyük çapta ve oraya daha kolay ısınacaktır. Kültürel yapı, daha kolay, kendi kendini yenileme şansına sahip olacaktır. Ama İstanbul’da, Ankara’da, hele İstanbul’da hiç bu şans yok. Antalya’da hiçbir şans yok. İzmir’de de öyle. Ben, o sonradan gelenlerin, İzmir’de kaynaşmalarının çok daha vakit alacağı görüşündeyim. Bütün mesele insanları birbiriyle kaynaştırıp, daha mutlu yaşamın içine sevk etmek. Onun için Türkiye, yeniden fiziksel planlamaya tabi tutulmalı, büyük ve orta merkezler yaratılmalı. Ve devlet yatırımları oraya olmalı. Bakın Türkiye’nin bütün parası, İstanbul’a yatırılıyor, kuleler kuruluyor. Böyle saçma şey olur mu? Kimin parası kimin imkanıyla? Bu toplumun imkanı. Bizim, kimsenin cebindeki paraya karışacak halimiz yok ama imkan verirsen İstanbul’a toplanır, İstanbul, yaşanmaz hale gelir. Halbuki devletin kanunlarıyla teşvikleriyle bir takım öngörüleriyle yöneltmeler olabilir. O zaman bütün Anadolu’da olur.

Ali İnandım- Şöyle “Aman ne güzel, keşke o zamanları görseydiniz” dediğiniz zamanları kıyaslayabilir misiniz?
Güven Dinçer- Tabii. Ankara, 60’lı yıllarda öyledir, 50’li yıllar, en güzel yıllarıdır belki Ankara’nın. Dengeli bir şehir; ulaşımı dengeli. Şehrin kenarına kurulmuş semtlerle otobüs bağları var, onlar da dengeli. Herkes kendi semtinde mutlu yaşıyor. Mesela bir Yenişehir’in hayatı var. Yenişehir, tabii bizim çocukluğumuzda, Samanpazarı’nın icat ettiği yahut eski Ankara’nın icat ettiği bir kelimedir. Yeni bir bina ve şehirleşme olduğu için Yenişehir deniyor. Fakat imkanı olanlar oraya gidiyor, ev yaptıranlar oraya gidiyor. Eskiden Ankara’da tur, Adliye’den Ulus Meydanı’na kadardı. Bir de Ulus civarındaydı. İnsanlar, akşamüzerleri turu orada atarlardı; ilkbahar, yaz, sonbahar. Orada herkes birbirine randevu verirdi. 50’den sonra bu, yavaş yavaş Kızılay’a doğru geldi. 1959-60’daki Menderes istimlakleriyle Ulus Meydanı’nda çok yer birdenbire yıkıldığı için hemen oradaki güzel mağazalar, perakende ticaret düzeni, Yenişehir’e doğru kaydı. O zaman Yenişehir’deki tur çıktı meydana. Kızılay’da tur atılırdı, 1960 yılında, benim Danıştay’a başladığım yıllarda mesela. Bu şekilde yaşam devam etti fakat kalabalık ve 1957’deki imar planının uygulaması başladı. O Uybadin Planı, çok kötü bir plandı. Ankara’nın yıkımına sebep olmuştur. Yenişehir’in 4 buçuk katlı planları, 8 kat, 9 kata çıktı. Aynı altyapıyla aynı fiziksel imkanlarla bir anda ikiye, üçe katlandı oranın nüfusları. Şehrin bir-iki katlı evlerinin olduğu o güzel mahalleler, birdenbire dev apartmanlarla donatıldı. Yenişehir, birdenbire kalabalıklaştı. O zaman tabii eski zarafeti kalktı. Yavaş yavaş Tunalı’ya kaydı. Sonra Köroğlu’na kaydı. Köroğlu olmadı, yine şimdi Tunalı… Eh diğer yerlere göre biraz daha iyi.

Ali İnandım- Cumhuriyet’in değişim sürecinde, “Şu aklımda kaldı, çok güzeldi” diyebileceğiniz hem de o geçiş döneminden aklınızda kalanlar…

Güven Dinçer- Şimdi geçiş dönemi şöyle: O zaman geçiş dönemi, hem maddi bakımdan hem de duygu bakımından çok kolaydı. Eski Ankara’da oturanlar, Ankara’nın yerlisi olan, maddi imkanı varsa veyahut tasarrufuyla Bahçelievler’de ev yaptırdı, Çankaya’da ev yaptırdı, Esat’ta ev yaptırdı, daha sonra Yenimahalle’de ev yaptırdı. Eski semtler o tarafa doğru ağır ağır kaydı. Hiç kimse oralardan rahatsızlık duymadı; eski evlerini bıraktı diye. Eski evlerimiz bizim, korunmadı. Çünkü eski evleri korumak çok büyük maddi güç istiyor. Gayettabii kültür istiyor. Bu eser eski evleri korumayla ilgili böyle bir kavram yoktu Türkiye’de. Yani SİT olarak bir alanı bırak, SİT kelimesini falan sonradan duyduk biz. Burayı bırak aynen, yenilensin, şehrin eski haliyle orası yaşasın. O evleri büyük bir bölümü, Ankara’nın bir numaralı güzellikteki değildir; onların çoğu gitti.

YARIN: Kaleiçi, yeniden nasıl düzenlenir?

Fotoğraflar; Atila Cangır’ın, 'Cumhuriyet’in Başkenti' albümünden.

GÜVEN DİNÇER SÖYLEŞİSİ-2


01.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi


‘Torba Yasa Taslağı’nda yer alan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Sermaye Piyasası Kurulu ve Ziraat Bankası, Halk Bankası, Vakıfbank başta olmak üzere finans merkezlerinin, Ankara’dan İstanbul’a taşınmasıyla başlamıştık dün.


Ali İnandım- Şimdi taşınabilenler buradan gidiyor, bir de götürülmesi zor, burada olan değerleri var Ankara’nın. Ben, sizin o konudaki hassasiyetinizi de biliyorum; Çiftlik üzerinde.

Güven Dinçer - Tabii, o Çiftlik ayrı. Şimdi mesela 3 tane büyük yaşam alanı kurulmuş Ankara’da. Bir tanesi Çiftlik, bir tanesi Gençlik Parkı, bir tanesi baraj (Çubuk). Bu bizim, çocukluğumuzun, gençliğimizin, Ankara’nın mesire yerleri. Şöyle; başkent olduktan sonra, Ankara’nın ıssız semtleri, imara açılmaya başlamış. Mesela Yenişehir, Çankaya… Ankara’da, 10 bin mesken varken cumhuriyetin başında, 3 bin de bağ evi var. Aileler, aşağı yukarı bağ evine sahipler. Kendileri yaz dünyalarını orada geçiriyorlar. Yani eskiden yazlığa gitmek, efendim deniz kıyısına gitmek, böyle kavramlar çok sonraları, 60-70’lerden sonra gelen düşünceler. Ankara, şehirleştiği anda, cumhuriyetin ilk kurucu kadroları, Türkiye’nin dört bir tarafından Ankara’ya gelince bunlara, ortak mekanlar lazım. Cumhuriyet, onları da yarattı; Gençlik Parkı’nı yarattı, Atatürk Orman Çiftliği’ni ve barajı yarattı. Şimdi bunların hepsi halkın elinden koparıldı ve yozlaştı. Şimdi Çiftlik, işte bir takım davaların hazırlanmasına ben de karıştım. İki türlü ölüme sevk ediyorlar. Bir defa orayı korumak için hiçbir destek verilmiyor. İşin kötüsü, Çiftliğin karı olsa bile ne oluyor biliyor musunuz? Kurumlar vergisi mükellefidir, gelir vergisi değildir. Devlete ait olduğu için kurumlar vergisi mükellefidir, bir KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsü) gibidir. Kazancı, hazineye aktarılır. Eğer yatırım yapmak istiyorsak müsaade ederlerse yıllık programlara girer, hazineden para ayrılır ayrılabilirse. Ve senelerdir çivi çakılmıyor. Üç kuruş gelirinden de hem KDV alınır hem de kurumlar vergisi alınır. Hepsi de toz olur, gider bunların. Planlamayla bile kötülükler yapılmak isteniyor.

Ali İnandım- Atatürk’ün, bağışladığı haliyle bir de yasal durum var…

Güven Dinçer- ‘Şartlı bağış’ deriz biz buna. Şimdi Atatürk, haklı olarak şöyle düşünüyor: Ben bunu, dedi herhalde Atatürk, hazineme bağışlayayım, ulusuma bağışlayayım. Ulus adına kim alır? Maliye hazinesidir. Devletime bağışlayayım, bu şekilde buraların ebediyen korunması mümkün olsun. Böyle düşündü ve hazineye bağışladı. Bağışlarken de üç tane şartı var; temel şartı: Ankara halkının dinlenmesi ve eğlenmesi ve de ucuz ve sağlıklı tarımsal kaynaklı gıdaları, burada üretilerek Ankara halkına satılması ucuz fiyatla. Atatürk, bu amaçla burayı verdi. Şimdi ne oldu? Üçte bire indi. Ve bunlar ilk önce idari tahsislerle yapıldı. Kanunsuz hiçbir şekilde idari tahsis yapılamaz, özetle. Hep böyle kutsal amaçlarla kemirilir. Dediler ki işçimize ev yapacağız. Gazi Mahallesi, işçi kooperatifi. Yahu kardeşim nerede yaparsan yap; git istimlak et, devletin malını ver değil mi? İşte oraya oradan girdiler. Ondan sonra Ankara Belediyesi girdi. Bir de şöyle bir kötülük oldu: Çiftlikteki kamu kuruluşlarına, Çiftlik arazisinden bazı yerler tahsis edildi. Atatürk’ün, kurduğu kuruluş direktifine, amacına uygun Tekel Bira Fabrikası, Zirai Donatım Kurumu; orada montaj atölyesi filan var zirai kombinalar adı altında. Ondan sonra Süt Fabrikası vesaire… Bu kurumların, ileride özelleştirileceği kimsenin aklına gelmiyordu. Özelleştirmeden evvel ben, yazılar yazdım; bunların dedim, dikkatli bir şekilde mülkiyeti korunsun. Onlara bir süre tanıyarak neyse korudular. Bir de tutmuşlar bunlar, Sakarya Üniversitesi’ne kadar yer tahsis etmişler. Kimin malını kime tahsis ediyorsun, niye tahsis ediyorsun?
Ali İnandım- Son duruma ilişkin bir bilginiz var mı?

Güven Dinçer - Vallahi bilmiyorum. Bu kadar gürültü çıktıktan sonra belki o işler biraz gevşedi, şimdi pek fazla dokunulmuyor. Ama son durumda boyuna yine kanunlarla tırtıklanmak isteniyor. Ankara Belediyesi’ne yetki verilmek isteniyor. Niye? Plan yapacakmış. Çiftliğin planı mı olur Allah aşkına? Dinlenme için geniş bir kültür parkı. Oranın planı mı yapılır? Şimdi en iyi rant, en yağlı yer de Çiftliktir. Her şeyin ortasında kaldı. Yani devlet, iki taraflı kötü niyetli: Bir; Çiftliği kemirmek için açık veya gizli bir takım tezgahlar kuruyor. Yasal tezgahlar ve kapanlar kuruyor. İkincisi; görevini yapmıyor, sömürüyor orayı. Ve biz yazdık, teklif ettik yani; dört tarafına dört tane kapı dikersin, trafiği de oradan kaldırabilirsin. Mesela Gazi Mahallesi’nin oradan, Toptancı Hali’ne doğru yol yaparsın bir tane kenardan, Çiftliğin içindeki trafiği kesersin. Başka yerlerde hep böyle yapılmış. Bu tarz yerler artık Türkiye’de değil ilk defa.

Atatürk Orman Çiftliği’nin Bağışlanması ve Hukuki Yapı(*)

Mustafa Kemal Atatürk, Tapu İdaresince hazırlanan bağış belgelerini, 11.05.1937 günü, Marmara Köşkü'nde imzalar. 11.06.1937’de Başbakanlık'a yazdığı  bir tezkere ile bütün tesis, hayvan varlığı ve demirbaşları ile beraber tasarrufu Orman Çiftliği ile birlikte diğer çiftliklerini hazineye bağışladığını bildirir. Atatürk’ün bağışında üç ana fikir ve şart yer almaktadır:

a- Çiftliğin toprakları ‘Kamu Mülkü’dür.
b- Çiftlik, hazinece, ‘Örnek Bir Tarım İşletmesi’ olarak işletilmelidir.
c- Çiftlik, ayrıca Ankara halkının ‘dinlenmesine’ tahsis edilmelidir.

Çiftliğin, tamamının ya da bir bölümünün, satış vs. yollar ile Kamu Mülkiyeti’nden çıkarılması ve bağışlayanın amaçları dışında kullanımı, bağışlayanın iradesine ve hukuka açıkça aykırılık oluşturur.

(*) Güven Dinçer’in, Ankara-Kent Yazıları kitabından…

YARIN: Ankara’nın kaymağını yiyen İstanbul…

Fotoğraflar; Atila Cangır’ın, 'Cumhuriyet’in Başkenti' albümünden.

GÜVEN DİNÇER SÖYLEŞİSİ-1


31.12.2010 Milliyet-Ankara Gazetesi

Güven Dinçer kimdir?

1934 Ankara doğumlu Dinçer, 1960 yılından 1990 yılına kadar Danıştay’da çeşitli görevler yaptı. 1990 yılında, Anayasa Mahkemesi Üyeliği’ne seçildi ve 1999 yılında, Anayasa Mahkemesi Başkan Vekilliği’nden emekli oldu. Emekliliğinden sonra zamanının çoğunu, doğduğu, büyüdüğü okuduğu ve yaşadığı Ankara’ya ayırdı. Kurucusu olduğu Ankaralılar Vakfı’nın, 2000-2004 yılları arasında başkanlığını yaptı. Kitaplar, haritalar yayımladı, sergiler, bilimsel toplantılar düzenledi. Ankara’nın, tarihi, kültürel ve güncel konuları üzerine, çoğu Gazete Ankara’da olmak üzere yazılar yazdı. Hukuki alanda Ankara’nın, haklarını savunacak çalışmaların içinde yer aldı.

Hukukçuluğu gibi Ankara konusunda da usta Güven Dinçer’le uzun söyleştik. Bittiğinde, “Bir sürü başlık kaldı konuşamadığımız” diye yakınıyordu. Birikmiş sorun ve şikayetlerin bir kısmı bile, Milliyet Ankara Gazetesi’nin, birkaç gününe zor sığacak uzunlukta oldu. Ülkedeki gelişmelerin Ankara’ya etkileri, iç içeydi söyleşimizde.










Ali İnandım- Sorunlardan başlayalım, güzel Ankara’ya doğru gidelim mi?

Güven Dinçer- Ankara’nın sorunları bir devletten geliyor, devletin bakış açısından geliyor. Sonra Türkiye’nin büyük kentlerini, ta Özal’ın zamanından başlayarak bir plansızlaştırma dönemi var. Ankara Belediyesi’nin, özel şanssızlıkları var. Nedir şanssızlığı? Tabii bu da Seçim Kanunu’ndan geliyor. Atina’da bile hep tura kalır seçim. Neden tura kalır? Çünkü halkın, bırakın seçmeni, oy verenin hiç olmazsa yüzde ellisini geçmesi lazım. Yani bütün mesele; yasalardan, devlet düzeninden gelen olumsuzluklar var. Ondan sonrada tabii devletin kendi içindeki olumsuzluklar var; idarecilerin yetersizliği vs. halkın ilgisizliği buraya kadar getirdi işleri.

Ali İnandım- Biliyorsunuz, Merkez Bankası, ‘Torba Yasa Taslağı’ndan çıkarıldı ama Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Sermaye Piyasası Kurulu ve Ziraat Bankası, Halk Bankası, Vakıfbank başta olmak üzere finans merkezleri, İstanbul’a taşınmak isteniyor.  Bunu nereye oturtuyorsunuz?

Güven Dinçer- Devlet merkezini fiilen İstanbul’a götürmek istiyorlar. Atatürk’ün Dolmabahçe’ye gidişi, son hastalık dönemiyle ilgilidir ve biliyorsunuz o dönemde ağrıların çok etkisinde. Yani onu korumak, kollamak, sağlığa kavuşturmak isteyenlerin yaptığı bir öngörü. O zaman tabii tek tıp fakültesi İstanbul’da, büyük hocalar orada. O bakımdan Atatürk, son günlerini İstanbul’da geçirdi. Bunu biliyoruz. Dolmabahçe Sarayı, onun için yapılmış bir saray değil. Meclis’e aittir çünkü saraylar ve müzeler, Meclis’in manevi koruyuculuğundadır. İdaresi de ona aittir ama kendisi idare etmez. Uzmanlarla genel müdürlüklerle ama Meclis’in koruyuculuğu altındadır. İstanbul büyük bir kent, dünyaya açılan yüzümüz, İstanbul’da konferanslar olur, şu olur bu olur fakat devletle ilgili görüşmeler, kararlar, her şey Ankara’dadır. Yabancılar da Ankara’ya gelir. Zaten devletin merkezini Ankara’da kurarken cumhuriyet içinde onu söylemişler; yönetilecek kararlar burada alınır.

Ali İnandım- Bunu, büyük bir taşınmanın parçası olarak mı görüyorsunuz?

Güven Dinçer- Hiç şüphem yok. Çünkü bakın şimdi… Halk Bankası olsun, Ziraat Bankası olsun… Dikkat ederseniz Ziraat Bankası, dışarıda devamlı şube açıyor. İçeride de Yunan asıllı bilmem ne bankası iç kredi veriyor çiftçimize. Bu acayip bir zıtlık değil mi, tezat? Olacak şey değil. Ziraat Bankası’nın Avrupalar’da ne işi var. Belki sembolik olarak bazı yerlerde şubeleri olabilir ama Ziraat Bankası’nın, bir numaralı görevi Türk çiftçisine kredi vermektir. Çiftçiyi, kredisiz bırakmamaktır. Halk Bankası’da öyle; Türkiye’de orta kesimin, ticarette ve küçük üretimde ayakta tutacağı sistemin temeli Halk Bankası’dır. Halk Bankası’nın, İtalya’da da benzeri bir banka vardır, ben orada burs almıştım, Roma’da. İtalya’da hergün çarşaf çarşaf ilan çıkardı. Genç insanlar bunları okurlar, bir tane yer belirler; kendisine iş kredisi verilir, donanım kredisi verilir. Bunlar, uzun vadede öderler. Herkes bağımsız iş sahibi olur. Öyle şehir merkezinde, sokak ortasında alışveriş merkezi falan yoktur. Bilakis çarşı sistemi hakimdir. Ayrı yerlerde vardır, bu kadar da anormal değildir. Yani oralarda bu tarz işler yapılırken toplumun sosyal yapısının değiştirilmesi katiyen düşünülmez. Bakın İstanbul, 20 milyon. Geceyle gündüz arasında milyon fark var. İstanbul’da yatırım yapıyorsun, İstanbul’da iş imkanı, İstanbul’da cazibe yaratıyorsun, Anadolu, İstanbul’a taşınıyor. Ve İstanbul, İstanbul olmaktan çıkmış. Anadolu’da Anadolu olmaktan çıkıyor, sahibi kalmıyor.

Ali İnandım- Tarım, hayvancılık ve sanayii de bu parantez içinde alırsak?

Güven Dinçer- Şöyle oluyor tabii; köyde adam bırakmazsan üretici kalmaz. Köylüye desteği bıraktılar. Ziraat Bankası ajandasına baktım. Yurt dışında o kadar çok yerde temsilcisi var. Ne işi var orada, ben bunu soruyorum. Senin yerin, üreticinin, köylünün olduğu yer. Bütün gücünü oraya harcaması lazım. Halk Bankası’da öyle. Niye İstanbul’da? Ne işi var İstanbul’da? Anadolu’nun merkezinde açsınlar. Böyle bir hastalık var. Şimdi demek istediğim; dünyanın her yerinde büyük şirketler, bulunduğu yerden yönetilir. Bizde her şey İstanbul’a taşınıyor. En son İş Bankası gitti biliyorsunuz. Elektronik dönemde, finansın merkezi İstanbul’a gidiyor. Para, aynı anda saniyeler içinde gidiyor. İş Bankası, devletin koruması, kollaması altında gelişmedi. Tabii Ankara’da hayat mütevazı. Herkesin yaşayabileceği ortam da mütevazı İstanbul’a göre. Renkli değil. Işıltısı, pırıltısı o kadar değil İstanbul gibi. Onun için aldılar, götürdüler İstanbul’a İş Bankası’nı. Daha da acısı, buradaki galerisini kapattılar. İş Bankası’nın elindeki koleksiyon, İstanbul’da, sergilenmiyor bile. Hepsi Ankara’da olmuştur onların. Yani kültür mirasını bile oraya taşıdılar. Ve mirasını kaybetti. Buna hakkı yok bence. Ve işin daha acısı, orada yüzde 25’e yakın bir hisse Atatürk hissesidir. Atatürk’ün üzerindeki kamusal kaynaklı paralar. Tabii biliyorsunuz Atatürk, o paraları hiçbir şekilde kişisel olarak kullanmamıştır. Zaten vefat etmeden önce, vasiyetiyle bütün parasını, yanındaki birkaç korunmasını istediği kimse dışında, hepsini milletine bırakmıştır. Cumhuriyet’in temsilcisi insanlar, itiraz etmediler buna. İstanbul’a gitti ve şuradaki yerin altını, kültür merkezi vesaire çağdaş sanatlar yapabilirlerdi. Üstünü kiraya verebilirdi, onu bile yapmadılar. Meşrutiyet Caddesi’ndeki galeriyi de kapattılar, gittiler. Ne güzel değil mi?

Yarın: Atatürk Orman Çiftliği