ankacan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankacan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2011 Salı

MİSKET ANKACAN

03.05.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Arena Spor Salonu bahçesinde, çocuklar coşkulu. Elimde çayla keyifleniyorum. Çocuk olan yerde, ses oluyor. Uyumsuz çığlıklar halinde ama yaşam dolu. Ciyak ciyak ağlasa bile yaşam, en yalın haliyle çocukların sesinden yayılıyor. 23 Nisan’ı başka şehirlere yollayan Ankara, Dünya Çocuk Oyunları’yla çocukları geri çağırıyor.



Gidene üzülüp, gelene sevinirken ayaklarım yerden kesiliyor, neye uğradığımı şaşırıyorum. “Hidayete erdim, evliyalara karışıyorum, Arena’dan havalanmak nasipmiş çok şükür” diyeceğim, elimdeki sıcak çay dökülüp, canımı yakmasa. Eren adamın, canını bir şey yakabilir mi? Oyunların maskotu Misket’in kucağında, arabaların arasından koşarak Gençlik Parkı’na doğru, karşıya geçiyoruz. Yangından ilk kurtarılacak kırmızı noktalı arşiv dolabı gibi kaçırıyor beni. 2 metrelik maskotu gören yavaşlıyor, geç gören “iyyykkk” diye frene basıyor. Sonra aval aval seyreliyor alemi!



Çabuk atıyorum sersemliği. Maskot kostümünün içini, adım gibi biliyorum; Ankara Canavarı Ankacan bu! Gençlik Parkı’na girince Ankara kedisi, kafasını çıkarıyor. Pis pis sırıtan Ankacan çıkıyor içinden. Kendisi zaten kostüm kadar, nasıl sığmışsa içine?



- Heh heh hee.. nasıl fikir?

- Canım kardeşim, senin canavarlığın bana mı? Korkutulacak adam mı yok Ankara’da, niye benim yüreğime indirmeye çalışıyorsun?   

- Heh heh heh!..



Havuzun çevresinden İtfaiye Meydanı’na doğru yürüyüşe geçiyoruz. Kafası insan, vücudu kedi biriyle yürüyorum. Koca kafası elinden sarkan bir kediyle.

- Neye borçluyuz bu suikastinizi?
- Fena mı oldu Çocuk Oyunları?

- Olur mu hiç, çocuklar her zaman Ankara’ya yakışır. Hele 23 Nisanlar’da… Açılışı kaçırdım, çok görkemliymiş.

- Görkemliydi vallahi, kıpır kıpır oldum.

- Keşke 23 Nisan töreni de aynı görkemde düzenlenebilseydi.

- Keşke…



Suskunluk oluyor. Biraz susmuşken Gençlik Parkı’nı tarıyoruz beraber. “Ağacı, yeşili eksildi sanki bu parkın?” “Düzenlemesine düzenlendi ama eksildi yeşili, doğru” diyor Ankara kedisi,“Fazla taş oldu park.” Acıktım.


- Bit Pazarı’nın girişindeki kokoreççiyi biliyor musun?

- Girerken sağda.

- Yer misin?

- Yemem mi!

Havuz çevresinden kıvrılarak devam ediyoruz. Sorular başlıyor:


- Ekonomisi küçülüyor mu hakikaten Ankara’nın?

- Türkiye İstatistik Kurumu ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın rakamları, küçüldüğünü söylüyor.

- Nüfusu artıyormuş. Ekonomi küçülürken nasıl artıyor?

- Toprağından, tezgahından ümidini kesen çiftçi, esnaf, çareyi Ankara’da arıyor herhalde. Ama gelenler, Ankara’da ekmek bulmak için yeterli donanıma sahip değillermiş maalesef.

- Expo 2020’yi alabilir miyiz?

- Kaçmış trenin arkasından koşuyoruz. Kaçırılmamış trenler bekliyor halbuki Ankara Garı’na girmek için. Onları yakalamalıyız. ‘Fuar’ treni, ‘Bilişim Vadisi’ treni, ‘Turizm ve Ankara Kalesi’ treni, ‘Sağlık’ ve ‘Eğitim’ trenleri… Bu trenleri Gar’a yanaştırıp, onların yükünü indirmeliyiz. Bu trenlerin de çok değerli yükleri var. Saptanmış fuar alanını açacağımıza, kaçmış trenin arkasından koşmakla eğleşiyoruz. Aklı çok karışık Ankara’nın.



Kokoreççiden içeri giriyoruz. Ben 2 yarım, Ankacan, başlangıç için 4 yarım söylüyor. Ekmekleri kendine özel, normal ekmek gibi değil. Kokoreçleri beklerken…


- Kale çok önemli Ankacan, çokk! Bütün gün oralardasın, var mı bir gelişme?

- Canından bezdi Kale esnafı. Hızlı tren çağında, kağnıdan beter Kale.

- Tarihine küskün kent, yürür mü? Ankara’nın eklemleri kireçlenmiş hareketsizlikten. Gelişmelere, gıcırdamaktan tepki veremiyor. Verene kadar başkaları alıp, yürüyor. Kale, derhal fethedilmeli!

- Senin şu eğitim, meslek okulu yazıların…

- Girme o konuya, kokoreçler soğuyacak.

- Havacılık, savunma sanayisi?

- Olur o iş.

- Seçim?

- Seni görmeyen vekili tanıma.


Yanına acılı şalgam söylüyoruz. Bol baharatlı, Çubuk biber turşulu, acılı mı acılı kokoreçleri gümletiyoruz. Acıdan burnum akıyor, gözüm yaşarıyor. Durduk yerde eziyet ediyoruz kendimize; acıyı kabullenmiş, eziyeti zevk edinen Ankara gibi!

12 Ocak 2011 Çarşamba

ANKACAN’LA ANİ TOPLANDIK


11.01.2011 Milliyet-Ankara Gazetesi

Sakarya Caddesi’ndeki Tuna Sokak’la İzmir Caddesi’ni birleştiren üst geçite yürüyordum. “Gel gel, acil toplanmamız lazım” sesiyle hoplamam, koluma giren kalıplı şahsiyetin yanında çocuğu gibi kalıp, savrularak kendisine ayak uydurmaya çalışmam, “Ne.. merhab.. ne oluy…” diye eksik cümleler kurarak ifade zorluğu yaşamam aynı zamanda gerçekleşti. Ankara’nın Canavarı Ankacan, yine beklenmedik bir hamlesiyle en kalbime indirecek yeni bir buluşma tarzıyla karşımdaydı. Kolunda, garson peçetesi gibi taşıyarak ilk geçen taksiye bindirdi beni.

Kale’deyiz; Pirinçhan’daki kahvede. Hemen söyledi çayları. “Hayırdır, ne bu telaş, EXPO 2020’yi mi aldık?” dedim. Gülümserken kahveciye seslendi “Dilimle bir tabağa onları” dedi. Simitle kaşar geldi çayın yanına. Gözlerim parladı. Bu üçlü beni konuşturur!

Ben, simitle kaşara zıpkın gibi atılırken “Bankalar gidiyor mu sahiden?” diye söze girdi.
- Gitmiş bile.
- Nasıl gitmiş, yasa çıkmadı?
- Ziraat Bankası Genel Müdürlük Binası, Başbakanlığa devrediliyormuş. Üstelik 1 yıldır sürüyormuş bu görüşmeler. Önümüzdeki günlerde resmi devir gerçekleşecekmiş.
- Hiç haberimiz olmadı.
- Olsa da fark etmezmiş zaten.
- Niye?
- Bizim gazete bir aydır yazıyor, “Gitti, gidiyor bankalar” diye..
- Biliyorum.
- Ama Ankaralı’dan ses yok. Bu sessizlik, Merkez Bankası’nı da götürür. “Madem bu kadar memnunsunuz, onu da alalım, kafanız rahat etsin” diye düşünür kim olsa.

Yazıldığı gibi seri konuşmuyorduk tabii; simit ve kaşar lokmalarıyla boğulan sesim, çay yudumlarıyla kesiliyordu. Karşımda, simiti parmağına taksa yüzük sanılıp, fark edilmeyecek heybetiyle oturan Ankacan, yemeden içmeden soruyor, dinliyordu. Kaygılıydı.
- Ne oldu bu Ankaralılar’a?
- Ben de merak ediyorum. Ankaralı değil, paralı olmak geçerli desem ona da uymuyor. Ankara ekonomisini, 250 milyonla 400 milyon (trilyon) arası, hatırı sayılır bir para terk ediyor ve Ankaralı, sükunetle el sallıyor arkasından. Garip bir itidal!

Alnı kırıştı, düşünen adamın boş bakışlarıyla çevreyi dolaştı gözleri. Sorumlusunu bulacakmış gibi kahveyi taradı. “Yesene yahu, hepsini ben yedim. Simit, hem sıcak hem de çıtır çıtırmış. Kaşarla çay da 10 numara!” deyince tabağa uzandı. Çayı soğumuştu. Bir parça simitle kaşarı, ay çekirdeği gibi attı ağzına, bir yudumda içti çayı. Yutkunup, devam etti:
- Ankara Düğümünü Anlamak’ yazını okuyunca içime ateş düştü. Giden bankalar, ‘Ata’ya Saygı Alayı’nın iptal edilen yürüyüşü, devlet büyükleri olmadan geçen sönük kutlamalar, Ankara’dan kayan merkez… Kendi ağzından duymak istedim.
- Bunları birleştirince hayırlı bir sonuç çıkarabiliyorsan bana da söyle, beraber ferahlayalım.
- Varsa bile ikimiz de görecek durumda değiliz belliki.

İri yarı, kendine Ankara Canavarı diyen dağ gibi seymen, dizlerinin üzerine çökmüş, Kale burçlarından Ankara’ya ağlamaya hazırlanan çaresizlikti karşımda. Simitler, kaşarlar, çaylar boğazıma dizildi. Kalıbından çekinmesem şu soruyu kafasına bir kesme şeker atarak sorardım:
- Konuyla ilgili bir yetkili buluyordun, niye beni buldun bu sefer?
O boğa başı gibi yumruğuyla çehremi buluştursa bu kadar vurucu olurdu verdiği yanıt:
- Yetkililerin değil, artık milletin meselesi bu.

Yürü, Gramofoncu Ali’de taş plak dinleyip, şenlenelim, karamsarlık yakışmaz bize” dedim, Koyunpazarı Yokuşu’ndan, yukarı salındık.

25 Ekim 2010 Pazartesi

ANKACAN EMLAKÇI

22.10.2010 Milliyet-Ankara Gazetesi

Malum telefon. Açtım. Artık sesini tanıyorum.
- Yarın öğlen, bir buçuk gibi, Anafartalar Caddesi, şu numarada bekliyorum. Bakalım yerimi kolay bulabilecek misin? dedi.
- Bugün de gelebilirim.
- Yok yok, yarın dediğim saatte…
Önüne geçilmez bir gitme isteği duydum ama anlaşıldığı üzere oyun, ertesi gün sahne alacaktı.

Ertesi gün, sabredemedim, az erken çıktım. Atatürk Heykeli’nden Ulus Çarşısı’na dalıp, Hal Sokak’tan Anafartalar Caddesi’ne yürüdüm. Caddeye çıktım, çok yürümeden “kesin burası” diyeceğim iki tabela gördüm: Binanın birinci katında, yol tabelası gibi ok biçiminde iki tabela. İki binanın ortasına denk getirilmiş; bir binaya bakanda kocaman bir ‘GÜZEL’ yazısı, diğer binaya bakanda kocaman ‘ÇİRKİN’ yazısı okunabiliyordu. Yakından bakınca seçilmeyen  kısımlarında şöyle yazıyordu: Hesaplı ve GÜZEL mi? Hem pahalı hem ÇİRKİN mi? Ancak dibine kadar gelmeden ‘GÜZEL’ ve ‘ÇİRKİN’ dışındakiler okunmuyordu. Ortada ‘Seçici Emlak’ yazıyordu.

Karşı kaldırıma geçtim. ‘GÜZEL’in gösterdiği bina, Cumhuriyet ve Başkent’in ilk modern apartmanlarından biriydi. Dikkatli bakmayınca gözünüzü çelmeyen sadeliğin alçakgönüllülüğüne ama dikkat ettikçe gözünüzü alamadığınız mimari detaylara gömülüyordunuz. “Ufff çok güzelmiş ya.. hiç dikkat etmemişim.. teras katının güzelliğine bak!”

Diğer bina, dört duvar ve pencereden ibaret, hiçbir özelliği olmayan, kişiliksiz bir yapıydı. Eski ve ‘GÜZEL’ binadan biraz yüksek, duvarına yaslanarak “Gideceksin buralardan!” dercesine kafa tutuyordu sanki.

Emlakçı, “ÇİRKİN” binadaydı. Çıktım, çaldım kapıyı. Tam isabet!.. Ankacan, açtı kapıyı. Gülerek “hoş geldin” etti beni. “Şeytanın aklına gelmez” dedim. “Sen de az şeytan değilsin, ikiletmeden buldun” dedi. Hemen çay söyledi. Hal hatır sormaya kalmadan kapı çaldı. Oturduğu yerden kapıyı açan bir düğmeye bastı bizimki. Son sıcaklar, bitmemişti henüz. Kısa kol gömlekli, kravatsız, kumaş pantolonlu, kısa sayılacak boylu ve alnı açık, gerine gerine, 3 çocuk babası görünümlü biri girdi içeri. “Selamünaleyküm komşu” diyerek yaklaştı. Aleykümselam ettik.
- Sahibiyle görüşecektim ama…
- Benim.
- Aşağıdaki marketin müdürüyüm ben. Bir mevzu vardı.
- Buyurun.
- Ya bizim patron görmüş şu sizin tabelaları. “Sanki ‘ÇİRKİN’ diye bizi işaret ediyorlar gibi oluyor, rica ediver kaldırsınlar şunları” dedi.
- Reklamımız onlar bizim.
- Ya ne olacak, başka birşey yazarsınız. Parası neyse verir, biz yaptırırız yeni reklamınızı.
- Olmaz.

Duraksadı müdür. Ankacan, masanın arkasında, iri kalıbıyla anaokulu sırasına oturmuş yetişkin görüntüsü veriyordu. Ağzı ve gözleriyle etkili konuşabilen biriydi.
- Komşu “olmaz” diye bir şey yok. Takıntılı bizim patron, kafayı takar, kaldırtır.
- Sıkıyorsa kaldırtsın.

Arabalarda, üçüncü vitesten birinci vitese atınca motor bağırır ya, içeri üçüncü vitesle giren müdür, birinci vitese öyle hızlı ve sessiz attı ki “bu motor, sadece insanoğlunda olabilir ” dedirtti içimden. “Siz de ekmeğiniz peşindesiniz tabii. Bu biçimde ileteyim ben o zaman” dedi ve izin isteyip, çıktı. “Ankacan da Ankara Canavarı’nın kısaltması” desem merdivenlerden aşağı vitesi boşa alıp, yuvarlanarak inebilirdi!

“Bekle” dedi Ankacan. Yarım saat sonra telefon çaldı. Patron arıyordu. Dinledi dinledi dinledi, “Marketin çirkin, Ulus’a yakışmıyor, boşa arama bir daha pişman ederim seni” deyip kapattı.

3 hafta sonra yine çağırdı beni. Marketin ön cephesi, Ankara taşıyla yeniden yapılmış, içeriye eski eşyalar serpiştirilmişti. ‘Güzel’, ‘Çirkin’ tabelaları inmişti. Sırıtarak “Yürü, burada olmaz, Kale’de içelim çayı” dedi, çıktık.

13 Eylül 2010 Pazartesi

ANKACAN ÇIKTI ORTAYA 2

11.09.2010 Milliyet-Ankara Eki

Yetkili önde, Ankacan arkada, en arkada ben, bindik otobüse. Doldukça doldu otobüs. Ailemle böyle yakınlaşmamıştım. Tanımadığım insanlarla samimiyetimi görse yüzüme bakmazlardı. Yetkili dayanamadı seslendi: “Şoför bey, doldu artık kardeşim, hareket etsenize!” Hemen aynaya döndüm. Şoför, aynadan sesin geldiği yere baktı, yanıt vermedi. Günde kaç kişiden duyuyordu bu sözleri. Bir de herkesin ne kadar uzun zamandır orada beklediğini biliyor, aslında iyilik yapıyordu. Ankacan’ın, sinsi sansar gülümsemesini gördüm. Ona uydum!

Kapı kapanınca tam konserve kutusuna tıkıştırılmış Gelibolu sardalyalarına döndük. Yetkili dışında kimsenin sesi çıkmıyordu. Ara ara sakince homurdanıyor ama kimseden karşılık alamıyordu. Sustu diğer durağa gelmeden. Ankacan, omzunun üzerinden bakış attı bana. Kafası tavana değecek gibiydi. “Anlaşılmıştır” demek için gözlerimi kısıp, hafifçe başımı büktüm.

Gittik gittik, kavga çıkmış bizi otobüsten atmışlar gibi üstümüz başımız dağınık, bir durakta indik. Kendimi dışarı attım ama merakım uyanık olmasa oracıkta ikisini bırakıp, Cinnah Caddesi’nden koşarak gazeteye kaçasım geldi. Merak, bilincimi açık tutuyordu. Basılmaktan, yetkilinin ayakkabı rengi değişmişti. Görenler, takım elbise giymiş meczup zanneder. Dikkat çekeceğimi fark edip, geride bir yere çekildim. Yine beklemeye başladık.

Bu kez 25 dakika sürdü beklememiz. Arada mesafe bırakarak 5-6 yolcu sonra bindim otobüse. Perişandık. Terleyecek sıvı kalmamıştı vücudumda. Yine Kızılay’a geldik ve indik otobüs görünümlü pide fırınından. İndiğimiz durakta yetkili, boş bakışlarla ufka bakınıyor, Ankacan, bir şeyler söylüyordu. Bu ilişkiye anlam veremiyor, kavrulmuş kafatasımla pes etmeye hazırlanıyordum. Sakarya Caddesi’ne doğru yürüdü ve bir pastaneye oturdular.

Yetkilinin beni görmeyeceği biçimde arkasına ama çok yakınlarına iliştim. Su, limonata ve çay söylediler. Papağan gibi aynısını tekrar ettim garsona. Ankacan, duymam için beklemişti ve sordu: “Nasıl?” Sessizce başını salladı yetkili. Şakülü kaymıştı adamın, dermansızdı. “Dediğim kadar var mıymış?” diye devam etti. Başını sallamaya devam etti yetkili. “Türkiye’nin başkentine yakışıyor mu bu? Dünyadaki gelişmeleri ilk duyan, ülkeyi idare eden adamların yaşadığı kente yakışıyor mu sizce?” Yetkili susuyor, dinliyordu. “Daha ulaşım sorununu çözememiş bir başkent, örnek kent olabilir mi? Böyle olması mı isteniyor yoksa?”

Çok okuduğu gibi, Ankara’ya hakim Ankacan. Yetkiliyle bir lokantada karşılaşmış, lavaboya kalktığında derdini anlatmış ve ikna etmiş. Ortada adam kaçırma falan yok, Amerikan filmi seyretmekten sulanmış beynimle senaryo yazıyormuşum. Lafları da kalıbı gibi oturaklı olan Ankacan’ın, ikna etmesine şaşırmadım. Yetkiliyi kucakta taşımasının nedenini, “Ağır adım yürüyünce, sana çok geç kalmayalım diye kucakladım adamı. Şaşırdı ama sonra ses etmedi” diye sırıtarak anlattı sonra. “İtiraz edilemeyesi bir kalıbın var” diyemedim!

Sorusuyla ben de öğrendim: “Yaşlı Kartı’yla otobüse binen yaşlıların, doktor ya da hastaneden, saat 11’den sonraya randevu almaya çalıştığından haberiniz var mıydı?” 60 yaş üstündekilere verilen Yaşlı Serbest Kartı, sabah 10 ile akşam 4 arasında geçerli de.

Ankacan, sordu, sustu da sustu yetkili.

7 Eylül 2010 Salı

ANKACAN ÇIKTI ORTAYA

04.09.2010 Milliyet-Ankara Eki

Telefon çaldı, açtım. “Yarım saate Güven Park’ın oradaki Oran, Ayrancı otobüs duraklarına gel” dedi tanıyacak gibi olduğum ses. “Kimsiniz?” derken telefon kapandı. Uzak değil, gazetedeydim; yürümeyle 10 dakika.

135 yılın en sıcakları dedikleri, 40 derece gösterip, 50 derece hissedilen sıcakların kavurduğu, güneşin hiç düşmeyecekmiş gibi tepeye çakıldığı bir öğle saati. Geleli 5 dakika olmamış, genleşmeye başlamıştım. Güven Park’tan sarkan ağaç gölgelerini kolluyordum. İlk gelen otobüsle boşalan gölgeye attım kendimi, beklemeye başladım.

Bir beş dakika daha geçmişti ki uzaktan, telefondaki sesin sahibi göründü: Sıhhiye’den  görülebilir kalıbıyla Ankacan’dı bu(*). Felaketten adam kurtarmış gibi, kucağında takım elbise, kravatlı biriyle geliyordu. Fesat ihtimaller boşaldı zihnimden; “Eylem zamanı” falan diyordu, adam mı kaçırmış bu yoksa? Eyvahlar olsun!.. Adam, pek kaçırılıyormuş gibi de değildi ya. Kucakta, bir kolunu Ankacan’ın ensesine doğru dolamış, etrafa bakına bakına geliyorlardı. İndirdi adamı yere, eli ayağı tutuyordu maaşallah. Göz ucuyla taradı, beni gördü, beklemeye başladılar. Garip durum, ne oluyordu?

Güneşin alnında bekliyor, arasıra bir şeyler konuşuyor, beklemeye devam ediyorlardı. Otobüse bakar gibi yaklaştım yanlarına. Takım elbiseli adam, söyleniyordu: “Niye binmedik deminki otobüse?” Söylenmekten çok bilimsel bir soru edası vardı tonlamasında. “Bekle bekle, acele etme” dedi aynı tonlamaya benzer soğuklukla Ankacan. Bekledik!

10 dakika sonra ceket çıktı, kravat gevşedi. Birer su aldılar büfeden. “Helal olsun, dayanıklı adammış” dedim. Bir tişört vardı üzerimde, batıyordu sıcaktan. Boynundan sarkıtılmış tezgahı, sadece Gaziosmanpaşa ile Oran durakları arasında gidip gelen bir seyyar satıcı vardır. Gözleri görmez. Onbeşinci dakikada, 2 paket kağıt mendil aldılar ondan. Ben, çoktan kaçmıştım gölgeye. Terlemiyor, Japon çizgi film karakteri gibi zonklayarak çağlıyorduk adeta. Uzaktan Ankacan’ın “bekle bekle”lerini görüyor, duyuyordum.

Yarım saat sonra ikisi de pancar turşusuna dönmüş, adama mendil yetişmiyor, Ankacan, Ankara taşından yapılmış iguana heykeli sanki, kıpırtısız duruyordu. Yanımdaki oğlan, narkozun etkisi geçmeden salınmış hasta gibi baygın bakıyor, 70 yaşlarında bir teyze, başörtüsü düştü düşecek geri kaymış kaldırımda oturuyor, cehennemde kimse simit yemek istemiyor, simitçi, üstüne düşmüş gibi tezgahına yaslanıyordu. Delireceğim, ne bekliyorduk?

45 dakika sürdü bu bekleyiş. 1 litre su içmiştim, hiç tuvalete gitme ihtiyacı duymuyordum. Birden uzaktan görünen otobüsle Ankacan hareketlendi, göz ucuyla bana baktı. Otobüse binecekler! 45 dakika sıcakta bekletip, otobüsle adam mı kaçırıyordu? Nasıl bir eylemdi bu?

Asayiş şubenin baskınına katılıyorcasına hışımla fırladım yerimden; durak kalabalıklaşmıştı, bizimkilerin hemen arkasında yer tutmalıydım. O hışımla “Durun Polisss!” diye ünlemekten zor aldım kendimi. Terbiyesizliğime homurdananları, duymazdan gelip, tam Ankacan’ın arkasına durdum. Kapı açıldı, herkes yavaş yavaş binerken Ankacan’ın kulağına fısıldadım: “Ne oluyor, kim bu?” O da hafif yana doğru fısıldadı: “Bir yetkili.” Merak, panik ve hışımdan zamansız ve anlamsız soruyu sordum: “Nereden buldun bunu?”

Nereden buldun yasası haftaya çalışır.

(*) Ankacanla tanışmamız: http://aliinandim.blogspot.com/2010/08/ankacan.html

9 Ağustos 2010 Pazartesi

ANKACAN!

7.8.2010 Milliyet-Ankara Eki

Anadolu Medeniyetleri Müzesi tarafından Kaleiçi’ne girdim. Lokantaya çevrilmiş eski bir konağa ilişti gözüm. Çok ta güzel aslına uygun düzenlenmiş ve korunmuş bir konak. Fotoğraf çekmeye çalışıyorum ama örümcek ağı gibi her yanı sarmış elektrik ve telefon kablolarından kurtulamıyorum. Debelenirken kulağımın dibinde bir sesle irkildim:
- Çekemiyor musun fotoğrafı?

Boş bulunup, yarım metre bilinçsiz sektim yerimden. Yaklaşık 2 metre boylarında, 35-40 yaşlarında, atletik yapılı, babayiğit görünümlü bir ademoğlunun göğüs hizasındaydım. Başımı kaldırıp, yanıt verdim:
- Kablolardan çekilmiyor.
- Çekemezsin Ali İnandım çekemezsiiinn; çekilmez oldu buralar!
- Adınızı bağışlarsanız?
- Ankacan.

İlk kez duyduğum bir isim olması nedeniyle şaşkınlığımı, iltifatla harmanlayarak ifade ettim:
- Aa ilk kez duyuyorum, ne güzel isim!
- Ankara Canavarı’nı, Ankacan diye kısalttım.

“Haydi buyur, deli deliyi dakkada…” diye coşkusu kursağında kalmış bir şapşallık geçti içimden. İçimden geçen, yüzümden çıkmasa iyi olurdu. Gıcır gıcır botoks yaptırmış pop yıldızı gibi, ifadesizliğimi korudum. Sanırsınız ki yılları canavarlar arasında geçmiş, feleğe takla attırmış bir canavar dostuyum.
- Gerçek ismin değil yani?
- Böyle bil, fazlasını da kurcalama. Kurcalarsan haberim olur. Gel, çay ısmarlayayım sana.

Ankara ayaklarımızın altında, bir çay bahçesine oturduk. Çayı beklerken Ankacan’ın, yumruk olmuş eline takıldı gözüm. Sakin 1 ton, hiddetli 5 ton çeker görüntüsüyle masanın dörtte birini kaplıyordu.
- Adımı nereden biliyorsun?
- Okudum seni.
- Niye Ankara Canavarı diyoruz sana?
- Ankara’da doğdum, büyüdüm, okudum. Çok okudum. Her şeyi de okudum, Ankara’yı da. Artık sabrım bitti. Ankara’ya yapılan haksızlığı, vurdumduymazlığı, Ankaralı’ya yakıştırılan tavrı, kabalığı kaldıramıyorum. Ankara, saplantım oldu benim. Eyleme geçme kararı aldım. Bir şey yapmak lazım.

Kısa ve öz meram, bu kadar anlatılır.
- Demokrasi ve eylem çağındayız tabii. Yasalar çerçevesinde eylem, her vatandaşın hakkı değil mi?

“Bakacağız artık” derken eylem planları, kafasında tam oluşmamış bir dalgınlıkla Ankara’ya baktı gözleri.
- Bana niye anlatıyorsun peki?
- Seviyorsun sen Ankara’yı.

Bu manzaralı tepeden, ben de Ankara’ya bakıyordum ama bir deliyle mi yoksa akıllıyla mı, daha çözememiştim.
- …
- Yazacaksın. Haber vereceğim sana. Bazen konuşuruz Ankara’yı.
- Bana bak, öyle yasadışı işler yaparsan ‘yasadışı’ diye de yazarım.

Tınmadı bile. Ankara’yı dert edinmiş birinin, davasındaki inceliği kavrayamayan birine baktığı gibi baktı. “Ankara çirkinleşirken yasalar ve ilkeler yok muydu?” diye soruyordu gözler.

Her yerden çıkabilir ama daha çok Kale, Ulus, Kızılay üçgeninde dolaşıyormuş. Eski Ankara’yı seviyor belliki. “Yaz ama eşkalimi verme” diye kibarca uyardı beni. “Tam vermem ama biraz veririm” dedim. “Az ver” dedi.

Ankara Canavarı’yla tanıştım. Fırından taze çıkmış, iş aldım başıma. Neymiş göreceğiz.

Gülmeyin efendim, sizi bulsa güler miydiniz?